Siyaseti yıllardır yakından takip eden biri olarak seçim dönemlerinde kendime hep aynı soruyu sordum:
İşsizlik gerçekten nasıl çözülecek?
Bu soruyu genel başkanlara, milletvekillerine, belediye başkanlarına, il ve ilçe yöneticilerine, kadın ve gençlik kollarına, delegelere kadar birçok kişiye yönelttim. Aldığım cevaplar ise neredeyse hiç değişmedi.
“İktidar olalım, çözeceğiz.”
“Benim çocuğum da üniversite mezunu ama işsiz.”
“Belediyeleri kazanalım, her şey düzelecek.”
Yıllar geçti. Cevaplar değişmedi, sadece cümlelerin şekli değişti.
Belediye seçimleri kazanıldıktan sonra ise başka bir gerçek ortaya çıktı. Bu kez konuşulanlar, işsiz gençlerin umutlarından çok, “Kim kimi aradı?”, “Hangi milletvekili referans oldu?”, “Büyükşehir’den telefon geldi mi?” sorularıydı.
İşe girişlerde liyakatten çok referansın konuşulduğu iddiaları toplumun her kesiminde dillendirilmeye başlandı. Aynı aileden birden fazla kişinin işe alınması, seçim dönemlerinde hazırlanan listeler, adres değişiklikleriyle farklı ilçelerde işe girildiği yönündeki söylentiler, sezonluk işçilerin kısa sürede şirket kadrolarına geçirilmesi…
Doğru mudur, yanlış mıdır? Elbette bunu yargı mercileri ve denetim mekanizmaları değerlendirir. Ancak toplumun bu kadar yüksek sesle aynı konuları konuşuyor olması bile başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Sorun yalnızca belediyelerde işe alımlar değildir.
Asıl sorun, siyasi partilerin kendi içindeki demokrasi anlayışıdır.
Yıllardır parti tüzüklerinin değişmesi gerektiğini söyledik. Delegelik sisteminin daha demokratik hale getirilmesini, üyelerin doğrudan söz sahibi olmasını savunduk. Gerçek üyeliğin güçlendirilmesini, sadece seçim öncesi üye yapılan insanların değil, emek veren üyelerin değer görmesini istedik.
Fakat çoğu zaman sesimizi duyan olmadı.
Boşuna dememişler:
“Deveye sormuşlar, neresi eğri? ‘Nerem doğru ki?’ demiş.”
Mahalle delegesi seçimlerinden başlayıp ilçe kongrelerine kadar uzanan süreçlerde yaşanan tartışmalar, pazarlıklar ve kırgınlıklar artık sıradan olaylar gibi görülmeye başlandı.
Hatta öyle acı olaylar yaşandı ki…
Bir ilçe kongresi sürecinde adaylardan birinin kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmesine rağmen seçimlerin devam ettiği günleri gördük.
Hayat devam etti.
Seçimler yapıldı.
Kazanan kazandı.
Kaybeden unutuldu.
Ardından belediye meclis üyelikleri, başkan yardımcılıkları ve çeşitli görev dağılımları geldi. Listelerde yer alan birçok isim görevlerine başladı.
Sonra ne oldu?
Kurultaylar yapıldı.
İtirazlar yükseldi.
Davalar açıldı.
Peş peşe alınan kararlarla birçok süreç hukuki tartışmaların konusu haline geldi.
Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız.
Dün telefon ederek insanları işe aldırdığı iddia edilen birçok siyasetçi artık partisinden ayrılmış durumda.
Peki şimdi ne olacak?
Telefonla işe alındığı iddia edilen çalışanların hukuki durumu ne olacak?
Kazanılmış işçi hakları korunacak mı?
Yeni yönetimler göreve geldiğinde aynı anlayış devam mı edecek?
Yoksa gerçekten liyakati esas alan yeni bir dönem mi başlayacak?
En önemlisi de şu:
Yeni yöneticiler, yine aynı isimlerden ve onların birinci derece yakınlarından mı oluşacak?
Yoksa yıllardır hiçbir görev almamış, sadece emek vermiş insanların da önü açılacak mı?
İşte bütün mesele burada düğümleniyor.
Bugün birçok insanın kafası karışık.
Benim de…
Çünkü akıl bize, devlet kurumlarında ve belediyelerde liyakatin esas olması gerektiğini söylüyor.
Kalp ise yıllardır umut bekleyen binlerce işsiz gencin hakkının artık teslim edilmesini istiyor.
Belki de artık sormamız gereken soru şudur:
Sorun sadece belediyelerde kimin işe girdiği mi?
Yoksa yıllardır değişmeyen siyasi anlayış mı?
Bunun cevabını zaman verecek.
Çünkü tarih, yapılanları da yapılmayanları da unutmaz.
