Bir hocamız anlatmıştı; eski zamanlarda sorulan bir soru varmış: “Sen Yaradan’ın hangi yüzüsün?” Yıllar geçse de hâlâ etkileyici ve düşündürücü.
Bu soru, tek bir kişiye veya geleneğe ait değil. Kadim öğretilerde, tasavvufta ve eski bilgelik okullarında insanın kendi özünü tanımasına dair dolaşan bir içsel sorgu. Tasavvuf ehli, insanın Allah’ın isimlerini yansıtması gerektiğini söyler; yani merhamet, adalet, sabır gibi ilahi özellikler, insanın dünyadaki yansımasıdır. Bu yüzden mürşitler, öğrencilerine bazen dolaylı şekilde sorardı:
“Sen hangi isimle parlıyorsun?”
İbn Arabi gibi büyük tasavvuf düşünürleri de insanı ilahi isimlerin aynası olarak görür. Antik çağ filozofları da insanın kendi doğasını anlamasını en büyük bilgelik sayardı. Sokrates’in öğüdü hâlâ yankılanır:
“Kendini bil.”
Günümüzde de soru farklı biçimlerde soruluyor:
“Sen bu dünyaya ne katıyorsun?”
“Senin öz farkın ne?”
“İnsanlar sende neyi hissediyor?”
Ama özü hâlâ aynı: insanın kendini, özünü ve dünyadaki yerini keşfetmesi.
Bu soru biraz da şunu soruyor: Sen bu hayatta hangi özelliklerinle, hangi yansımanla, hangi yönünle var oluyorsun? “Yüz” burada fiziksel bir şey değil; bir yansıma, bir tezahür.
İnsanlar bu soruya farklı yüzlerle yanıt verir:
Şefkat yüzü → Merhamet eden, koruyan, iyileştiren
Adalet yüzü → Doğruyu savunan, haksızlığa dayanamayan
Sabır yüzü → Zor zamanlarda ayakta kalan
Aşk yüzü → Bağ kuran, derin hisseden, sevgiyle var olan
Bilgelik yüzü → Gözlemleyen, anlayan, anlam arayan
Dönüştürücü yüz → Krizleri değişime çeviren, yeniden doğuran ve daha fazlası…
Ama unutmayın: bu sorunun amacı doğru cevabı bulmak değil, kendi cevabınızı keşfetmek.
Bir içsel egzersiz yapalım mı? Gözlerinizi kapatın ve kendinize sorun:
“Ben insanların hayatına en çok ne katıyorum? Güven mi, huzur mu, cesaret mi, farkındalık mı?”
İşte cevap, sizin Yaradan’ın yansıyan yüzünüzdür.
Peki ya sen, Yaradan’ın hangi yüzüsün?














YORUMLAR