Türk dizilerinde artık mesele aşk değil.
.
Mesele, yanlışın olağan, ayıbın sıradan, ihanetin senaryonun doğal akışı gibi sunulması.
.
Evli bir adamın başka bir kadınla ilişkisi varsa, buna “tutku” deniyor.
Bir kadının çocuğu kocasından değilse, bu “dram” oluyor.
Gerçekler gizleniyor, sınırlar bulanıklaştırılıyor,
ama kimse şunu yüksek sesle söylemiyor:
Bu bir çarpıklık.
Diziler, aldatmayı bir tercih değil, neredeyse kaçınılmaz bir kader gibi anlatıyor.
.
Sorumluluk alan karakter yok; herkes “haklı sebeplerle” yanlış yapıyor.
İhanet, bir ahlak sorunu değil, hikâye gereği bir detay haline geliyor.
.
Daha da vahimi şu:
Bu ilişkiler utançla değil, alışkanlıkla izlettiriliyor.
Seyirciye “Bu da olur” deniyor.
Oluyor, bitiyor, devam ediliyor.
.
Evlilik bir sözleşme değil, geçici bir durak gibi resmediliyor.
Çocuk ise bir bağ değil, senaryoya sonradan eklenen bir sürpriz unsur.
.
Soy bağı, emek, sadakat…
Hepsi dramatik bir sahneye feda ediliyor.
Ve bu anlatılar, toplumun bilinçaltına sessizce yerleşiyor.
.
Gençler, ihanetin sonuçsuz kaldığını izleyerek büyüyor.
Yanlış yapanın bedel ödemediği,
doğrunun ise çoğu zaman “saflık” sayıldığı bir dünya kuruluyor.
.
Kimse şunu sormuyor:
Bu hikâyelerde neden sınırlar hep esniyor?
.
Neden doğru olan sıkıcı, yanlış olan çekici?
Neden sadakat, senaryoda yer bulamıyor?
Çünkü çarpıklık reyting getiriyor.
Çünkü yasak, merak uyandırıyor.
Çünkü ahlak, ekranda artık “eski moda” sayılıyor.
.
Ama şunu unutmamak gerekir:
Ekranda normalleştirilen her yanlış,
hayatta bir adım daha meşrulaşır.
.
Ve bir toplum, yanlışları alkışlamaya başladığında
doğru, sessizce sahneden çekilir.











YORUMLAR