Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
ZEKİ SARIHAN
ZEKİ SARIHAN

Cumhuriyet Beni Neden Sevmedi?

29 Ekim günü Cumhuriyet’in 103. Yılı bütün ülkede törenlerle kutlandı. Cumhuriyet hakkında pek çok övgü dolu konuşmalar yapıldı. Gazetelerde makaleler yayınlandı.

Ben de hemen herkes gibi Cumhuriyet’i çek sevdiren bir eğitimden geçtim. Padişah ve ağa çocuğu olmadığıma göre, halkın kendi kendini yönetmesi anlamına gelen cumhuriyeti sevmemem için hiçbir neden olmamalı. Tabii, Eski Yunan kentlerindeki kölelerin  ve kadınların seçme ve seçilme hakkı olmadığı cumhuriyet gibi olmaması kaydıyla. Adı cumhuriyet olmakla birlikte halkın yönetimden uzak bulundurduğu, bir cunta veya burjuvazinin dar bir kliği tarafından yönetilen cumhuriyetler de benim sevgimi kazanamazdı. Esasen bu gibi rejimlerin adının cumhuriyet konulmasını yasaklamak gerekir. Çünkü bu gibi rejimler, cumhuriyetin itibarını sıfıra indiriyor.

Cumhuriyet Benden Umutluydu

Doğrusunu söylemek gerekirse cumhuriyet beni hiç sevmedi. Ben 1944’te bir köyde doğdum. Cumhuriyet bu doğumdan memnundu. Çünkü benim büyüyüp askere alınacağımı ve burjuvaların iktidarını dış ve iç güçlere karşı koruyacağımı farz ediyordu. Ayrıca ben vergi vererek devlet bütçesine de katkıda bulunacaktım. O vergiler tabii benim köyüm ve köylüm için harcanacak değildi. Türkiye’yi yöneten toprak ağaları, eşraf ve bürokrat burjuvazi, akıllarını peynir ekmekle yememişlerdi. Bu bakımdan cumhuriyet benim doğmama memnun bile olmuştur sanırım. Benden önce doğan bir ve bende sonra doğan üş kardeşim salgın hastalıklardan ölmüş iseler de şanslı imişim ki ben ölmedim. Yedi yaşıma kadar yalınayak dolaştım. Hayvan güderek aile ekonomisine katkıda bulundum ve mahalle mektebine giderek Kur’an okumayı ve yeni yazıyla okuyup yazmayı öğrendim.

Cumhuriyetin bu konuda bir katkısı ve müdahalesi olmadı. Cumhuriyet benim 1953’te ilkokula başlamamdan memnun bile olmuştur. Çünkü Cumhuriyetin vatandaşlarının okuma yazma, yurttaşlık, matematik öğrenmeleri iyi olurdu. Böylece cumhuriyetin kapitalizm hedeflerine uyum içinde olurdum, daha iyi bir tüketici olurdum.

Köyüme 1954’te bu nedenle bir vekil, 1955’te de asil öğretmen gönderildi. Cumhuriyet, 1958’de başvuran köylü çocukları gibi beni bir sınavdan geçirdi ve öğretmen okulunda okumaya hak kazandığımı bildirdi. Hasan Âli Yücel’in ve İsmail Hakkı Tonguç’un 1940’ta açtıkları okullardan birine kaydoldum. Cumhuriyet bu iki kişiyi de kendine vatandaşlar yetiştirdiğini düşünerek sevmişti ama çok geçmeden hayal kırıklığına uğramıştı. Orada okuyan çocuklardan bir kısmı, içinden geldikleri köylülerin nasıl hayvan muamelesi gördüğünü fark etmişler “Yeter ağam beyim paşam dediğin yeter” gibi şiirler yazmaya başlayınca  bu sistemi kapatmış, klasik öğretmen okullarına dönüştürmüştü.

Cumhuriyet’i Hayal Kırıklığına Uğrattım

Devlet benim öğretmen olmamı, atanacağım köy okullarında düzeni sorgulamayan, kaderine teslim olmuş insanlar yetiştirmemi istiyor ve umuyordu. Fakat bir delikanlı olarak benim de gözüm açılmıştı. Evet öğretmen olacak ve emekçi halkın hakları için, onları uyandırmak için mücadele edecektim. İşte cumhuriyet benim bu kararımdan şiddetle rahatsız oldu. Arkama ispiyoncular taktı.

Neyse kazasız belasız mezun oldum. Biraz da gözlerden uzak bir köyde bir yıl öğretmenlik yaparken teftişe gelen müfettiş, stajyerliğimi kaldırmadı. O yaz kısa devre için askere alındım. Erlerle yatakhanede solculuğa çatan bir meslektaşa karşı “Nolmuş, ben de solcuyum” dediğim için sorgulandım. Cumhuriyetin askeriyesi de beni sevmemişti. Az daha askerliğim yanıyordu! Neyse ki bütün takım benim “iyi biri” olduğuma tanıklık yapınca kurtuldum.

