Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Nusret Kebapci
Nusret Kebapci

Bugün İran, Ya Yarın?

Aslına bakarsanız yaşanan gelişmeler pek çok kişi tarafından tahmin edilebiliyordu. Haftalar öncesinden uçak gemileri İran’a doğru yola çıkarılmış, söylemlerde ise İran hemen her fırsatta tehdit edilmekteydi. Biliyorduk ki Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) devam edecekti. Bunun için Irak ve Suriye’nin parçalanıp yok edilmesinden sonra ABD ve İsrail’in hedef tahtasında olan ve karşılarında kararlı durabilen tek ülke İran kalmıştı. Ayrıca desteklediği yapılarla bölgede ABD ve İsrail’in “at oynatmasına” en büyük engeldi.

Aslında İran dahil olmak üzere, bugüne kadar ABD-İsrail saldırısına uğrayan ülkelerdeki senaryo hep aynıydı: Düşman ilan edilen ülke şeytanlaştırılarak yalan ve uydurma bilgilerle sözde bir kamuoyu oluşturulur, sonrasında da kendince haklı bir zeminde olduğu iddia edilerek ilgili ülke işgal edilir.

Bu gerekçe; Afganistan’da Usame Bin Ladin’i aramak olabilirken, Irak’ta hiçbir şekilde kanıtlanamayan kimyasal silahlar, Suriye’de ise muhaliflere baskı yapılması olabiliyordu. Benzer bir durum Küba ve Venezuela için de geçerliydi. Yine uydurma bilgilerle Küba kuşatma altına alınırken, Venezuela’da ülke lideri alenen kaçırılmaya çalışılmadı mı?

İran’da da durum bundan farklı değildi. Nükleer silah yaptığına ilişkin en küçük bir delil olmamasına, hatta bir süre önce sözde İsrail tarafından nükleer tesislerin vurulduğu açıklanmasına rağmen, aynı gerekçe tekrar gündeme getirilerek İran hedef alındı. Üstelik İran’ın ABD için hiçbir koşulda somut bir tehdit oluşturmamasına rağmen…

Elbette yüreğimiz, İran halkının bu saldırganlık karşısında galip gelmesinden yana. Ancak dikkat ediyor musunuz; Irak dışındaki İslam ülkelerinin neredeyse tamamı ABD ve İsrail’in yanında yer alıyor. Neden? Çünkü bölgede ABD ve İsrail’in karşısında kararlı durabilen; Irak ve Suriye’nin parçalanıp yok edilmesinden sonra direnen tek ülke olarak İran kalmıştı. Bu nedenle hedefteydi. Diğerlerinin tamamı kaynaklarını emperyalizme sınırsızca açan ve varlıklarını tamamen ABD’ye bağlayan feodal krallıklardan oluşmaktadır. Durum böyle olunca, varlıklarını borçlu oldukları güce karşı çıkmaları da haliyle mümkün olmuyor.

Aslında böyle zamanlar, her ne kadar acı sonuçlar doğursa da gerek dünya ülkelerini, gerekse o ülkelerdeki siyasi partileri ve aynı zamanda ülkemiz aydınlarını tanımak için bir “mihenk taşı” özelliği taşımaktadır.

Düşünebiliyor musunuz; İran’da TUDEH emperyalist saldırıya karşı şiddetli tepki gösterip vatanı savunma çağrısı yaparken, İsrail’de bile Komünist Parti saldırıya karşı çok şiddetli tavır koyarken; bizde sosyal medyada parlatılan ve ekranların “vazgeçilmezi” sayılan birtakım kişiler, ABD ve İsrail’e en küçük bir eleştiri getirmezken, bölgeye “demokrasi geleceği” yanılsamasını yayarak toplumdaki anti-emperyalist duyguları köreltmeye çalışmaktadırlar. Sanki ABD; Afganistan’a, Irak’a, Suriye’ye, Vietnam’a veya Kore’ye demokrasi getirmiş gibi… Onlara göre İran’a da getirecekmiş! Aslında yaptıkları tamamen etki ajanlığıdır; ABD ve İsrail aparatlığıdır ama asla anti-emperyalistlik değil…

