Bundan bir süre önce, ülkeye NATO’nun çok uluslu ordusunun davet edilmesi ve ardından Türkiye’nin ” çok uluslu şirketler için yönetim merkezi” olacağına dair yapılan açıklamalar, aslında gelinen noktanın açık bir itirafıdır. Diğer yandan ulus devletin tasfiye süreci ve ulusal kimlik yapısını çok parçalı hale getirme çabaları tam gaz sürerken, artık şu gerçeğin anlaşılması gerekiyor: Ülke, küresel şirketlerin rahatlıkla talan edebileceği açık bir pazar haline gelirken; güçlü bir ulusal ekonomi ve ulusal kimlik yapısının eskiden olduğu gibi yerinde durması mümkün değildir.
Çünkü emperyalizm, pazarını talan ettiği bir ülkede; o pazarı kendisinden geri alma potansiyeli taşıyan güçlü bir ulusal yapı istemez. Pazarın talan edilmesiyle çok kimliklilik sürecinin eş zamanlı başlaması da asla bir tesadüf değil, aksine birbirini tamamlayan bir projedir.
Bu projenin en klasik örneği Yugoslavya’da yaşandı. Şimdi aynı senaryo Türkiye’de oynanıyor.
1974 Yugoslavya’sından 2026 Türkiye’sine
Yugoslavya’nın parçalanmasına giden yol da mermilerle değil, maddelerle döşenmişti. 1974’te yapılan anayasa değişikliği ile de merkez zayıflatıldı; cumhuriyetlere “veto hakkı” benzeri yetkiler verildi. Bugün Türkiye’de “yeni anayasa” adı altında sunulan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi veya etnik kimliklerin anayasal tanınması talepleri, Yugoslavya’nın merkezi otoritesini felç eden sürece ne kadar da benziyor! Süreç hep aynı işliyor: Önce ekonomik kıskaçla halk mikro-milliyetçiliğe itiliyor, ardından “müttefik” sıfatıyla gelen yapılar millî orduyu etkisizleştirip bölgenin fiili hakimi oluyor. Eğer bugün kurulan Çok Uluslu Kolordu yapıları, TSK’nın hareket kabiliyetini kısıtlıyor ve karar mekanizmalarına yabancı subayları ortak ediyorsa; bu durum “yumuşak bir Yugoslavya senaryosu”nun askeri hazırlığıdır. Tek fark; Türkiye’nin köklü devlet geleneği nedeniyle bu sürecin “kurumsal dönüşüm ve egemenlik devri” yoluyla zamana yayılmasıdır.
“Ayaklar Altına Alınan” Sadece Etnik Kimlik Değildi
Aslında bu süreç, yıllar öncesinde söylenen “Biz her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alacağız” sözleriyle başladı denilse kesinlikle yanlış olmaz. Gerçi ülke pazarının yabancı sermayeye teslim edilmesinin ilk tohumları 12 Eylül ile birlikte atılmış, ardından Gümrük Birliği anlaşmasıyla gerekli düzenlemeler yapılmıştı. Ama yine de o meşhur açıklamalar gelince, sanıyorum çoğu kişi “her türlü milliyetçilik” derken sadece etnik bir meseleden bahsedildiğine dair bir yanılsamaya düşmüştü. Oysa öyle değildi. Bu açıklama, devletin bundan sonra izleyeceği politikalara dair bir itiraftı. Orada kastedilen ve ayaklar altına alınan; artık millî bir sanayi, enerji, haberleşme, tarım, hayvancılık, bankacılık, maden, ticaret, eğitim ve kültür politikamızın olmayacağıydı. Nitekim öyle de oldu. Bugün enerjiden haberleşmeye kadar her alanda pazarını küresel sermayeye sınırsızca açan, tamamen dışa bağımlı bir ülke haline getirildik.
Memur Devletten “Holding Devletine”
Bugün gelinen noktada bu durum sadece fabrikaların satılması değil; devletin bizzat egemenlik yetkilerinin küresel sermayeye “hizmet veren bir alt birime” dönüştürülmesidir. Eğer bir ordu artık milletini değil de küresel enerji yollarını ve şirket çıkarlarını korumaya kurgulanıyorsa, o ordu artık bir kamu kurumu değil, küresel bir güvenlik taşeronudur. “Devletin milleti olmaz” çıkışları da bu sürecin hukuki kılıfıdır. Ulus devlette hukuk milletin iradesine dayanırken; “özelleştirilmiş” devlette hukuk, küresel şirketlerin yatırım güvenliğini sağlayan bir “hizmet sözleşmesi” halini alır ve “vatandaş” kavramı yerini “müşteri “ye bırakır. Bu modelde siyasetçiler de milletin temsilcisi olmaktan ziyade, küresel sermayenin yerel operasyonlarını yöneten birer “ülke müdürü” (CEO) gibi hareket etmeye başlarlar.
Sonuç
Bugün Türkiye’deki ana akım milliyetçilik, ne yazık ki kendini sadece sembollere hapseden bir “slogan milliyetçiliği “ne dönüşmüştür. Oysa Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresi’ndeki ruhundan uzaklaşan bir siyasetin, adı ne olursa olsun millî olması mümkün değildir. Yugoslavya örneğinde nasıl ki devlet “iflas ettirilerek” tasfiye edilmişse; Türkiye’de de ismi ve şekli korunarak ama içindeki “Türk Milleti” ruhu boşaltılarak bir holdinge dönüştürülmek istenmektedir.
Demek istediğim;
Eskiden fabrikalarımızı özelleştiriyorlardı; şimdi ise anayasamızı ve ordumuzu küresel şirketlerin yönetim kuruluna devrederek bizzat devletin “hukuki ve fiili” varlığını özelleştiriyorlar.
Bilmem anlatabildim mi?












YORUMLAR