Tabiatın Cömert Sorasına Birlikte Oturmak!

Fatsa’nın Yassıtaş Köyü İlkokulunda “Garipler Köyü” oyununda öğrencilerle birlikte (1966)

 Yeniden öğretmenliğe başladığımda, kasabada yapılan Cumhuriyet Bayramı törenlerinde ağzım laf yapıyor diye olacak öğretmenler adına konuşma görevini bana verdiler. Konuşmamda ne kadar geri kalmış olduğumuzu anlattıktan sonra “Tabiatın cömert sofrasına hep birlikte oturuncaya kadar…” cümlesi olduğu için olacak ertesi gün il merkezinden bir müfettiş okula damladı. İşte o cümle bütün fikriyatımı ele veriyordu! Bereket müfettiş ne demek istediğimi anlamadı veya bu konuda Cumhuriyet kadar anlayışsız değildi.

Amerikancıların ve Tefecilerin Cumhuriyeti…

“Köycülük” diye bir davaya kendimi adamıştım. Köylerimiz yolsuzdu. Onlarla yol yürüyüşü yaptık. Cumhuriyet bundan hiç hoşlanmadı. İkinci yıl da stajyerliğim kalkmadı. Halk tefecilerin elinde eziliyordu, köylerin önderleriyle tefeciliğe karşı bir bildiri yayımladık. Hatta Amerikan emperyalizmini de bir bildiriyle lanetledik. Cumhuriyet bundan da hiç hoşlanmadı. Çünkü tefeciler kasabada cumhuriyeti ayakta tutan kolonlar idiler. Cumhuriyet Müddeiumumiliği, köylünün iliğini sömürmekte olan tefeciliğin “19650 ile 1960” arasında işlenmiş olduğunu ileri sürerek suçun zaman aşımına uğramış olduğunu yazdı! Cumhuriyet, beni hiç sevmediğini bir Doğu Anadolu iline savurarak gösterdi.

Neyse ki yüksek öğrenim sınavını kazanarak Ankara’ya eğitim enstitüsüne geldim. Cumhuriyet, hiç sevmediği bu vatandaşının adını MİT mensubu olan başmuavine uçurmuştu. Ben de okulda boş durmadım tabii. İnandığım halkın cumhuriyeti için konuşmaya, yazmaya, okul yönetimine ve bakanlığa karşı öğrencilerin isteklerini savunmaya devam ettim. Cumhuriyet, bu tutumumdan da hiç hoşnut olmadı ve beni “başka hiçbir okula kabul edilmemeli” kaydıyla okuldan attı. Neyse ki, nüfusu kalabalık bu cumhuriyette söz özgürlüğünden yana avukatlar ve hâkimler de vardı. Bakanlığın kararını kaldırarak okula dönmemi sağladılar da öğretmenlik diplomamı alabildim.

Cumhuriyet Beni Zindana Atıyor!

Cumhuriyetin beni hiç ama hiç sevmediği, benim gibi bir vatandaş olacağına hiç olmamasını istediği bu zamana kadarki gelişmelerden anlaşılmış olmalıdır. Ama bu tarihten sonra da beni hiç sevmediği gibi, benden nefreti daha da arttı. Daha ortaöğretimdeki ilk yılımda Cumhuriyet Bayramında kürsüde günün anlam ve önemini anlatırken yabancı sermayeye karşı olunmasını anlatmak için bir Fruko şişesini kırdığımdan şikâyet edildim. Gelen Bakanlık Başmüfettişinin verdiği rapor üzerine bakanlık emrine alındım. Bunun haksız bir karar olduğunu makamında bakana anlatmak için geldiğim Ankara’dan bakanla görüşemeyip görev yerine eşyamı toplama giderken Cumhuriyet’in düşman bellediği birçok kişi gibi içeri alındım. Ankara’da yürütülen bir davaya dâhil edildim. Özü bakımından ifade edecek olursak bana, niçin Amerika’ya karşı çıktığım ve halkın cumhuriyetini istediğim soruldu. Açık açık anlattım. Bana 8 yıl 10 ay hapis cezası verdiler. 3 yıl 2 ay yattıktan sonra af yasasıyla çıktım. Memleketimde ortaokul öğretmenliğine başladım. Bir yandan da öğretmen örgütünün şube yönetiminde çalışıyor ve çıkardığımız haftalık bir bülteni de yönetiyordum.

Mamak’ta Gazi Eğitimli arkadaşlarıyla  (arka sırada soldan ikinci.1972)

 

Bu Kadarla Kalsa İyi!

Bana mukayyed olması tembih edilen okul müdürü, başka bir bir şey bulamayınca, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “İşçimiz, köylümüz perişan” diyen bir şiirini işlediğimi gerekçe göstererek hakkımda soruşturma açtı. Çok geçmeden Cumhuriyet bu iflah olmaz öğretmenini bir orta Anadolu kasabasına sürmekte gecikmedi.

