Toplum olarak öyle hale geldik ki, çeşitli yardım derneklerinde olduğu gibi lider odaklı hale geldik. Böyle olunca da ona olan hayranlık çoğu zaman gözümüzü kör edebilmektedir. Haliyle bu durumda ne partinin programı önemli olmaktadır, ne de tüzüğü.
Sanıyorum okumayı çok sevmediğimizden olsa gerek, bizde liderin ağzından çıkan söz hemen her şeyden üstün tutulmaktadır. İşte bu nedenle ülkede olanı biteni anlamak son derece dikkat ve algılamayı gerektirmektedir.
Bilindiği gibi iktidarın, ABD desteğiyle bölgedeki planların gerçekleşmesini sağlamak amacıyla iş başında tutulduğu açık bir gerçek. Küresel merkezler için bu planı riske atmayacak bir muhalefet blokunun varlığı ise hayati önem taşıyor. Bugün siyaset gündemini meşgul eden iç çekişmelerin, tüzük kavgalarının ve ana muhalefetten kopup “Yeni Parti” kuranların yarattığı illüzyonun arkasındaki asıl tablo tam olarak burasıdır.
Peki, muhalefetin sorunu gerçekten koltuk veya tüzük tartışmalarından mı ibaret? Bence esas olarak eski partide kalanların da, oradan ayrılıp Yeni Parti kuranların da söylemlerine baktığınızda; sadece isimlerin değiştiğini ama küresel sisteme uyum sağlayarak itaatin ön planda olduğunu bizzat kendiniz göreceksiniz. Ama bu yapılar gerçekten Atatürk’ün çizgisini mi temsil ediyor, yoksa neoliberalizmin farklı renklerine mi dönüştüler? Asıl önemli olan orası.
Doğrusunu isterseniz muhalefet etmek; iktidara taban tabana zıt bir hat çizmek anlamına gelmektedir. Oysa bugün gerek CHP gerekse ondan türeyen Yeni Parti’ye baktığınızda, iktidara ne kadar benzediğinizi fark edeceksiniz. İktidar koltuğunu ABD ve NATO’ya bağlamışken; sözde muhalefet olan ne CHP’den ne de Yeni Parti’den bir NATO eleştirisi duymak mümkün olamadığı gibi, tam tersi olarak ABD’nin saldırı örgütü NATO’ya bağlı kalınacağı programa bile alınabiliyor.
Ya ABD ve İsrail açıkça İran’a saldırdığında, bölge barışı adına İran’dan yana net bir duruş sergileyen bir açıklama görebildiniz mi? İnanın o da yok. Peki, ABD Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygularken parçaladığı Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye, yani komşularımıza sahip çıkan herhangi bir kurumsal duruşa şahit oldunuz mu? Ne yazık ki “evet” demek pek olası değil.
Aslına bakarsanız sadece dış politikada değil, iç politikada da durum farklı değil. İklim anlaşmalarına gözü kapalı verilen oylardan, maden sahası adı altında toprakların yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine gösterilen cılız tepkilere kadar sistemle tam bir uyum var.
Hatta o kadar ki iktidarın “terörsüz Türkiye” ambalajıyla sunduğu yeni anayasa projesinin, ulus-devleti parçalama tuzağı olduğunu görüp masadan kalkmak düşünülmediği gibi; bugün Kürt sorunu, anadilde eğitim denilerek ulus-devlet karşıtı projelerde rol almaya çalışmak, bu partilerin Atatürk’ün değil karşıtlarının temsilcisi olduğu anlamına gelmez mi?
Kaldı ki bundan bir süre önce iktidar ve MHP çekimser kalırken, “anadilde kamu hizmeti” denilen kamuda ulusal dilin yok olması anlamına gelen meclisteki oylamaya bile tam kadro destek olunmadı mı?
Sizce muhalefet ve Yeni Parti, Atatürk’ün “Ekonomik bağımsızlık olmadıkça siyasi bağımsızlık olmaz” ilkesine ne kadar bağlı dersiniz?
