Türk solu şimdiye kadar hiç iktidara gelemedi. Bunun anlaşılabilir nedenleri vardır. Karşısında bütün kurumlarıyla konuşlanmış bir devlet vardır. Para kaynaklarını ellerinde tutanlar, büyük mülk sahipleri solun karşısındadır. Nihayet sol dediğimiz akım, yoksulların ve haydi haydi orta sınıfların ideolojisidir. Bu sınıfların siyasetteki ağırlıkları ancak bazı tarihsel dönemlerde artabilir. Bu dönemler ise seyrek olarak ortaya çıkarlar.
Türk solunun (sosyalizminin) neden iktidar olamadığını açıklamak bu bakımdan mümkündür ve sosyal demokrat partilerde “başkan ilk seçimleri kazanamazsa istifa etmelidir” sözü anlamsızdır ama sol partiler için hiç geçerli değildir. Çünkü iktidara gelmek uzun bir yol kat etmeyi gerektirebilir.
Her ülkenin solu farklı bir sosyal yapının ürünüdür. Bu nedenle başka bir ülkenin solu tarafından ilkeleri ve çalışma sistemleri taklit edilemez. Bu durum solun yaratıcı olma zorunluluğuna da aykırıdır.
Lenin, ilhamını Marksizm’den almakla birlikte onu yeni koşullara ve Çarlık Rusyası’nın yapısına uyarlamamış olsaydı Sovyet Devrimi yapılamazdı. Mao Ze Dung, Çin’in köylük bir ülke olduğu gerçeğinden hareket ederek köylük bölgelerde üsler kurarak ülkeyi ve Çin emekçilerini kurtarmaya özenmeseydi yani Sovyet Devrimi’ni örnek alsaydı yenilgiye uğrardı. Başarıya ulaşmış bütün kurtuluş savaşları ve sosyalist devrimler, kendi toplumlarının özgünlüklerini hesaba katıp ona göre strateji ve taktikler geliştirebildikleri için zafer kazanabilmişlerdir.
TÜRKİYE SOLU SINAVI GEÇEMEDİ
Türkiye soluna gelince:
İkinci Meşrutiyetten beri siyasi arenada boy gösteren, zaman zaman şiddetle yasaklanıp, zaman zaman da düşe kalka toplumsal hayatta adından söz edilen Türkiye solunun tek parça olduğunu söylemek mümkün değildir. Daha Mütarekede ikinci Enternasyonal’e bağlı Türkiye Sosyalist Fırkası ile kendini Üçüncü Enternasyonal’in bir şubesi sayan Türkiye İşçi Köylü Sosyalist Fırkası ve Ankara’da ve Bakü’de kurulan Türk Komünist Partileri, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası bölünmenin ve farklılaşmanın örnekleridir. Daha Kurtuluş Savaşı’nın ortalarında yasaklanan ve uzun yıllar gün yüzü göremeden yer altında faaliyet gösteren partinin içinde farklı eğilimlerden söz edilebilir. Nihayet, 27 Mayıs devriminden sonra kurulan Türkiye işçi Partisi, onun ardından pıtrak gibi biten sosyalist partilerin varlığı devrimci bir ortamın doğduğuna da işaret etmektedir.
Konumuz, bu partilerin, o zamanki Türkiye toplumunun yapısını, dünya koşullarını ve kendi güçlerini doğru anlayıp anlamadıklarıdır. Bunun yanıtını vermeden önce, o dönemde solun çok parçalı olduğunu, her parti veya “fraksiyon”un dünyayı ve ülkeyi farklı değerlendirdiğini hesaba katmak gerekir. Bir kısmı Sovyet Devriminin Türkiye’de bir benzerini öngörmede, politik olarak da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne bağlıdır. Diğer bazıları Çin Devriminden esinlenmektedir ve Mao Ze Dung’un devrim teorilerine bağlıdır. Latin Amerika gerillacılığından etkilenen gruplar kırsal alanda kamplar kurmaya başlamışlardır, şehir gerillacılığından etkilenen gruplar ise banka soymayı, adam kaçırmayı devrimci eylem saymaktadır. Aynı dönemlerde Kürt nüfus içinde de, Kürt özgürlüğünü amaçlayan akımlar yaygındır.
12 Mart 1971’de yapılan askerî müdahalenin gerekçesi, ülkenin bir anarşi içine düştüğü idi ki, bu yabana atılacak bir gerekçe değildi. Bu nedenledir ki, sol örgütler halk kitleleri içinde hatırı sayılır bir yaygınlık kazandığı hâlde, halk 12 Mart’ı, can güvenliğini sağlayacağı umuduyla olumlu karşıladı.
Benzer bir durum, 1971-1980 arasında da yaşandı. Halk sağcı askerlerin kurmak istediği barikatı aşarak sola yönelmesini sürdürdü. Ecevit hükümet kurdu. Ne var ki, kör kör parmağım gözüne der gibi, bazı sol gruplar bireysel şiddeti tercih ettiler. Amerikan emperyalizminin üzerlerine sürdüğü komandolarla savaşım esas hâline geldi. Gençlikle emekçilerin buluşması zayıf kaldı. Pusu kurularak öldürmeler had safhaya çıktı. O koşullarda ABD’ye bağlılığı ve kapitalizmi korumak için generaller bir kez daha yönetime el koydular.
Dolayısıyla solcular, emekçilere doğru bir önderlik yapamadılar. Buna niyetlenenler olduysa da devrimci gruplara laf anlatamadı.
BAŞLICA İKİ KONUDA
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist darbelerinden ABD ve işbirlikçileri sorumlu olmakla birlikte Türk solu da halka doğru bir önderlik yapamamaktan ötürü sorumludur ve çok geç olmakla birlikte, bunun özeleştirisini yapmalıdır. Doğru bir özeleştiri, devrim ve demokrasi için verilecek mücadelenin başarısı için gereklidir.
Türkiye solu, başlıca şu iki konuda özeleştiri yapmalıdır:
- TİP, TKP, TSİP gibi örgütler için: Sovyetler Birliği Komünist Partisine bağlılık. Kendini, Sovyetlerin Türkiye uzantısı gibi görmek ve Sovyetlerin politikalarına karşı çıkanlara düşmanca davranış. Sovyet rejiminin hegemonyacı ve çürümüş karakterini görememek.
- Devrimin halk kitleleri içine kök salmış bir devrimci örgütün, kitlelerin harekete geçmesiyle başarıya ulaşacağını unutarak bireysel terörden medet ummak.
Eski devrimcilerin çoğu, devrimci mücadeleden çekilmişlerdir. Bir kısmı devrimci döneminde yaptıklarından pişmanlık duymakta, bir kısmı ise o dönemin anılarıyla yaşamaktadır. Bir kısmı ise gördüğü işkencenin acılarını unutmamıştır. Yapılacak şey, ister eski örgütlerin varisleri, ister yepyeni örgütler olsun, devrimin ve halkın yenilgisiyle sonuçlanan 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerindeki olumsuz rollerini ayrıntılı olarak açıklamaları, böylece izleyecekleri kitle çizgisinin de ilkelerini belirlemeleridir. (Independent Türkçe, 19 Ekim 2026)










YORUMLAR