Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Bahçeli: “Terörsüz Türkiye, yeniden şenlenen köylerdir, işini büyükşehirde aramayan gençlerdir, aşını anasının kazanında kaynatan kadınlarımızdır”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Doğu Anadolu’nun, Güneydoğu Anadolu’nun, sınır havzalarımızın, yaylalarımızın, ovalarımızın ve köylerimizin terör prangasından kurtularak büyük bir üretim seferberliğine katılması mümkündür ve artık hayal değildir. Terörsüz Türkiye, silahları susturan, terörün kökünü kazıyan bir hedeftir. Terörsüz Türkiye, tarlaları ekinle buluşturan gelecektir. Terörsüz Türkiye, yeniden şenlenen köylerdir, işini büyükşehirde aramayan gençlerdir, aşını anasının kazanında kaynatan kadınlarımızdır. Terörsüz Türkiye, ata yurdunu terk etmeyen babalardır. Terörsüz Türkiye, huzurun üretime, üretimin refaha dönüşmesidir” dedi. Bahçeli ayrıca “3’üncü Dünya Savaşı ihtimaline karşı ‘Dünya Barış Konseyi’ mekanizmasının derhal hayata geçirilmesi gerektiğini” belirtti.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Doğu Anadolu’nun, Güneydoğu Anadolu’nun, sınır

(TBMM) – MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Doğu Anadolu’nun, Güneydoğu Anadolu’nun, sınır havzalarımızın, yaylalarımızın, ovalarımızın ve köylerimizin terör prangasından kurtularak büyük bir üretim seferberliğine katılması mümkündür ve artık hayal değildir. Terörsüz Türkiye, silahları susturan, terörün kökünü kazıyan bir hedeftir. Terörsüz Türkiye, tarlaları ekinle buluşturan gelecektir. Terörsüz Türkiye, yeniden şenlenen köylerdir, işini büyükşehirde aramayan gençlerdir, aşını anasının kazanında kaynatan kadınlarımızdır. Terörsüz Türkiye, ata yurdunu terk etmeyen babalardır. Terörsüz Türkiye, huzurun üretime, üretimin refaha dönüşmesidir” dedi. Bahçeli ayrıca “3’üncü Dünya Savaşı ihtimaline karşı ‘Dünya Barış Konseyi’ mekanizmasının derhal hayata geçirilmesi gerektiğini” belirtti.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Meclis’te düzenlediği grup toplantısına katılarak gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Bahçeli, şunları kaydetti:

“Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalinin daha yüksek sesle telaffuz edildiği böylesi bir dönemde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın António Guterres’in öncülüğünde; Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Türkiye ve Avrupa Birliği’nin katılımıyla bir ‘Dünya Barış Konseyi’ mekanizmasının derhal hayata geçirilmesi insanlık nam ve hesabına tarihi bir mecburiyettir. Barışı lafzında taşıyıp savaşı fiilinde büyüten ikircikli anlayışların değil; adaleti, dengeyi ve hakkaniyeti esas alan yeni bir küresel iradenin tecellisi artık kaçınılmazdır. Türkiye, tarihinin yüklediği sorumlulukla ve coğrafyasının biçtiği misyonla elini taşın altına koymaya hazırdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ veczi; dün olduğu gibi bugün de atacağımız her adımın rotasını, yürüyeceğimiz tüm yolların istikametini tayin edecektir.

“Orta Doğu’da su güvenliği de önem kazanmıştır”

Filistinli Müslüman kardeşlerimizin ibadet özgürlüğü ağır şekilde sınırlandırılmış; hali hazırda süren insanlık dramına, önü arkası kesilmeyen insan hakları ihlallerine bir yenisi daha eklenmiştir. Öte yandan, İsrail Meclisinde kabul edilen ve Filistinli siyasi tutuklular için idam cezası yolunu açan düzenleme, Siyonizmin hukuktan ve ahlaktan yoksun yönünü gözler önüne sermektedir. Hukuk eliyle meşrulaştırılmaya çalışan zulüm, siyonizmin İslam’dan almaya çalıştığı intikamının, Filistinli kardeşlerimiz üzerinde kurmaya çalıştığı tahakkümün bir başka yansımasıdır. Uluslararası hukuk bu denli ağır bir saldırıya dayanabilecek midir? Eşitlik nerede kalmıştır? Ayrımcılık yasağı kimler için vardır? Batı’nın insan hakları söylemiyle Ortadoğu’nun gerçekliği arasındaki uçurum artık gizlenemez hâle gelmiştir. Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları adına dünyaya nizam vermeye kalkışanlar, söz konusu Filistin olunca ya derin bir sessizliğe gömülmekte ya da apaçık hukuksuzlukları muğlak ve utangaç cümlelerle geçiştirmektedir. Batı’nın bu sessizliği, hesaplı bir ahlaki körlük ve organize bir siyasi ikiyüzlülüktür. Bütün bunlar yaşanırken bölgenin stratejik damarları da ayrı bir baskı altındadır. Hürmüz Boğazı’ndan enerji geçişi ve deniz yollarının güvenliği tartışmaya açılmışken Ortadoğu’da su güvenliği de önem kazanmıştır.

“İç cepheyi sağlam tutmadan dış kuşatmayı yarmak mümkün değildir”

Savaş öncesi dönemde de küresel ölçekte en yüksek su sıkıntısı yaşayan coğrafyalardan biri Orta Doğu’dur. İklim değişikliği, kuraklık, talep artışı ve çatışmalar; su kaynaklarını yeni bir rekabet cephesine dönüştürmüştür. Bugünün mücadelesi sadece füze ve uçak meselesi değildir. Yarının çatışma sahaları su, gıda, enerji, altyapı ve lojistik hatları üzerinden şekillenecektir. Sınır ötesi askeri gelişmeler okunurken kaynak güvenliği, ticaret yollarının kontrolü, üretim ağlarının örgüsü ve coğrafyanın medeniyet yapısı birlikte ele alınmalıdır. Bugün bölgedeki her sarsıntı, Türkiye’ye mezhepçilik, etnikçilik ve vekalet savaşları üzerinden yeni faturalar çıkarmak isteyen odakların iştahını kabartmaktadır. Türkiye’yi içeriden tartışmalı hale getirmek, etnik ve mezhebi fay hatlarını kaşımak, Terörsüz Türkiye süreci devam ederken devletin omurgasını yumuşatmak, sınır dışındaki kirli hesapların içerideki yankısından başka bir şey değildir. Vaşington – Tel Aviv hattında yaşanan gerilim karşısında bölge devletlerinin etnik, dini ve mezhebi bölücülüğe fırsat vermeyen bir dayanışma çizgisinde kalması hayati meseledir. İç cepheyi sağlam tutmadan dış kuşatmayı yarmak mümkün değildir. Sanıyorum ki sınırlarımız dışındaki tüm gelişmeler karşında Terörsüz Türkiye sürecini sürdürmekteki ısrar ve kararlılığımızın temel sebepleri daha iyi anlaşılmaktadır. Hal böyleyken, bu süreci bahane ederek MHP’nin çizgisini, Türk milliyetçiliğinin fikri omurgasını ve yegane kalesini sorgulamaya yeltenen sözde muhalefet, her şeyden önce kendi basiretsizliğini ele vermektedir. Oysa ne idrakleri bu meseleyi kavramaya yeter, ne ufukları bu süreci okumaya yeter, ne de çapları MHP’yi tartmaya yeter. Türk milliyetçiliğini sorgulama cüreti gösterenler, önce kendi siyasi acziyetlerinin ve fikri savrulmalarının hesabını çıkarmalıdır.

“Şehidin kanı toprağa vatan mührünü vuruyorsa çiftçinin emeği de o mührü bütünlemektedir”

