Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Nusret Kebapci
Nusret Kebapci

19 Mayıs: Bir Ulusun Bağımsızlık Yolculuğu

Aslına bakarsanız; Atatürk, Cumhuriyet ve ulus devlet gibi konuları konuşabilmek için az da olsa tarih bilmek gerekir. Ne yazık ki iş öyle yürümüyor. Bugün üniversitelerimiz ve tarih konusunda yetkin olduğunu düşündüğümüz pek çok aydın, her nedense Atatürk ve Cumhuriyet tehdit altındayken susmakta; bu konularda tepkisini veya fikrini ifade etmekten kaçınmaktadır. Meydan böyle boş kalınca da ortalık, çoğunlukla iktidar yanlısı fesli bir zihniyetin müritlerine kalmaktadır.

Neyse, sözü çok fazla uzatmadan konumuza gelelim.

Memlekette Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ardından Sevr imzalanınca; önce İzmir’den başlamak üzere ülkenin dört bir yanı İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan askerleri tarafından işgal edilmeye başlandı. İzmir demişken, sanıyorum hiç kimse gazeteci Hasan Tahsin adını unutmamıştır. Ama buraya küçük bir parantez açalım: Bu kahraman gazetecinin gerçek adı Osman Nevres’ti… Neyse, biz parantezi kapatıp devam edelim.

Zamanın emperyalistlerinin ve işgalcilerinin talimatlarını harfiyen uygulayan saray, normal şartlarda saldırıya uğrayan hemen her ülke gibi ordusunun başına geçip vatan savunması yapması gerekirken büyük bir rehavet içindeydi. İşgalcileri ne kadar memnun ve mutlu ederlerse bu felaketten o kadar kolay kurtulabileceklerini zannediyorlardı. Fakat öyle olmadı; Mondros gereği orduyu bile terhis ettiler.

Ne zaman ki bu gidişattan memnun olmayan başta Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, Karadeniz bölgesinde işgale karşı direnen vatanseverleri örgütlemek üzere 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a vardılar; işte o zaman tarihin akışı değişti.

Atatürk’ün Samsun’a vardığında ülkenin durumuna dair yaptığı tahlil çok önemlidir. Ne diyordu Atatürk özetle? Ülke perişan durumda, memleketi yönetenler düşmanla iş birliği içinde; ülkenin sanayisi, bankası, hatta limanları bile yabancıların elinde… Hani her yıl kutladığımız ama içimizden birilerinin anlamını bile bilmediği Kabotaj Bayramı var ya; işte o, deniz taşımacılığının ve limanların millileştirilmesini ifade eder. Cumhuriyet öncesinde denizlerimiz tamamen yabancıların kontrolündeydi.

Öyle ki, ülkenin bir merkez bankası bile yoktu; adı “Osmanlı” olan ama gerçekte İngiliz-Fransız ortaklığına dayanan Osmanlı Bankası bu görevi yürütüyordu. Bu arada hâlâ Osmanlıcılık oynayanlara da küçük bir hatırlatma yapmak gerekir: Osmanlı ekonomik olarak zaten çoktan bitmişti. Çünkü Reji İdaresi adı altında tütün gibi en önemli gelirleri tahsil etmekle görevli yabancı bir şirket kurulmuştu. Bu şirketin, türkülerde bile geçen “kolcu” denilen 6 bin civarında silahlı gücü vardı. Ülkenin vergileri ise Düyûn-ı Umûmiye denilen, emperyalistlerin kurduğu bir örgüt tarafından doğrudan toplanmaktaydı.

Neyse, ayrıntıya fazla dalmadan devam edelim. Samsun’dan Amasya’ya geçildi ve tam bağımsızlık hedefleyen tarihi bir genelge hazırlandı. Ardından Erzurum ve Sivas kongreleriyle halkın birleşmesi sağlandı. O dönemde İstanbul’daki bazı teslimiyetçi aydınlar ve çevreler tarafından tek kurtuluş çaresi olarak hararetle savunulan İngiliz ve Amerikan mandacılığı fikri, bu kongrelerde “Manda ve himaye kabul olunamaz!” denilerek kesin ve net bir dille tarihin çöp sepetine atıldı.

Mücadele eden tüm güçler, sonradan Ankara’da kurulacak olan Büyük Millet Meclisi çatısı altında birleştirildi. Dağınık olarak savaşan vatansever milis güçler düzenli ordu şeklinde örgütlendi. Sonuçta, büyük zaferin ardından düşman denize döküldü ve ardından Cumhuriyet ilan edildi.

Bunun arkasında ise Osmanlı döneminde yaşanan acı tecrübelerden alınan dersler vardı: yabancı devletlere ekonomik ve siyasi olarak bağımlı olmayacak, tamamen bağımsız bir ulus devlet kurulmak isteniyordu. İşte 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet, tamı tamına bu iradeyi ifade ediyordu.

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, yabancıların elinde olan her ne varsa millileştirilmeye başlandı. Kaldı ki o dönemde İstanbul’da su bile, bugün şehir şebekesi anlamına gelen “Terkos” adlı yabancı şirketin elindeydi. Su, limanlar, demiryolları, bankalar, sanayi, madenler… Yani hemen her stratejik alanda millileştirmeler yapıldı. TCDD (1924-1927), THK (1925), Sümerbank (1933), Etibank (1935) ve MTA (1935) gibi devasa kuruluşlar işte o dönemin eseridir. Bunların tamamı ne kadar zaman içinde yapıldı biliyor musunuz? Tümü sadece 15 yılda! Üstelik bu sürenin önemli bir kısmı emperyalist işbirlikçisi gerici isyanları bastırmakla geçerken, bir yandan da ulus devletin köşe taşları olacak devrimler hayata geçiriliyordu.

Biliyorsunuz ki bunun da en temeli laiklikti. Çünkü laiklik, gerçek anlamda tüm inanç ve dini düşüncelerin eşit kabul edilmesinin yanında, aynı zamanda kamusal alanın (kişisel olanın dışında hemen her alan) ulusal egemenliğe tabi olması; etnik ve dinsel örgütlenmelerin kamusal alanda söz sahibi olamamaları, devlet içinde örgütlenememeleri demekti.

Böyle bakınca, Atatürk Devrimleri içinde Kılık Kıyafet Devrimi’ne değinmeden de geçmek olmaz.

Çünkü Atatürk, millî bir eğitim sistemi de olmayan Osmanlı’da eğitimin önemli ölçüde tarikat ve cemaatlere bırakılmış olduğunu görüyordu. Bunlardan her biri de kılık kıyafetleriyle diğerlerinden farklılıklarını göstermek çabasındaydı. Tüm bu tarikat ve cemaatlere ayrışmış bir kitleyi tek bir ulus, yani Türk kimliğinde birleştirmek istediği için, görünürdeki bu tarikat-cemaat farklılıklarının bunu engelleyeceğini düşünmekteydi.

İşte bu nedenle, esas olarak kamudaki memurların kılık kıyafetini etnik ve dinsel kimliklerden kurtarıp tarafsız hale getirmek gerekiyordu ki, halk yan yana ayrımsız gelerek birleşsin, dayanışsın ve millet olabilsin. Aslında eğitim de aynı şekilde çok parçalı olmaktan çıkarılıp tamamen ulusal olmalıydı ki, toplum aynı düşünce, duygu ve ilkelerde birleşsin. Tevhidi Tedrisat’ın esas önemi buradaydı.

Demek istediğim, tüm devrimlerin amacı bir ulus meydana getirmekti.

Ama 19 Mayıs 1919’un üzerinden geçen 107 yıldan sonra, görüyoruz ki başta bu ulusu ayakta tutan ulusal ekonomi yok edilerek ülke küresel sermayeye açık pazar yapılmakta. Bu nedenle de toplumdaki Atatürk sevgisi ve ulus bilinci yok edilmeye çalışıldığından, Atatürk ve Cumhuriyet devrimleri tartışma konusu olmakta. ABD tarafından yapılan dayatmalarla da ülke, sözde “terörsüz Türkiye” gerekçesiyle Osmanlı Millet Sistemi de denilen tekrar ulus öncesi etnik ve dini kimlikçiklere dönüştürülmeye çalışılmaktadır…

Bunun için de Tevhid-i Tedrisat Yasası’na aykırı bir şekilde her tarikata, cemaate, emperyalist ülkelere ve her türden şirkete okul açma izni verilerek, ulusal duygudan uzak öğrenci yetiştirilmekte ve çok kimlikliliğe zemin hazırlanmaktadır.

Ve artık anlaşılmalıdır ki bu gidişi durdurmanın tek bir çözümü bulunmaktadır. O da tekrar Atatürk İlke ve Devrimleri rotasına girerek ekonomik ve siyasi bağımsızlığı hedeflerimizin başına koymak; bunun yolu da başta madenler, enerji, iletişim, ağır sanayi ve dış ticareti devletleştirmek; eğitimi de tekrar devlet eline alarak toplumda ulusal duyguları güçlendirmekten geçmektedir.

Eğer bu iradeyi bugün gösteremezsek, yarın savunacak vatanımız bile olmayabilir.

Tercih sizin…

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER