Emperyalizm bir ülkeden ne ister? İşte bu sorunun yanıtını tam olarak kavradığımızda, ülkemizi emperyalizmin baskı ve saldırılarından nasıl koruyabileceğimiz üzerine de sağlam bir fikir sahibi olabiliriz. Ancak, taraftarı olduğunuz siyasi yapı her ne yaparsa yapsın, bunu hiçbir mantık süzgecinden geçirmeksizin, körü körüne savunuyorsanız emin olun ki: Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden 103 yıl geçmiş olmasına rağmen asla “yurttaş” olamamış, “tebaa” olmaktan öteye geçememişsiniz demektir.
Şimdi yazının başında sorduğum o can alıcı soruya dönelim: Evet, emperyalizm ne ister?
İster ki ülke; tamamen ulus öncesi dönemlerdeki gibi sanayisi, tarımı, hatta hayvancılığı bile kalmamış bir konuma sürüklensin. Öyle bir hale gelsin ki, ülkede kamu adına en küçük bir kurum, tek bir işletme bile kalmasın; hemen her şey yabancıların eline geçsin. Hatta öyle bir düzen kurulsun ki, ülkeye dışarıdan kaynağı belirsiz para girişinin önünde engel olmadığı gibi, ülke kaynaklarının tasfiyesiyle elde edilen devasa servetlerin dışarıya kaçırılmasına da hiçbir yasal set çekilmesin.
Peki, ekonomi bu hale getirilirse, toplumun durumu ne olur, hiç düşündünüz mü? Böyle bir sistemde, sağlam bir ekonomik temele dayanan ulusal bütünlükten söz edilemez. Haliyle; ulusal çapta örgütlenmiş etkili sendikaların, derneklerin ve ulusal çıkarları tavizsiz savunan siyasi partilerin varlığı dahi istenmez.
Nasıl? Bu anlattığım tablo, ülkenin bugünkü haline çok benziyor değil mi?
Zaten uzunca bir süredir sanayi neredeyse tamamen yabancıların eline geçmiş durumda. Tarım ve hayvancılık derseniz, o da bilinçli bir politikayla öldürülerek ülkenin temel ihtiyaçları tamamen ithalatla giderilmeye çalışılmakta ve tüm bu nedenlerden dolayı ülke korkunç bir borç batağının içine sokulmaktadır. Diğer yandan, 500 bin kişinin mağdur edildiği bir “fon” vurgunuyla, ülkede çok önemli yatırımlara harcanabilecek 850 milyar gibi devasa bir kaynağın denetimsiz olarak yurt dışına kaçırılması, bazı kişilerin zenginleşmesine yol açsa da ülke halkı olarak uzun bir süredir bilinçli olarak yoksullaştırıldığımız da acı bir gerçektir.
Peki neden? Çünkü Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre, aç bir insanın sosyal konularla, ülkenin nasıl yönetildiğiyle ilgilenme şansı yoktur.
Elbette hepsi bu kadar değil. Dahası; geçmediğimiz köprülerin, uçmadığımız havalimanlarının, yatmadığımız hastanelerin maliyetinin en az 10 katına varan ve 40-50 yıla yayılan dolar garantili ödeme planları da bu sürecin bir parçasıdır. Zaten emperyalizmin ekonomik tetikçilerince yönlendirilen bu projelerin amacı da; gelecekte ülkenin yeniden sanayi, tarım ve hayvancılık gibi temel yatırımlara yönelememesi, ülkede sermaye birikiminin engellenmesi ve ülkenin tamamen emperyalizme anahtar teslim sunulması anlamına gelmektedir.
Hal böyle olunca da, emperyalizmin gelecekteki olası bir ulusal direniş endişesinden kurtulması gerekmektedir. Bunun için de toplumdan ve eğitim sisteminden “ulus bilinci” dediğimiz kavramların silinmesi gerekiyor. Bu da; vatan, bayrak, Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı ve o dönemin kahramanlarıyla ilgili bilgilerin müfredattan ve hafızalardan uzaklaştırılarak, yerine “ümmet” bilinci yerleştirilmesiyle yapılmaktadır. Çünkü ümmetçilikte vatan, millet, bağımsızlık ve emperyalizme karşı mücadele gibi kavramlar bulunmaz.
Böyle olduğunda da; sendika ve dernek gibi emperyalizme ekonomik olarak direnebilecek güçlü örgütlerin yerini, tamamen sözde kültürel argümanlarla ortaya çıkan ama özünde ulus bilincine düşman olan tarikat ve cemaatler alır.
Böylesi bir ortamda insan doğal olarak ne bekliyor? Muhalefet partilerinin ulus bilincini bayrak yapmasını… Atatürk’ün söylediği gibi “Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olamaz” şiarıyla tarımda, sanayide ve hayvancılıkta tavizsiz milli politikalar üretmesini… Sadece dernekleri, sendikaları ayağa kaldırmakla yetinmeyip; yabancılara peşkeş çekilen o yolların, köprülerin, fabrikaların ve madenlerin derhal millileştirileceğini meydanlarda haykırmasını bekliyor!
Ancak ne mümkün…
Normalde muhalefetin esas olarak bu ekonomik yıkıma karşı ayağa kalkması beklenir. Ancak görülüyor ki; ülke ekonomisinin çöküşü veya ülkeyi etnik ve dini kimliklere ayrıştıracak anayasa değişikliği, muhalefet sahnesini işgal eden bu yapıların zerre kadar umurunda değil! Hatta karşı durmak bir yana, Türk milletini etnik ve dinsel kimliklere bölerek parçalama projesine gönüllü destek vermektedirler.
O halde tekrar soralım: Sahi; “Türk Milleti” demekten ısrarla kaçınıp, ulus devletin varlığına son verecek anayasa değişikliğine tam destek veren… Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın koşulsuzca uygulanmasından yana olup bu nedenle anadilde eğitim ve anadilde kamu hizmetini savunarak çerçeve yasayı koşulsuzca onaylayan;
Emperyalizme peşkeş çekilen toprak, sanayi, tarım ve hayvancılığın milli politikalarla tekrar ayağa kaldırılmasını istemek bir yana, talan edilen madenlerin millileştirilmesini bir gün bile dert etmeyen siyasi anlayışlar; “Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz” diyen o Büyük Önder Atatürk’ün takipçisi olabilirler mi?
Olmadıkları gibi, İstanbul Barosu seçimlerinde ulus devlet ve üniter yapı karşıtı bir kişiyi bile destekleyebilmektedirler.
İşte tüm bu söylediğim nedenlerle böyle bir muhalefetin Atatürk çizgisinde olduklarını söylemek mümkün değil ama pekâlâ “Majestelerinin Muhalefeti” denilebilir ki; ne yazık ki gerçek budur.










YORUMLAR