Siz hiç bugüne kadar bu muhalif partilerden iktidara gelindiğinde; yabancılara satılan sanayi, liman, enerji, haberleşme, toprak dahil bunların tekrar millîleştirileceğine ilişkin herhangi bir söz ya da millî sanayi, millî tarım, millî enerji, millî madencilik, millî haberleşme politikası gibi ekonomik bağımsızlığa ilişkin projelerin uygulanacağını sahi duyan oldu mu?
Ne yazık ki bugün programlarında yer alan “kamuculuk” veya “kalkınma” lafları, liberal sistemin krizlerini sosyal yardımlarla yamama çabasından ibaret. Gerçek bir anti-emperyalist program; IMF, Dünya Bankası ve Londra merkezli tefecilere meydan okumayı gerektirir. Oysa hem CHP’nin hem de Yeni Parti’nin ekonomi kurmayları küresel finans kapitale “Sermayeniz bizde daha güvende olacak” vaadinde bulunmaktadır.
Ancak CHP’nin 1935 Programı’na baktığımızda; kapitülasyonları temizleyen, demiryollarını, limanları ve madenleri millîleştiren radikal bir anti-emperyalist öz görmekteyiz. Ama bugün muhalefet stratejik varlıkları kamulaştırmak yerine, küresel Batı’nın dayattığı “yeşil ve dijital dönüşüm ve gelişmiş sanayileşmiş ülkelerin bile vazgeçtiği sıfır karbon emisyonu tuzağını” rehber edinebilmektedir.
O kadar ki Türkiye’nin karar süreçlerine katılamadığı, üçüncü ülkelerle yapılan Serbest Ticaret Anlaşmalarında pazarını tamamen Batı’nın insafına terk ettiği ve yerli sanayi ile üreticiyi vuran Gümrük Birliği’nin yarattığı bu tek taraflı iktisadi bağımlılığa bile esastan tek bir itiraz getiremiyorlar. Ulusal pazarı koruyacak millî bir gümrük ve dış ticaret politikası savunulmuyor.
Üstelik Batı’nın ulus-devletleri çözme stratejisi olan “çok kimliklilik” ve özellikle AB Özerklik Şartı’nın tam olarak uygulanması gibi taleplere de programlarında yer verilmektedir. Oysa AB Özerklik Şartı’nın çekincesiz uygulanması; merkezin idari ve mali denetimini kaldırarak yerel yönetimleri birer feodal yapıya dönüştürmek yanında, üniter devlet yapısını zaafa uğratacağı gibi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ulus-devlet omurgasını da fiilen tasfiye edecektir. Yani hem ekonomiyi küresel fonlara ve Gümrük Birliği kıskacına emanet edip hem de idari yapıyı özerklik söylemleriyle esneterek anti-emperyalist olunamaz. Bu çizgiden bağımsızlık değil, ancak küresel sisteme uyumlu bir “restorasyon” projesi çıkacaktır.
Aslına bakarsanız bu teslimiyet zincirinin ilk halkası 2002’de döşenmişti. Dünya Bankası’ndan gelen Kemal Derviş’in “15 günde 15 kanun” dayatmasıyla tarım çöktü, özelleştirmeler hızlandı. Deniz Baykal’ın Derviş’i partiye katması, küresel finans merkezlerine “Biz de serbest piyasanın garantörüz” mesajıydı. O gün “pazar istilası” olan küreselleşme, birden “kaçınılmaz dünya gerçeği” ilan edildi. Kamucu akıl terk edildi. Bugün Yeni Parti kuranların da aynı neoliberal okuldan yetişmiş olması tesadüf değildir.
2002’de iktisadi kaleler terk edildi, ardından gelen programlarla piyasacılık muhalefetin gen haritasına kazındı. Bugün ister eski partide kalsınlar, ister Yeni Parti kursunlar; aynı ekonomik teslimiyet sürmektedir.
Demek istediğim:
Gerek CHP’nin gerekse oradan kopan Yeni Parti’nin asıl sorunu, kimin başkan olacağı değil; kurucu hafızadan ve ulusal bağımsızlık ideolojisinden koparak neoliberalizme teslim olmasıdır.
Başka bir şey değil.

YORUMLAR