Bize miras bırakılan her söz bilgelik midir, yoksa bazıları sorgulamadan devraldığımız korkularımızı mı taşır?
“Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır. O da söyler dostuna. Sonra saman teperler postuna.”
“Kol kırılır, yen içinde kalır.”
Ne çok sözümüz var susmayı, saklamayı, içimize atmayı öğütleyen… İnsan ilişkilerinde temkini elden bırakmamayı söylerken bir yandan da güvenmenin ne kadar tehlikeli olabileceğini fısıldayan sözler bunlar.
Doğruyu söylemek gerekirse ben de uzun yıllar bu bilinçle yaşadım. Belki hâlâ içimde bu sözlerin izlerini taşıyorum. İnsan, içine doğduğu toplumun düşünce kalıplarından öyle kolay sıyrılamıyor. Bazen kendi düşüncemiz sandığımız şeyler, bizden çok önce başkaları tarafından düşünülmüş, söylenmiş ve bize miras bırakılmış oluyor.
Fakat bir çelişki fark ettim.
Sevgiden, paylaşmaktan, güvenden söz ederken; kendi deneyimlerimizi, düşüncelerimizi ve iç dünyamızı paylaşmaktan kaçınmak ne kadar dürüst?
İşte bu yüzden gelin, atasözlerimize ve deyimlerimize biraz kuş bakışı bakalım. Bir başka deyişle, toplumun ortak hafızasına…
Önce bireyselliği, güvensizliği ve insanın kendi başının çaresine bakmasını öğütleyen sözleri ele alalım:
“El elin eşeğini türkü çağırarak arar.”
“El kazanı ile aş kaynamaz.”
“El elin nesine, gülerek gider yasına.”
Bu sözlerin her birinin ortaya çıktığı koşullar, yaşanmışlıklar ve kendince haklı gerekçeler olabilir. İnsanların hayal kırıklıklarından, dayanışmanın eksikliğinden veya başkalarına bağımlı kalmanın güçlüklerinden doğmuş olabilirler. Hepsini bir kalemde silip atmak elbette mümkün değil.
Ama şu soruyu sormadan da geçemeyiz: Bu sözleri kuşaklar boyunca tekrarladıkça birbirimize daha mı çok güveniyoruz, yoksa kendi kabuğumuza çekilmeyi mi öğreniyoruz?
Şimdi de başka bir tarafa bakalım.
“Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.”
“Komşu komşunun külüne muhtaçtır.”
“Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”
Burada bambaşka bir ses duyuyoruz. Paylaşmayı, dayanışmayı, birlikte var olmayı öğütleyen bir ses…
Bir tarafta kimseye güvenmemeyi, kendi başının çaresine bakmayı öğütleyen sözler; diğer tarafta insanın insana muhtaç olduğunu hatırlatanlar.
Peki, hangisi bizim gerçek düşüncemiz? Belki de ikisi birden. Belki de toplumların hafızası, yaşanmışlıkların ve çelişkilerin bir araya geldiği büyük bir birikimdir. İçinde bilgeliği de barındırır, korkuyu da; dayanışmayı da, güvensizliği de.
Asıl mesele, bize bırakılan mirasın tamamını sorgulamadan kabul etmek zorunda olup olmadığımızdır.
Dünyanın farklı toplumlarına ait atasözlerini bir araya getirsek kim bilir ne kadar çok ortaklık, ne kadar çok çelişki buluruz. Her toplum kendi tarihinden, coğrafyasından, mücadelelerinden ve ilişkilerinden süzülen bir düşünce dünyasını gelecek kuşaklara aktarır.
Fakat geçmişten devraldığımız her düşünceyi geleceğe olduğu gibi taşımak zorunda mıyız?
Bence hayır.
Geçmişin deneyimlerinden yararlanmak başka, geçmişin düşünce kalıplarına mahkûm olmak başkadır. Bir sözü çok uzun zamandır söylüyor olmamız, onun her koşulda doğru olduğu anlamına gelmez. Bazen bir atasözü bize yol gösterebilir; bazen de kendi yolumuzu bulmamıza engel olabilir.
Öyleyse bize düşen, mirası reddetmek değil, onu yeniden değerlendirmektir. Sormak, araştırmak, karşılaştırmak ve gerektiğinde itiraz etmek…
Üstelik bunu yalnızca atasözleri için değil, hayatın her alanında yapabilmek.
Çünkü zaman geçtikçe konfor alanlarımıza daha çok gömülüyoruz. Bildiklerimizi korumak, yeni sorular sormaktan daha kolay geliyor. Oysa sorgulamak, insanın kendi düşünceleriyle bile yüzleşmesini gerektiriyor. Bazen yıllardır inandığımız bir şeyin üzerine yeniden düşünmek, kendi geçmişimize itiraz etmek anlamına geliyor.
Ben de elimden geldiğince bunu yapmaya çalışıyorum. Her zaman başarabildiğimi iddia etmiyorum. Ne de olsa ben de bu toplumun içinde yetiştim; ben de onun sözlerini duydum, kabullerini öğrendim ve zaman zaman sorgulamadan benimsedim.
Ama en azından sormaya çalışıyorum.
Bana bunu hatırlatan bir idolüm var: Bir kaplumbağa…
Bir gün kabuğu çatlamış, içi karıncalarla dolmuş bir kaplumbağa gördüm. Öleceği neredeyse kesindi. Buna rağmen bir dereye ulaşmaya çalışıyordu. Önünde ne kadar yol kaldığını, oraya varıp varamayacağını bilmiyordu. Belki de artık varması mümkün değildi. Ama ilerlemeye devam ediyordu.
O kaplumbağanın hikâyesi zihnimde kaldı.
Bazen düşünüyorum: İnsan da böyle değil mi? Sonucun ne olacağını bilmeden, yolun sonunda kendisini neyin beklediğinden emin olmadan çabalamaya devam ediyor. Çünkü belki de mesele her zaman hedefe ulaşmak değildir. Bazen mesele, şartlar ne olursa olsun kendi iradesinden vazgeçmemektir.
Benim idolüm o kaplumbağa.
Öleceği kesin gibi görünürken bile dereye ulaşmaya çalışan o küçük canlı…
Belki bu yüzden sorgulamayı da böyle görüyorum. Bütün cevapları bulacağımı düşünmüyorum. Her yanlışı düzeltebileceğime, her düşünceyi değiştirebileceğime de inanmıyorum. Ama hiç değilse bana bırakılanları olduğu gibi devralmak yerine, kendi aklımdan ve vicdanımdan geçirmeye çalışıyorum.
Belki bir gün bir başkasının düşüncesine küçük bir ışık tutarım. Belki de yalnızca kendi yolumu biraz daha aydınlatırım.
Çünkü bize bırakılan her mirası taşımak zorunda değiliz. Bazılarını anlamak, bazılarını dönüştürmek, bazılarını da geride bırakmak için buradayız.
Ve bazen bütün bunlar için ihtiyacımız olan tek şey, alıştığımız bir söze yeniden bakmak ve kendimize şu soruyu sormaktır:
“Peki, ya gerçekten öyle değilse?”










YORUMLAR