Ah ah! Cumhuriyet’in benden nefreti ve bana düşmanlığı bu kadarla kalsaydı bu yazıyı yazıp sevgili okurlarımın başını ağrıtmazdım. Eşimle bir yıl ayrı yerlerde görev yaptıktan sonra eş durumundan atanmamızı istediğimizde Cumhuriyet yaptığı kanunsuzluğu daha fazla sürdüremezdi. Bizi, Kastamonu’nun kıyıda şirin bir ilçesinin ortaokuluna atadı. Biz tabii, yılgınlığa kapılıp etliye sütlüye karışmayan birer öğretmen olamazdık. Cumhuriyet’i ürkütmemek için de süt dökmüş kedi gibi oturamazdık. Orada da öğretmen örgütüne girip kısa sürede onu canlandırdık. Hiçbir güvenceleri olmayan kereste atölyelerinin işçilerinin örgütlenmesine vesile olduk. . Burada da bir bülten çıkardık. Kurtuluş gününde bana bir konuşma vermişken, herhalde yapılan uyarı üzerine bu iptal edildi. Çok geçmeden eşimle birlikte valilik emrine alındık. Üç ay sonra kakkımızda yasalara aykırı bir eylem bulunamadığında göreve döndürüldüysek de iki gün öğretmenlik yapamadan bu kez Bakanlık emrine alındık. Sonunda bu karar da il dışına sürgüne çevrildi, cumhuriyet bir kere daha kendi çıkardığı kanunları ihlal ederek bizi ayrı ayrı yerlere atadı! Neyse ki, Amme İdaresi Enstitüsü Uzmanlık Programını kazandığımdan eşimle Ankara’da buluşturulduk.

Ah! Keşke cumhuriyet bana bundan sonra rahat verseydi onun hakkındaki olumsuz yargılarımı unutabilseydim. . Ne gezer! 12 Eylül 1980 darbesine giden kargaşada hiçbir dahlim olmadığı, hatta bu kargaşaya karşı meslektaşlarımı uyardığım hâlde, 1983’te 1402 Sayılı Yasaya dayanılarak meslekten atıldım. Bunda hem hakkımdaki eski raporların hem 1980’de çıkarmaya başladığımız meslek dergisinde görev almamın etkili olduğunu sanırım. Cumhuriyet, nafakamı çıkarmak için üç yıl beni süründürdü desem  haksız sayılmam. Bu arada, bir de Ordu Emniyetinden gelen bir emirle eşimle birlikte göz altına alınıp Orduya götürülmeyelim mi? Suçumuz, Fatsa’da 1979’da Dev-Yol örgütünün kazandığı Belediye’yi ayakta tutan devrimci gençleri (karı koca öteki iki arkadaşla birlikte) bizim yetiştirdiğimiz imiş. Tutukladılar ve Efirli cezaevinde bir ay yattıktan sonra Ünye Ağır Ceza Mahkemesi davayı zaman aşımından düşürdü. 1402’liklerin göreve dönmeleri de başladı. Ama ne uğraşmalarla. 1976’da Ankara’da eski okuluma döndüm. 1987’de evime yakın bir okula atanmamı istedim. Sırf benim atanmamam için benim dalımda öğretmen ihtiyacını dondurdular. Neyse başka bir okula naklimi yaptırdım. Burada çalışırken “Eğitimde rüşvet” konulu bir araştırmadan ötürü Ankara’nın bir gecekondu okuluna sürüldüm. Burada dokuz ay çalıştıktan sonra Mahkeme kararıyla okuluma döndüm. Öğretmen arkadaşların çoğu Cumhuriyetin sevmediği bu öğretmene selam vermekten çekiniyorlardı. Okul müdürü de rahat  vermiyordu. Talim Terbiye Kurulu’na geçmek istediysem de Bakanlık özlük işleri buna izin vermedi. Sonunda çok sevdiğim mesleğimi 18 yıl yapabildim.  Ancak 25 yıl yapmış sayılarak emekliliğimi istedim. Bütün açıkta ve hapiste geçen yıllarıma ait maaşlarımı da kanun yoluyla çatır çatır aldım. Bununla aldığım arabaya “1402 Hatırası” yazan bir levha takarak fotoğraf çektirdim.

Araba ve Sosyalizm

Okulda arkadaşlar bana takılırlardı. “Hem sosyalistsin, hem de araban var. Biz sosyalist değiliz

 Arabamız yok.” Onlara dedim ki, “Size yolunu göstereyim.” Sonra yukarıdaki özetlediğim serüveni anlattım. “Hayır, biz o kadarını yapamayız!” dediler.

Diyeceğim:  Ben Cumhuriyeti, yani halkın kendi kendini yönetmesi işini çok sevdim. Denebilir ki, ömrüm bunun mücadelesini vermekle geçti. Hâlâ de devam ediyor. Fakat Cumhuriyet beni hiç sevmedi!

Bu nedenle bu yılki 29 Ekimde içimde bir coşku oluşmadı…

 

Zeki Sarıhan

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER