Kısa bir süre önce, DEM Parti’nin Nusaybin’de gerçekleştirdiği grup toplantısının ardından yaşananlar, toplumda büyük bir infiale ve haklı bir tepkiye yol açtı. Sınır hattında dalgalanan Türk bayrağının bazı kişilerce indirilmeye çalışılması, sadece bir asayiş olayı değil; doğrudan milletin onuruna kasteden bir eylemdir.
Çünkü bayrak, bir ulusun en kutsal sembolüdür; milletin şerefi ve namusu demektir. Ona karşı yapılacak her türlü eylem, ulusal devlete olduğu kadar doğrudan millete de yapılmış bir hakarettir. Bu kutsala el uzatan her kim olursa olsun, bu ulusun hasmı kabul edilir. Doğrusu da budur ve karşılığı da ona göre verilir.
İşin daha acı yanı ise şudur: Bu eylemi gerçekleştirenlerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin sunduğu her türlü imkân ve haktan yararlanan, aynı zamanda bu devlete karşı ödevlerini yerine getirmekle yükümlü olan “vatandaşlık” kimliğini taşıyan kişiler olmasıdır.
Unutulmamalıdır ki bizler; İzmir’in işgalden kurtarıldığı gün, mağlup düşmanın bayrağını bile “Bir milletin şerefidir, yere serilemez” diyerek yerden kaldırtan bir liderin, Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkesinde yaşıyoruz. Kendi ülkesinde, kendi bayrağına bu saygısızlığın yapılması, en hafif tabiriyle emperyalist işbirlikçiliğidir. Bunun başka bir siyasi düşünceyle veya bahaneyle açıklanması mümkün değildir.
Meselenin Diğer Yüzü: Görünmeyen İşgal
Bu olay, medyanın ve halkın gözü önünde gerçekleştiği için büyük ses getirdi. Ancak gelin bu bayrak meselesine bir de başka bir pencereden bakalım. Ne dersiniz?
Bilinmelidir ki bayrak; kırmızı zemin üzerine beyaz ay yıldızıyla ulus devletimizin sembolüdür ama asıl anlamı devletin egemenliğini ifade etmesidir. Peki, nedir bu sözü edilen egemenlik?
Çok kısa özetleyeyim: Egemenlik, devletin sadece karada, havada ve denizde sınırlarını koruması değildir. Aynı zamanda kendi topraklarında; sanayide, tarımda, ticarette, enerjide, haberleşmede, yer altı ve yer üstü zenginliklerinde, bankacılıkta da söz sahibi olması demektir.
Şimdi bir an için düşünün, hatta biraz hayal gücünüzü zorlayalım: Bir zamanlar yukarıda saydığım tüm bu alanlarda –sanayiden bankacılığa kadar– her kurumun önünde bayrağımızın gururla dalgalandığı o günleri hatırlayın.
Bir de bugünü düşünün… Yabancı talanına açılan, adeta “peşkeş çekilen” madenleri, bankaları, sanayi kuruluşlarını ve yabancılara satılan her bir toprak parçasını gözünüzün önüne getirin. Hayal edin; o alanları satın alan yabancı güçlerin, kendi bayraklarını o madenlere, o bankalara, o tarlalara diktiğini farz edin. Nasıl bir manzara ortaya çıkardı?
Belki o zaman, bugün farkında olmadığımız o sessiz ve derin “ekonomik işgalin” ne menem bir şey olduğu daha iyi anlaşılabilir. Ne yazık ki bunun kavranabilmesi için güçlü bir ulus bilinci gerekiyor. Ancak yirmi yılı aşkın süredir bu bilinç toplum hafızasından sistematik olarak silindiği için, bu acı tablo herkes tarafından görülemiyor.
Bu yüzden; gözümüze sokulan direkteki bayrağın indirilmesini çok net görebiliyoruz da; sanayide, tarımda, madenlerimizde ve bankacılıkta “indirilen bayrağı” fark edemiyoruz. Dolayısıyla, o mevzilere dikilen görünmez emperyalist bayraklar da dikkatimizden kaçıyor.
Bunun için bilinmelidir ki; Bayrak asla sadece siyasi bir sembol değil; aynı zamanda ekonomimizdeki egemenliğimizin de sembolüdür.











YORUMLAR