Üzerinde yaşadığımız bu aziz topraklar, kadim Anadolu coğrafyası; bin yıllık Türk yurdudur. Vatan dediğimiz büyük ve mukaddes hakikat; yalnızca taşın, toprağın, dağın, ovanın fiziki varlığından müteşekkil değildir. Vatan; toprağa düşen şehit kanıyla, bayrağı göndere çekmek için ödenen bedelle, bu uğurda çekilen çileyle ve nesiller boyunca bu mirasa gösterilen sadakatle anlam kazanan değerdir. Bir avuç toprağı vatan yapan; o toprağın can pahasına, kan pahasına, anadan ve yardan ayrı düşmek pahasına korunmuş olmasıdır. Vatan; uğruna ölünen, uğruna öldürülen, uğruna direnilen, uğruna feda edilen, nice nesiller hür yaşasın diye serden geçilen tarihî ve millî varlıktır. Ne var ki burada gözden kaçırılmaması gereken hayati bir hakikat daha vardır: Toprağı vatan yapan sadece müdafaa değil; aynı zamanda imardır, ihyadır. Üreten, eken, biçen; alın teriyle bereketlendiren ellerdir. Şehidin kanı toprağa vatan mührünü vuruyorsa çiftçinin emeği de o mührü bütünlemektedir.

“Türk milliyetçisi için toprağı düşmana karşı müdafaa etmekle toprağı işlemek arasında mahiyet farkı yoktur”

Askerimizin koruduğu, çiftçimizin işlediği, milletimizin üzerinde devlet kurduğu toprak işte böyle vatan olur. Uğruna can verilmiş fakat terk edilmiş bir toprak parçası; zamanla sadece hatıralarda ve hamasi vecizlerde yaşayan bir kayba dönüşecektir. Ekilip biçilen, üretimle zenginleşen, nesilden nesile aktarılarak aidiyet kazanan toprak ise vatan olma vasfını her geçen gün yeniden teyit eder. Türk milleti, tarih boyunca pek çok badire atlatmıştır. Kıtlık zamanında duruşunu yitirmeyen, yoklukta direncini kaybetmeyen; toprağını namusu bilen, namusunu son nefesine kadar muhafaza eden büyük bir millettir. Türk milliyetçisi için toprağı düşmana karşı müdafaa etmekle toprağı işlemek arasında mahiyet farkı yoktur; bunlar aynı milli şuurun iki ayrı cephesidir. Biri istiklalin kanla kazanılmış yüzüdür, diğeri istiklalin alın teriyle inşa edilmiş yüzüdür. Biri hududu muhafaza eder, diğeri o hududun içindeki hayatı ayakta tutar. Biri devleti saldırıya karşı korur, diğeri milletin nasibini sinesinde tutar.

“Tarım, milletin yalnız bugününü değil, yarınını da besleyen stratejik kudrettir”

Vatanımız; emekle yaşatılan, ekinle güçlendirilen, ekmek olup nimete dönüşen, evlatlarımızla geleceğe taşınan bir emanettir. İşte bu sebeple tarım meselesine basit bir sektör başlığı, dar bir ekonomik alan, sadece çiftçinin gündemi veya piyasa dengeleriyle sınırlı bir faaliyet olarak bakamayız. Tarım, toprağın hayatla buluşma biçimidir. Tarım, toprağın milletin sofrasına ulaşma şeklidir. Tarım, nasibin devlet aklıyla birleşmesidir. Tarım, milletin yalnız bugününü değil, yarınını da besleyen stratejik kudrettir. Günümüz dünyasında bir millete diz çöktürmenin tek yolu işgal değildir. Dışa bağımlı hale gelen millet, diz çökmüş demektir. Çiftçisi tarlasını terk etmişse, köylüsü bağını dağıtmışsa; devlet, üreticisini kaybetmişse diz çökmüş, çocuklarının sofrasını başkasının denetimine bırakmış demektir. Kaşığını başkasının doldurmasına, karnını başkasının doyurmasına izin veren devlet, hür değildir. Bu nedenle gıda güvenliği, doğrudan doğruya bir milli egemenlik, bir milli beka meselesidir. Tarım meselesi, ertelenebilecek bir yatırım kalemi değildir.

“Bugün tohumu kim üretiyorsa savaşın galibi odur”

Gıda güvenliği, tali bir politika başlığı değildir. Savaş, bugün sadece cephede çarpışmayla verilmemektedir. Savaş bazen sınır hattında olur, bazen gümrük kapılarında olur, bazen yağmur duasına çıkan ellerde olur. Savaş bazen vatandaşımızın kesesine giden yolda, bazen evladını karnı tok uyutmak isteyen annenin çabasında olur. Savaş bazen silahla gelir, bazen ambargoyla gelir; bazen kurşunla gelir, bazen tohumla, gıda zinciriyle, gümrük baskısıyla gelir. Savaş sadece tankla, tüfekle, füzeyle yürütülmez. Savaş bazen tedarik zincirinin kırılmasıyla, bazen boş market raflarıyla, bazen kepenk indiren esnafla, bazen kapatılan pazar tezgâhıyla olur. Bugün tohumu kim üretiyorsa savaşın galibi o’dur. Bugün bir milletin sofrasına gelen aşı kim kaynattıysa savaşın galibi o’dur. Kendi kendine yetebilen bir ülke olmak, düş değildir. Kadere emanet edilmiş bir dua değildir. Hamasi bir dilek hiç değildir. Bugün üretebilen ve ürettiğini tüketebilen bir Türkiye olmak; jeopolitik bir zorunluluk, milli bir gereklilik, tarihi bir haysiyet meselesidir.

“Tarım, yarınlarımızı bugünden koruma iradesidir”

Bugün dünyamızın içinden geçtiği kaotik dönemde, iklim baskılarının arttığı, su krizlerinin büyüdüğü, tarımsal üretimin jeopolitik bir silaha dönüştürülebildiği, lojistik hatlarının kırılganlaştığı, biyoteknolojik müdahalelerin ve denetimsiz gıda dolaşımının çoğaldığı bir vasatta; tarımı sadece ekonomik verim meselesi olarak görmek basiretsizliktir. Tarım, milli mukavemettir. Tarım, yarınlarımızı bugünden koruma iradesidir. Tarım, tam bağımsız, büyük ve güçlü Türkiye’dir. Türk milleti, kriz anında kapı kapı dolaşacak, başkasının lütfuyla yaşayacak, yardım eli uzanmasını bekleyecek bir millet değildir. Türk milleti kendi emeğiyle ayağa kalkmış, kendi iradesiyle tarih yazmış, kendi alın teriyle kıtlıkları yarmış büyük bir millettir ve kıyamete kadar öyle kalacaktır. Tarım aynı zamanda nesillerimizin beden ve zihin sağlığını ilgilendiren milli bir meseledir. Bugün GDO’lu gıdalar, denetimsiz üretim biçimleri, tedarik zinciri bozulmuş gıdalar, kimyasal yoğunluk, sağlıksız tüketim kalıpları ve ithalata dayalı beslenme alışkanlıkları Türk evlatlarının bedenine ve ruhuna yönelmiş en büyük tehlikedir.

“Çocuklarımızın sofrasını korumak, geleceğimizi korumaktır”

Gıda güvenliği kadar güvenilir gıdaya ulaşma konusu da son derece önemlidir. Güvenilir gıdaya erişim konusu, Türk milletinin yarınını hangi bünyeyle, hangi dirençle, hangi şuurla taşıyacağının meselesidir. Çocuklarımızın sofrasını korumak, geleceğimizi korumaktır. Hatırlar mısınız çocukluğumuzda okullarda düzenlediğimiz yerli malı haftasını? Evimizde olanı elimizle bölüp paylaştığımız yerli malı haftaları işte tam da bu meselenin muhafızıydı. Belki mütevazıydı. Belki sade görünürdü. Ancak mesaj açıktı. Varlığı da yokluğu da şükrü de sabrı da bilen çocuklarımız için bir ahlak kazanımıydı. Çocuklarımızın birlikte yedikleri meyveler, onlara paylaşmayı da nimetin kıymetini bilmeyi de öğretirdi. İşte bu anlayışın güncellenmiş, güçlendirilmiş ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanmış şekilde Millî Eğitim Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın müşterek çalışmasıyla bugün yeniden ele alınması gerektiğine inanıyorum. Çocuklarımıza toprağın kıymetini anlatmalı; sağlıklı gıdalarla büyümelerini sağlamalıyız. Milli şuur, nutuklarla değil; o şuuru taşıyacak nesillerin yetiştirilmesiyle inşa edilir.

Şühedanın emanetini, gazilerimizin mirasını evlatlarımız yaşatsın diye; maziden atiye hikayemiz bu topraklarda sürsün diye nesillerimize toprağın kanla sulandıkça ve ekilip biçildikçe vatan kılındığını anlatacağız. Hudutta sipere koşan Mehmetçiğimiz ile tarlasında ekin nöbeti tutan çiftçimiz birdir. Biri vatan toğrağını korur, diğeri topraktan hayat bulur. Tarım aynı zamanda sosyal denge meselesidir. Köylerimizdeki hayatın sönmesi; şehirlerde demografik dengenin, sosyal hayatın ve kültürümüzün yara alması anlamına gelir. Bu sebeple kendi kendine yeten köyler anlayışını, geçmişe yönelik içi boş ve hamasi bir dönüş olarak değil, geleceğe odaklanan stratejik bir yürüyüş olarak değerlendirmek lazımdır. Bugün için üreten, yarın için depolayan; kooperatifleşen; yaylaları, tarlaları, meraları ve seraları boş bırakmayan, hayvanının başında duran, suyunu kirletmeyen, toprağını nadasa bırakmayan, havasını zehirlemeyen; genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla ve çocuğuyla üreten köylere ihtiyacımız vardır. Türk ve Türkiye Yüzyılı, kırsalımızdan, köylerimizden, çiftçilerimizin ve besicilerimizin omuzlarında yükselecektir.

“Terörsüz Türkiye, tarlaları ekinle buluşturan gelecektir”

Terörsüz Türkiye hedefimiz doğrultusunda ilerledikçe; sınırlarımızdan terörün hain gölgesi çekildikçe, huzurun coğrafyası genişledikçe, devletin kudretiyle milletin duası aynı istikamette buluştukça; yıllarca korkunun, istismarın, göçün ve güvensizliğin baskısı altında kalmış nice bölgemiz yeniden ayağa kalkacaktır. Doğu Anadolu’nun, Güneydoğu Anadolu’nun, sınır havzalarımızın, yaylalarımızın, ovalarımızın ve köylerimizin terör prangasından kurtularak büyük bir üretim seferberliğine katılması mümkündür ve artık hayal değildir. Terörsüz Türkiye, silahları susturan, terörün kökünü kazıyan bir hedeftir. Terörsüz Türkiye, tarlaları ekinle buluşturan gelecektir. Terörsüz Türkiye, yeniden şenlenen köylerdir. Terörsüz Türkiye, işini büyükşehirde aramayan gençlerdir. Terörsüz Türkiye, aşını anasının kazanında kaynatan kadınlarımızdır. Terörsüz Türkiye, ata yurdunu terk etmeyen babalardır. Terörsüz Türkiye, huzurun üretime, üretimin refaha dönüşmesidir.”

“Emniyet mensubu kardeşlerimizin hayat şartları görmezden gelinemez”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Polis Teşkilatının 181’inci kuruluş yıl dönümünü kutlayarak polislerin sorunlarına karşı tedbbirler alınması gerektiğini dile getirdi. Bahçeli, “Emniyet mensubu kardeşlerimizin hayat şartları görmezden gelinemez. Polislerimiz üzerine atılı bulunan fazla mesai sorunu ihmal edilemez. Karşılığı hissedilmeyen çalışma saatleri, sınırı belirsizleşen nöbet görevleri ve sürekli teyakkuz hali; polislerimizin omuzlarına çok ağır bir yük bindirmektedir. Bu kapsamda polis intiharlarını es geçmemek gerekir. Uzun mesai saatlerinin yorduğu, psikolojik baskının yıprattığı, yalnızlaşmanın yükünü taşıyan ve görev yoğunluğunun altında ezilen hiçbir polis kardeşimizi görmezden gelmemiz mümkün değildir. Türk polisi yalnız değildir. Yalnız bırakılmamalıdır, yalnızlaştırılmamalıdır. Polis, sadece bir güvenlik unsuru değil; aynı zamanda devletin sokaktaki nabzını tutan, krizleri ilk hisseden ve müdahale eden bir erken uyarı mekanizmasıdır. Bu mekanizma zayıflarsa, devlet körleşir. Bu mekanizma yıpranırsa, devlet ağırlaşır. Bu mekanizma çökerse, devlet felç olur” diye konuştu.