Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Nusret Kebapci
Nusret Kebapci

Türk Sorunu…

Belki ilk bakışta, “Acaba yanlış mı yazıldı?” bu başlık “Yıllardır söylenegelen o malum ‘Kürt Sorunu’ olmayacak mıydı?” diyebilirsiniz. Ama hayır. Ne yanlışlıkla yazıldı ne de bu başlıkla farklı bir anlam ifade edilmekte. İsterseniz konuyu biraz farklı bir açıdan ele alalım ki mesele gerçek anlamda açıklığa kavuşabilsin.

Şöyle bir düşünün… Yıllardır hemen her ortamda bir “sorun” olduğu konusunda propaganda yapanlar; devletin en üst kademelerine gelebilmekte, mülk edinebilmekte hatta mecliste temsil edilebilmekte ve bu konularla ilgili olarak hiçbir engelle karşılaşmamaktadırlar. Öyle ki bakanlık, müsteşarlık, genel müdürlük hatta ordu komutanlığı gibi en kritik görevlere geldikleri halde bu göreve gelenlerle ilgili kimsenin dinsel veya etnik kimliğinin sorgulanmaması sanıyorum herkesin malumudur.

Çünkü 1923’te kurulan Cumhuriyetle biz bir ulus-devlet olduk. Ulus-devlette, alt kimliklerden bağımsız olarak belirlenen “ulusal kimlik” esas olmaktadır. Böyle olunca da ülkenin her ferdi, etnik kökeni dini kimliği ne olursa olsun, Cumhuriyetin eşit yurttaşıdır. Demek istediğim: Bu ülkede yaşayan hiç kimsenin, ulus-devletin bir bileşeni olan Kürtlerle hiçbir sorunu yoktur. Yoktur ama birilerinin Türk ulus-devletiyle ve “Türk” ulusal kimliğiyle sorunu olduğu hiçbir kuşkuya yer bırakılmayacak kadar açıktır!

Şöyle bir düşünün: Sizce yıllar öncesinde ülkemiz açısından hedeflediğimiz; güçlü bir tarım ülkesi olmak yanında sanayide, ticarette, bankacılıkta, madencilikte dünyanın en ileri ülkeleri olmak gibi hedeflerimizin ortadan kaldırılıp; ülkede tarım, hayvancılık, sanayi ve madenciliğin hatta eskiden yapılan köprü ve otoyolların bile yabancı şirketlere haraç mezat teslim edilmesiyle; yıllardır yapılmaya çalışılan ve şimdi ancak “Terörsüz Türkiye” ile bir fırsat yakaladıklarını düşündükleri anayasa değişikliği arasında bir ilişki var mı? Olmaz mı, alası var.

Çünkü emperyalizm sömürge durumuna getirdiği ülkenin tekrar birleşik bir ulus olup ekonomisini ayağa kaldırıp kendi pazarı üzerinde egemen olmasını istemez. Zaten olayları değerlendirirken ülkesinde çok kimlikliliği, çok dilliliği savunan siyasi anlayışın ekonomik olarak da ülkesini küresel sermayeye teslim etmek istediği artık görülmek zorundadır. Hatta bu konuda şöyle bir tespit yapsak sanıyorum yanlış olmaz; aslında bunu sadece ülkeyi yönetenler için değil her türden muhalefet için de söylemek mümkün: Ülkesinin ekonomisini yabancı sermayeye teslim etmeyi hedef koyup, devletin küçültülmesini isteyen her türden anlayış, siyasette de sözde demokrasi adına etnik ve dinsel kimlikciliği, yani çok dilli ve kültürlü bir yapıyı savunmak zorundadır. Bu iki kere iki dörttür.

İşte yıllardır Anayasa’nın ilk dört maddesiyle birlikte, 42. ve 66. maddeleri kaldırmak isteyenlerin tamamının ekonominin küresel sermayeye teslim edilmesini savunan neoliberal ekonomik sistemden yana olmaları tesadüf olmadığı gibi; aynı anlayışın Türk ulus-devletinin temel ilkelerini hedef alarak akıllarınca federatif sistemi dayatmış olmaları da asla rastlantıyla açıklanamaz.

Bu yüzden “Türk Devleti” kavramına karşı çıkıp “Türkiyeli” tabirini pazarlayanlar; aslında 100 yıl önce tarihin çöp sepetine attığımız Osmanlı tipi “millet sistemi” özlemini modern kelimelerle ambalajlamaktadırlar. Bugün “Anayasal Vatandaşlık” adı altında etnik ve dini kimliklere kapı aralamak da, birey temelli hakları sonlandırıp etnik temelli paralel yapılar oluşturmak anlamına gelmez mi? Buna bir de “ana dilde eğitim” ve “ana dilde kamu hizmeti” alınmasını da eklediğinizde sonuç ne olur bence düşünülmesi gerekiyor…

Bakın, bugün dünyanın gelişmiş ülkeleri dediğimiz ve üstünde pek çok etnik ve dinsel kimlikten insanların yaşadığı Almanya, Fransa, İtalya ve Yunanistan gibi ülkeler tek resmi dil, yani tek ulus sistemini uygularken; “demokrasi havarisi” kesilen ABD’sinde bile 300’e yakın etnik kimlik olmasına rağmen, birliği sağlayan tek bir resmi dil (fiilen İngilizce) ve ortak bir ulusal kimlik vardır. Samuel Huntington gibi düşünürlerin “Eğer dil birliğimiz bozulursa biz kim olacağız?” diyerek uyardığı o parçalanma korkusu, bugün Türkiye üzerinde bir “hak” gibi pazarlanmaktadır. Keza devasa coğrafyalara sahip Rusya ve Çin gibi ülkeler bile yerel dillere kültürel alan açsalar da, devletin bekası ve siyasi birlik için merkezi dilden asla taviz vermemektedirler. Çünkü biliyorlar ki; okul öncesinden üniversiteye kadar farklı dillerin eğitim sistemine girmesi, buna ana dilde kamu hizmeti de eklendiğinde en fazla bir kuşak sonra insanların birbirleriyle ancak tercüman aracılığıyla iletişim kurabildiği bir duruma yol açacaktır. Bu da en basit tanımla dil birliği yok edilerek, ulusun parçalanması anlamına gelmektedir.

Doğrusunu isterseniz, dünyada iki temel devlet sistemi vardır ve her ikisinin de tanımı evrenseldir. Bunlardan birincisi; her türden etnik kimlikçiliğin bir potada eriyerek üst kimlikte birleştiği sarsılmaz bir ulus-devlet yapısı olan Ergime Potası (Melting Pot). İkincisi ise herkesin kendi kimliği ve diliyle var olduğu, emperyalizmin “parçala ve yönet” taktiğine en uygun zemin olan federe devlet; yani bir anlamda da emperyalizm tarafından dayatılan Osmanlı Millet Sistemi olan Mozaik Yapı’dır. Sizce bunlardan hangisi emperyalizm tarafından daha kolay yutulur? Değilse küresel sermayenin sözde demokrasi adına “çok kültürlülük” maskesiyle sunduğu yapının bir “parçalanma tuzağı” olduğunu anladığınızda, umarım hiçbir şey için geç kalınmaz.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER