(TBMM) – İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, “Sorarsanız eksikleri ‘Yeni Anayasa’. Bunların anayasadan anladığı, Erdoğan’ın hiçbir sınırlandırma olmadan kararlar alması, atamalar yapmasının yazılı hale getirilmesidir. O yüzden bu iktidarın ideal anayasası tek maddeliktir. O madde de ‘Dediğimiz dedik, çaldığımız düdük’ maddesidir” dedi.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM’de düzenlediği grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu. Dervişoğlu şunları kaydetti:
“Eskiden taş üstüne taş koymak, fabrika açmak, tarlaya tohum serpmek, üretime can vermek için borç aranırdı. Şimdi ayakta kalmak için… Bugün tarlalar boş, üretici memleketinden kaçıyor. Türkiye’nin en büyüğü dediğimiz holdingler bile, iştiraklerini satıyorlar. 50-60 yıllık dev şirketler Türkiye sahnesinden çekiliyorlar. Biz gidip yerinde görüyoruz. Nisan ayı içinde milletvekillerimiz ve genel başkan yardımcılarımız 36 ilimizi ziyaret etti. Onlar, insan içine çıkacak yüzleri olmadığı için, yurtdışında esnaf ziyareti yapıyorlar. İnternetin başına geçip, Google’a ‘satılık fabrika’ yazın ve görün. Ülkenin hemen her yerindeki organize sanayi bölgelerinde yüzlerce fabrika ya satılıktır ya kiralıktır. Soruyorum, bir fabrika neden satılır? Fabrika maliyetlere dayanamadığı için satılır, finansmana ulaşamadığı için, borçlarını ödeyemediği için, ürettiğini satamadığı için satılır! Bugün yatırım cazibe programı adı altında, kapitülasyon pazarlayan bakan görünümlü komiserler eliyle bile isteye ortaya çıkan tablo budur.
“Faiz inadı milyonların emeklilik hayallerini, huzurunu çaldı”
Evlilik kredisi veriyorsun, çok güzel. Yahu, ‘evlenmek için krediye ihtiyaç duyulması’ sana gerçekten tuhaf gelmiyor mu? ‘Ucuz toplu konut yapımı’ diye belgeye imza atıyorsun, yaptığın evi de gidip, ya verimli tarlaya, ya meraya, ya da su toplama alanına yapıyorsun. Haberin yok, daha binalar yapılmadan çürüyor. Sen açılışa gittiğinde, peyzaj yerine yeşil boya, asfalt diye siyah boya atıyorlar. Binaları da brandayla kapatıyorlar. 500 bin konuta kura çekiyorsun, 9 milyon kişi başvuruyor… Baktığını görmüyor musun Sayın Erdoğan? Yoksa gördüğüne bakmaya yüzün mü yok, utanıyor musun eserinden Sayın Erdoğan? Emirle faizi indirerek hayat pahalılığını bitireceğini sanıyorsun. 3 çocuk yapın diye parmak sallayarak, milletin yuva kuracağını, evlat sahibi olacağını düşünüyorsun. İşte bu inat, evlatlarımızın kuracağı o mütevazi yuvanın tuğlasını, doğacak bebeğin mamasını çaldı. Milyonların emeklilik hayallerini, huzurunu çaldı. O yuvayı kurmak bile artık bir servete mal oluyor. Servet, yani senin yanındakilerde bol, yurdum insanındaysa olmayan şey. Bir aylık kreş faturası asgari ücreti silip süpürüyor. Okul ara ki bulasın: Temizliği var mı? Güvenliği var mı? Öğretmeni var mı? Millet dert sahibi dert, dertler de 3 değil, 33. Kim nasıl 3 evlat sahibi olsun?
“İktidarın ideal anayasası tek maddeliktir: ‘Dediğimiz dedik, çaldığımız düdük’ maddesidir”
Bir hakikati hatırlatayım, Recep Tayyip Erdoğan’da yetki çok ama niyeti yok! Sorarsanız eksikleri ‘Yeni Anayasa’. Bunların anayasadan anladığı, Erdoğan’ın hiçbir sınırlandırma olmadan kararlar alması, atamalar yapmasının yazılı hale getirilmesidir. Yani sorun anayasa metninde değil, sorun AKP’nin hukuk, demokrasi ve özgürlükleri algılayış biçimindedir. O yüzden bu iktidarın ideal anayasası tek maddeliktir. O madde de, ‘Dediğimiz dedik, çaldığımız düdük’ maddesidir. Ne yapmaya niyetiniz var da Anayasa yetersiz mesela? Bu Anayasa yüzünden ekonomik tedbirleri mi alamadınız? Terörle mücadele ederken eliniz kolunuz mu bağlandı? Toplumun ahlakını korumanıza engel mi oldu? Savaş uçağı alımını mı engelledi? Nedir o eksiklik mesela? O sebeple, ağzınızda çiğneyip durduğunuz o kenger sakızını çıkartın da işinize gücünüze bakın. Ettiğiniz yemine sadık kalın, önce anayasaya uymayı, Cumhuriyet’in sahibi değil, ferdi olmayı öğrenin. Güce tapınmayı bırakın, yalnız ve sadece Türk milletine itaat edin.
“Asgari ücrete temmuzda ara zam yapılması vicdani zorunluluktur”
Gelelim şu bitmek bilmeyen enflasyon aldatmacasına. Merkez Bankası, hâlâ ‘yılsonu hedefimiz yüzde 16’ diyerek hepimizle dalga geçiyor. 3 gün önce açıklanan nisan ayı enflasyonu ortada. Ocaktan bu yana geçen 4 ayda, neredeyse yıllık hedefe varılmış haldedir. Masa başında uydurulan hedeflerle milleti uyutacaklarını sanıyorlar. Çocuğumuza içirdiğimiz sütün, sofradaki peynirin, barındığımız evin kirası birkaç yılda üçe katlandı. Maaşlar daha cebe girmeden eriyip buharlaşıyor. Kâğıt üzerine karaladıkları o hayali oranlar, milletin boş tenceresini kaynatmıyor. Gıda enflasyonunu düşürmezsen, hiçbir şeyin enflasyonunu düşüremezsin. Kendi gıdanı üretemezsen, hiçbir gıdayı ucuza alamazsın. Tarladaki buğdayın, domatesin, otlaktaki hayvanın etinin sütünün, kundaktaki bebeğe bağlandığını görmüyorlar. İşte bu yangın yerinde çağrımızı yineliyoruz: Bu nisan enflasyonundan sonra, asgari ücrete temmuzda ara zam yapılması, bir tartışmanın, mülahazanın, araştırmanın konusu değildir. Bu bir zorunluluktur. İnsani ve vicdani bir zorunluluktur.
“Somali’ye en çok hibe veren ülkeyiz”
Daha geçtiğimiz hafta Ziraat Odaları Birliği tarımdaki maliyetleri açıkladı. Son bir yılda gübre fiyatları ortalama yüzde 80 artmış. Çiftçi gübre kullanamıyor. Yani? Verimi düşüyor. Yani? Yerli üretim düşüyor, Yani? İthalata bağımlılık ve zam. Aile yılı için açıkladığı belgenin bir diğer maddesi: ‘Kırsalın yerinde kalkınması ve nüfusun dengeli dağılımıdır’. Kırsal neyle kalkınacakmış bir söyleyin? Nüfus nasıl dengeli dağılacakmış bir söyleyin? Bugün, ülkedeki ormanların ve tarım arazilerinin yüzde 60’ı Madencilik için ruhsatlandırılmış durumda. Sonuç? Ucuza elden çıkartılan tarlalar, satılan meralar. Sonuç? Köyler bomboş! Sonuç? Türkiye uçuyor. Türkiye, dünyaya nizam veriyor. Türkiye, rekor kırıyor. Nerede mi rekor kırıyor? İki alanda rekor kırıyor: Biri enflasyonda, diğeri de yabancı ülkelere yardım ve hibede, ilk 5 ülke içindeyiz. Bir noktada da birinciyiz. Dünyanın yozlaşmışlıkta ve yolsuzlukta rekortmen ülkelerinin başında gelen Somali’ye en çok hibe veren ülkeyiz. Kurulamayan ailelerden, kapanan fabrikalardan, ekilemeyen tarlalardan buraya nasıl mı geldik? Kendi üreticisine vermesi gerekeni vermeyen, el iyisi bir iktidar tarafından tam 25 senedir yönetilmek kisvesi altında, göz göre göre sömürüldüğümüz için geldik!
“Her 1 Mayıs’ta biber gazı, cop ve gözaltı görüntülerini izliyoruz”
Her 1 Mayıs’ta hangi sektörden olursa olsun, emekçinin dertlerini konuşmak ve çözüm bulmak yerine, biber gazı, cop ve gözaltı görüntülerini izliyoruz. Geçtiğimiz hafta Edirne’de Türk-İş ile birlikte 1 Mayıs törenlerindeydik. ‘Derdiniz derdimdir, çileniz çilemdir, acınız acımdır. Hayatımın sonuna kadar yanınızda olacağım’ dedim. Ev sahipleri ve misafirperverlikleri için Ergün Bey başta olmak üzere teşekkür ederim. Biliyorum ki, gerek işçilerimizin gerekse de kamu çalışanlarımızın bu ülkede yaşayan herkes gibi birçok derdi var. Ben bugün için bir tanesini mutlaka dile getirmek üzere söz verdim. O da vergi ve vergi dilimi meselesidir.
“Toplam vergilerin yaklaşık üçte ikisi dolaylı vergilerden geliyor”
Türkiye’de bugün vergi dediğimiz şey ne yazık ki kazançtan alınan bir pay olmaktan çıktı. Adeta çalışanın, üretenin üzerine binen bir ‘sabır testi’ haline geldi. Vergi dediğimiz şey, devletle vatandaş arasındaki en temel adalet sınavlarından biridir. Çünkü vergi sistemi, sadece devletin nasıl gelir topladığını göstermez. Aynı zamanda devletin, vatandaşına nasıl baktığını gösterir. Anayasamız açıktır. Vergi, mali güce göre alınır. Yani çok kazanandan çok, az kazanandan az alınır. Ama yapılan tam tersidir. Bu ülkede vergi yükü, servetten, ranttan, kayıt dışından, haksız kazançtan önce; bordrolu çalışanın maaşına, emekçinin alın terine, memurun ücretine, orta direğin cebine çökmektedir. Toplam vergilerin yaklaşık üçte ikisi dolaylı vergilerden geliyor. Gelir vergisi tahsilatının yüzde 53’ü ise ücretli kesimden alınıyor. Yani bu ülkede vatandaş, ekmek alırken vergi ödüyor, su alırken vergi ödüyor, elektrik yakarken vergi ödüyor, akaryakıt alırken vergi ödüyor, maaşını alırken de ayrıca vergi ödüyor. Bu çapraz ateş arasında kalmaktır. Bu orta direğin infazıdır.
“Bunun adı çalışanın maaşına ay başında pusu kurmaktır”
Bugünkü sistemin sonucu: 100 bin lira brüt maaş alan bir çalışan, tarife dilimlerinin yanlış kurgulanması nedeniyle yılda yaklaşık 60 bin lira daha fazla gelir vergisi ödemesidir. Bu ne demek? Ayda 5 bin lira kayıp demek. Çocuğunun okul masrafından 5 bin lira eksilmesi demek. Mutfağından 5 bin lira eksilmesi demek. Kirasına, faturasına, pazarına ayıracağı paradan 5 bin lira eksilmesi demek. Bunun adı vergi değildir. Bunun adı çalışanın maaşına ay başında pusu kurmaktır. Bu mesele sadece çalışanın meselesi de değildir. Mevcut sistem işvereni de sıkıştırıyor. Çünkü maliyetini öngöremeyen işveren, artan vergi ve SGK yükünü üstlenmek yerine brüt sözleşmeye yöneliyor. Yüksek işsizlik ortamında çalışan da, çoğu zaman bu dayatmayı kabul etmek zorunda kalıyor. Sonra ne oluyor? Aynı işi yapan, aynı emeği veren, aynı hayat pahalılığıyla mücadele eden insanlar arasında yılsonunda ciddi gelir farkları doğuyor. Net sözleşmede, yük işverene, brüt sözleşmede, yük çalışana yıkılıyor. Çalışma barışı bozuluyor. İşçi de memnun değil. İşveren de memnun değil. Ama devlet, bordronun başında beklemeye devam ediyor.
“Vergi sistemi, çalışan için ikinci bir enflasyon canavarı olmamalıdır”
Biz buna razı değiliz. Biz diyoruz ki: Vergi sistemi, çalışan için ikinci bir enflasyon canavarı olmamalıdır. Gelir vergisi dilimleri, gerçek hayatın maliyetlerine göre güncellenmelidir. Ücretler üzerindeki vergi baskısı azaltılmalıdır. Ortalama ücretli, daha yılın ortasında üst dilime atılmamalıdır. 56 bin lira kazanan bir çalışanın yıllık kazancı 34 bin lira artacaktır. 84 bin lira kazanan işçi ve memur kesiminde yıllık rahatlama 62 bin lirayı bulacaktır. 140 bin lira kazanan nitelikli memur ve orta-üst düzey özel sektör çalışanında ise yıllık kazanç farkı 97 bin liraya ulaşacaktır. Bu para, çalışana lütuf değildir. Bu para, zaten onun alın teridir. Bu para, onun emeğidir. Bu para, onun ailesinin hakkıdır. Bu para, yanlış kurulan vergi tarifesiyle bordrodan eksiltilen paradır.”
86 milyonun emeği, göz göre göre israf ediliyor. Oyu israf ediliyor, hayatı, günleri israf ediliyor. Son 2 senedir, televizyon kanallarının akşam yayınlarında sürekli kulis haberleriyle ülke siyaseti dizayn edilmektedir. Birtakım gazeteci görünümlü siyasi aparatlar için mutlak butlan davası, ikiyüzlülüğün son dönemlerdeki ekmek kapısı olmuştur. Çünkü bu kimseler ne partili siyasetçi, ne de basın emekçisi gazetecidir. Sabah ‘mutlak butlan’ kararıyla uyanmakta, gece ‘mutlak butlan’ kararıyla uyumaktadır. Daha önce, komisyon masasında yapılan şantaj olarak tarif etmiştim. Yine aynı şeyi görüyoruz. Sürecin her aşamasında yeni bir şantaj dalgası geliyor. Sözde sürece, CHP desteğine ihtiyaç duyduklarında mühendislik faaliyetinin şiddetini kısıyorlar. İhtiyaç azaldığında ise, odunu fırına veriyorlar.
“Sadece muhaliflerin değil, kendi seçmeninizin de yargıya güvenini iyice tükettiniz”
Bu kürsüden aylar önce, Sayın Özgür Özel’e bir çağrı yapmıştım. ‘O masa sizi kurtarmayacak, hepimizi Türk milleti ile ittifak kurtaracak’ demiştim. Gelin, geçmişten dersler çıkartarak, birlikte mücadele edelim ve bu otoriter yönetimi mağlup edelim demiştim. Masadan kalktıkları anda yanlarında bizi bulacaklarını söylemiştim. Halen bu sözlerimin arkasındayım. Sözlerimin önü arkası aynıyla budur. Türk milletinin egemenliği ve Cumhuriyet’in ihyası dışında bir kavgamız yoktur. Bununla birlikte, iktidarın, muhalefeti topyekûn imha etme stratejisinin, sadece bir seçim zaferini amaçlamadığını, aynı zamanda tek adamlık sürecinin kendileri açısından gerekli bir adımı olduğunu görüyoruz. Sırf parti içi iktidarlarının hesabını yaptıkları için bunu zerre umursamayan ve buna payanda olanları da açıkça yadırgıyor ve kınıyorum. Aklı başında dediğimiz nice koca koca isim, iş takibi yapmaktan, memleket takibini unutmuş haldedir. Demokrasi, kendi belirlediğiniz rakiplerinize karşı kazandığınız bir gölge boksu değildir. Demokrasi, kazanabilmek için, sizden daha kötü bir rakibe ihtiyaç duyduğunuz değil, siz, rakibinizden daha iyi olursanız kazabileceğiniz bir rejimdir. Allah aşkına, son 2 senedir Türkiye’yi soktuğunuz bunalımın bir farkına varın. İmamoğlu’nu tutuklayarak, kendi başlattığınız ekonomi programının altına dinamit döşediniz, Mansur Bey’in üzerinde baskıyı arttırarak, sadece muhaliflerin değil, kendi seçmeninizin de yargıya güvenini iyice tükettiniz.
“Sayın Erdoğan, bütün badirelere rağmen, halkın desteği ve onayıyla ayakta kaldınız”
Sayın Erdoğan, siz de siyasi kariyeriniz boyunca atlattığınız bütün badirelere rağmen, halkın desteği ve onayıyla ayakta kaldınız. Sizi koruyan en kalın zırh, halkın teveccühü oldu. Halkın desteği sayesinde ittifaklar kurup ittifaklar bozdunuz. Bürokrasiyi, medyayı, iş dünyasını, sivil toplumu demir bir yumrukla yönetirken, bunu hep milli irade söylemine dayandırdınız. Çünkü rakiplerinize kurduğunuz üstünlük, size meşruluk sağladı. Şimdi muhalefeti imha etmeniz, rakibinizi kendiniz belirlemeniz, Türkiye’yi temsil krizine sokmanız, gerçekten size karşı duyulan bu saygının devam etmesini sağlar mı? Kendinize sormanız gereken soru budur. Adil bir rekabet sonucu, kaybeden bir siyasetçi mi yoksa elindeki bütün devlet gücünü rakiplerini sindirmek için kullanan ve böylece seçim kazanan bir otokrat mı kendisini güvende hisseder? Üzülerek söylüyorum ki, size seçimleri millet değil yargı ve bürokrasi kazandıracaksa size böyle bir iktidarı bahşedenler, bu iktidardan umdukları payı da, sizden mutlaka er ya da geç talep edeceklerdir.
“Bu bedeli size, oy verdiğiniz ve çalıştıklarınız ödetecek”
Buradan AK Parti’ye oy veren ve bu partide siyaset yapan kardeşlerime de seslenmek istiyorum. Zannetmeyin ki, çıkılan bu tek adamlık yolu sizi de etkilemeyecektir. Hatta en büyük bedeli siz ödeyeceksiniz. Bu bedeli size, oy verdiğiniz ve çalıştıklarınız ödetecek. Demokrasiden uzaklaşmış bir Türkiye’de, emin olun pul kadar değeriniz olmayacaktır. Başkanlık sistemi denilen garabetle, zaten düştüğünüz durumu, siz benden daha iyi biliyorsunuz. Kimseye ulaşamıyor, ulaşsanız da bir yere varamıyorsunuz. Çünkü Parti’nin bu denklemde hiçbir yeri yoktur. Hatta artık her AK Partili, saray düzeninin yanında mevzilenen bürokratların, toplumsal meşruluğunu kamuoyuna ispatlamak için kurban edeceği bir teferruata dönüşecektir. Yaşanılanlar da bunun ön sözüdür. Lütfen bu ön sözü iyi okuyunuz.”

