Hani birileri “Eski Türkiye” falan diyerek topluma masallar anlatıyor ya; bu anlatacağım onlar gibi uydurma hikâyeler değil. Sanıyorum yaşı 40’lı civarlarda olanlar hatırlar. Sonrasındakileri zaten saymıyorum; yaşamlarının yaklaşık 24 yılı tek bir iktidar döneminde geçtiği için, öncesini hatırlamamaları oldukça normal kabul edilebilir.
Bundan 24 yıl önce, iktidarda hangi parti veya anlayış olursa olsun, herhangi bir göreve getirilenler için ki buna sadece memurluk veya işçilik değil; kamuoyunda adı çokça zikredilen yetkili ve etkili makamlar da dahil belli normlar vardı.
İster ordu komutanı, ister Genelkurmay Başkanı, ister rektör ya da genel müdür olsun; buna Cumhurbaşkanı ve Başbakan da dahildir, hiçbirinin hangi dini veya etnik kimlikten olduğu bilinmezdi.
Doğrusu kimse bunu merak da etmezdi.
Aslında böyle bir konuyu araştırmak kimsenin aklına bile gelmezdi. Bilinirdi ki bu ülke bir ulus devlettir ve bir ulus devlette kişilerin etnik veya dini aidiyetleri değil, sadece Türk vatandaşı olup olmadıkları göz önünde bulundurulurdu. Hatta o kadar ki, birinin etnik veya dini kimliği tartışma konusu yapılmaya çalışılırsa, o kişiye tepki gösterilir ve bu durum “ayrımcılık” olarak suçlanabilirdi.
Nasıl ki içinde çeşitli dillerin konuşulduğu, pek çok değişik etnik ve dinsel kimlikten insanın yaşadığı ülke yurttaşları için “Alman”, “İtalyan”, “Yunan”, “Amerikan” veya “Rus” deniliyorsa; bizde de ülkede yaşayan halka ortak ulusal kimlik olarak “Türk” denilirdi.
Gel zaman git zaman, Sovyetler Birliği’nin hedef alınıp dünyanın tek kutupluluğa doğru evrilmesiyle durum değişti.
Sovyetler ‘in etrafının, “Yeşil Kuşak” projesiyle, sözde sosyalist ülkeleri hedef alan İslamcı örgütlerin yönettiği ülkelerle çevrilmesi süreci başladı.
ABD’nin bu mücadelesi sonucunda sosyalist blok dağıldı ama düşman bitmemişti.
Çünkü emperyalizme; sınırsızca hammadde alabileceği… Ürettiklerini zorla da olsa satabileceği, ülkesini açık pazar haline getirip hizmetine sunabileceği ülkeler gerekmekteydi.
Biliniyordu ki; kendi pazarına sahip çıkan, yer altı ve yer üstü tüm zenginlikleri üzerinde egemenliği olan ulus devletler, bu konuda emperyalizmin önünde büyük bir engel oluşturuyordu.
Çözümü bulmakta hiç zorlanmadılar…
Bu ulus devletlerde iktidara…
Ulus, ulusal egemenlik, bağımsızlık, laiklik, sanayileşme ve tarımı geliştirme gibi hedefleri olmayan; kendilerine verilecek minicik bir destek karşısında ülkenin tüm varlığını onlara teslim edecek “siyasal İslamcıların” getirilmesi bunun için yeterliydi.
Ve bilindiği gibi bu süreç bazı ülkelerde seçimle yapılabilirken, bazılarında ise emperyalizmin doğrudan müdahalesiyle gerçekleşti.
Neyse, biz devam edelim…
Hani emperyalist ülke liderleri birileri için “dostum” deyip, “Suriye’de Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte çok güzel işler yaptık” falan diye anlatıyorlar ya…
İşte mesele tam da burada: Kaynaklarınıza sahip çıkar, emperyalizmi ülkeden kovar, ekonominizi ulusal yapar ve ulusal birliğinizi ve kimliğini sonuna kadar kararlılıkla savunursanız “düşman” oluyorsunuz…
Ama emperyalizmin talanına izin verir, ülkenizi onlara açık pazar yapar ve halkı ulus bilincinden uzaklaştırıp etnik/dini kimlikçiklere ayrıştırırsanız da “dost”…
Bilmem anlatabildim mi?











YORUMLAR