Şimdi gelelim meselenin can alıcı noktasına…

Sahi, İran’dan sonra sıra kimde? Artık alenen söylenmektedir ki hedef Türkiye’dir! Peki, ülkeyi yönettiklerini düşünenler bu tehlikenin farkında mı? Bence değiller. Normalde bir ülke emperyalizmin açık tehdidi altındayken; ulus devletini, milli kimliğini güçlendirerek ekonomisini bağımsız hale getirmesi gerekirken; ulus karşıtı politikalarla tam tersine davranarak üretmeyip ülkeyi yabancı ithal mallara muhtaç bırakmak; yolunu, köprüsünü, limanını, enerjisini, haberleşmesini, yer altı ve yer üstü tüm zenginliklerini bile emperyalist şirketlere adeta peşkeş çekmek; çok kimlikliliğe ve çok kültürlülüğe, dahası federatif bir yapıya kapı aralamak en hafif tanımla “aymazlık” değil de nedir?

Ayrıca bunun yanında uzunca bir süredir anayasa değişikliği gerekçesiyle Türk kimliğinin ulus kimlik olmaktan çıkarılıp Türk dilinin de ulusal dil olmaktan çıkarılarak her etnik kimliğe ayrı tanım ve dil hazırlığı yapılması; birilerinin dış güçlerle aynı amaca hizmet ettiğini göstermez mi? Özellikle de son günlerde laikliğe yönelik saldırılar günden güne artarken…

Ama bilinmeyen bir şey var: Bir topluluğu millet, yani ulus yapan en önemli iki özellikten biri yıllardır yok edilmeye çalışılan ulus bilinci iken; diğeri de ümmetten millete geçmemizi sağlayan laikliktir.

Çünkü laiklik, bağlılık duygusunu sadece “inanç dünyasından” alıp, üzerinde yaşadığımız toprağa ve millete yöneltmiştir. Ulus bilinci yokken can vermek sadece dini bir görev sayılırken; laik bir ulus olduğumuzda o toprak parçası uğruna ölünecek “Vatan” kimliği kazanmıştır. Laiklik, egemenliği göklerden yere indirmiş; halkı birilerinin “kulu” olmaktan çıkarıp, vatanın gerçek sahibi olan “hür vatandaşlar” yapmıştır.

Bilinmeli ki bir devlet ancak laikse egemenlik millete geçebiliyor. Yani ancak o zaman millet oluyorsunuz. Millet olduğunuzda egemenlik hakkını kullanarak meclis oluşturup kendi yasanızı yapıp, derneğinizi ve sendikanızı açabiliyorsunuz. Ve ancak “millet” olunduğunda üzerinde yaşadığınız toprak “vatan” haline geliyor; vatan olduğunda da ekonomik ve siyasi bağımsızlık, sınırları korumak ve emperyalizme karşı mücadele anlam kazanıyor.

Olaya tersinden bakarsak; laiklik ve ulus bilinci olmazsa zaten ümmetsiniz; ümmet olunca da üzerinde yaşadığınız toprak olsa olsa “arsa” olabiliyor. Öyle olunca da ekonomik ve siyasi bağımsızlık, emperyalizme karşı mücadele falan da haliyle hikâye oluyor.

Yani özetle; laiklik varsa “millet” yani ulus oluyorsunuz. Laiklik yoksa birilerinin Osmanlı tarzı “millet sistemi” de dediği çok kimlikli, çok dilli, tarikat ve cemaatlerin pençesinde etnik gruplardan oluşan bir “ümmet” haline geliyorsunuz.

Demek istediğim; emperyalizmin hedefindeki bir ülke olarak öncelikle laiklik ve ulus bilincini tekrar ayağa kaldırarak güçlendirmek; ümmetçi, çok kimlikli, çok dilli ve çok kültürlü, ulus devletimizi parçalayacak politikalardan vazgeçmek; ülkemizdeki ABD üslerini ve Kürecik radarını kapatarak bölge direncine destek olmak işin olmazsa olmazıdır.

Bazılarının bunu anlaması çok zor olabilir ama bilinmeli ki: İran düşerse, Türkiye de düşer.

 

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER