Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

33. Adana Altın Koza Film Festivali… “Bir Arada Yalnız” filminin Yönetmeni Vatansever: “Film, yaklaşan ölümle mücadeleyi ele alıyor”

33. Adana Altın Koza Film Festivali’nin finalistlerinden “Bir Arada Yalnız” filmi, terminal dönemdeki kanser hastası oğlunun acılarına son vermek zorunda kalan bir babanın hikâyesi üzerinden modern dünyanın çıkmazlarını ele alıyor. Yönetmen Ali Vatansever, filmde ötanazi, modern tıbbın sınırları, dijital çağın yalnızlığı ve insani umudu anlattı.

33. Adana Altın Koza Film Festivali’nin finalistlerinden "Bir Arada Yalnız"

Haber: Burcu ÖZKAYA GÜNAYDIN

(ADANA) – 33. Adana Altın Koza Film Festivali’nin finalistlerinden “Bir Arada Yalnız” filmi, terminal dönemdeki kanser hastası oğlunun acılarına son vermek zorunda kalan bir babanın hikayesi üzerinden modern dünyanın çıkmazlarını ele alıyor. Yönetmen Ali Vatansever, filmde ötanazi, modern tıbbın sınırları, dijital çağın yalnızlığı ve insani umudu anlatıyor.

33. Adana Altın Koza Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması finalistlerinden “Bir Arada Yalnız” filmi, 2019 yılında basına yansıyan sarsıcı bir olayı temel alıyor. Terminal dönemdeki kanser hastası oğlunun acılarına son vermek zorunda kalan bir babanın dramatik öyküsünden yola çıkan film; yaşam hakkı, ötanazi, modern tıbbın sınırları, sosyal medya ve dijital çağın yalnızlaştırdığı insan psikolojisini derinlemesine merceğe alıyor. Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından Adana Altın Koza’da seyirciyle buluşan “Bir Arada Yalnız” filminin yönetmeni Ali Vatansever, ANKA Haber Ajansı’nın sorularını yanıtladı.

Bir Arada Yalnız’da yalnızlık, sıkışmışlık ve yüksek binalar öne çıkıyor. Siz bu filmi nasıl bir his ve fikirle yaptınız:

“Bu film, 2019’da bir önceki filmimin post-prodüksiyon sürecindeyken okuduğum gerçek bir haberden hareketle şekillendi. Bir babanın, terminal hasta oğlunun canına kıyması hikayesiydi. O anda aklıma düşen şey; çaresizlik, bıkkınlık ve empati barındıran o karmaşık duygu havuzunun ne kadar değerli olduğuydu. Filmin amacı, ölümün yaklaştığı bir ailenin yaşadıklarını psikolojik olarak dışarıdan izlemek değil, onların tam yanında olma halini ve bu yaklaşan ölüm deneyiminin izleyicideki karşılığını hissettirmekti. Şu soruyu sormak istedim: Biz böyle bir medeniyeti neden ölümden korkup kaçarak kurduk? Doğal bir şeyi niye bu kadar canavarlaştırdık? Filme çıkış noktam, ölümü tüm doğallığıyla ele alıp izleyiciyi ürkütmeden, güvenli bir yerde düşünmeye ve hissetmeye davet etmekti.”

Filmin ötanazi ile yaşam arasında gidip gelen arafta bir his oluşturmasına ilişkin neler söylersiniz:

“Gerçek haberin hukuki mücadelesinde olayın bir ötanazi vakası olarak sunulmasından hareketle tartışmaya başladım. Kovid sonrasında tamamlanmış bir hayat, ölüm hakkı, hayatın tamamlandığına kimin karar verebileceği soruları üzerine odaklandım. Ancak benim sinemam kesin yargılara varmaktan ziyade izleyiciye şu soruyu sordurmak istiyor: Kendi görüşünüz ne olursa olsun, hayat hepimizden daha büyük. Kendi kalıplarımızın içerisinde kalmak yerine bu kalıpların saçmalığını görmek bana daha anlamlı geliyor. Saf filminde de öyleydi; siz kentsel dönüşümün neresinde olursanız olun, sahada hayat başka türlü tezahür ediyor. İnsan durumunun trajedisi zaman geçse de devam edecek. Benim için değerli olan, izleyicinin bu ikilemler arasında savrulması ve net bir cevap bulamamasıdır. Çağımızda elinde iksir tutup herkese çare dağıtan bir sinemaya inanmıyorum.”

Ölümle yaşam, bilimle metafizik arasında da bir gidip gelme vardı sanki. Buna ne dersiniz:

“Tıp, ‘Biz sizi ölmeyecekmişsiniz gibi yaşatmaya devam edeceğiz’ diyen bir anlaşma yapıyor. Kurumsal dinler veya inançların da kendi çizgisi var; onlarla pazarlık edemezsiniz ve bir noktadan sonra insan olma haline cevap üretemeyebilirler. Bir doktorun kapısını çalıp cevap alamama hali gibi, filmdeki Abdi karakteri de bir hocanın kapısını çalıp cevap alamayabilir. Sosyal medya da aynı şekilde size çare dağıttığını düşündürtüyor ama onun hapsi haline geliyorsunuz. Bu cevapsızlık hali acı ve ürkütücü olabilir ama bence büyüleyici. İki saat boyunca o güvenli alanda bütün bunları düşünmeyi insani ve sinematik buluyorum.”

Aynı evin içinde herkesin ayrı bir hayat yaşadığı sıkışmışlık hissi neden bu kadar tanıdık geliyor? Öte yandan, sosyal medyanın olumsuz yanlarını konuşurken, SMA’lı çocuklar örneğinde olduğu gibi binlerce insanın da buradan çare bulduğu gerçeğini nasıl değerlendirmek gerekir? Yine bir arafta olma hâlinden mi söz ediyoruz:

“Çok doğru. Sosyal medyayı tamamen kötüleyemeyiz de övemeyiz de. Ortada bunları kullanan insan var; insan iyilik ve kötülük sarmalının arasında. Teknolojiyi ya da bilimi tartışırken insanı işin içinden soyutluyoruz, yapay zekayı bile insan yokmuş gibi konumlandırıyoruz. Oysa bunların hepsi insanın tezahürü. Bu filmde bilimi, teknolojiyi ve inancı üç karakter üzerinden savurarak en sonunda aynı noktada ve o anda buluşturmak istedim.”

Zihninizde bir sistem eleştirisi var mıydı? Kanser hastası yalnızlaştırılmış bir çocuk var. Morfine ihtiyacı olduğunu anlamayan bir sistem söz konusu. Buraya vurgu yapmak istediniz mi:

“Filme dair okumalarda doktorların kaleme aldığı günlükler dikkatimi çekmişti. Müthiş modern bir tıp inşa ettik ama insanı hastane odalarında yalnız bir ölüme mahkûm ettik diyorlar. Bu film; yaklaşan bir ölümle mücadeleyi sosyal medya, sanal gerçeklik ve inanç üzerinden ele alıyor. Eleştiri, var olan sistemlere çözüm üretmek üzerinden değil; bunların kesişimindeki insanın çaresizliği ve umudu arasındaki salınımı üzerinden şekilleniyor. Yaşadığım çağa bir insan ve internet kullanıcısı olarak tepki veriyorum ama elimde hazır bir reçete ya da iksir yok.”

Bu ağır konunun içinde hep bir umut da var mıydı? Ayrıca hastalık, aileyi birbirine bağlıyor gibiydi; o gidince ne yapacaklarını bilemeyecekleri hissini mi yarattı:

“Kendimize biçtiğimiz toplumsal rollerin kurbanı haline geliyoruz. Anne Reyhan, oğlunu kurtarmak için sosyal medyada cansiperane bir mücadeleye giriyor ve oraya bağımlı oluyor. Oğlu yoksa sosyal medyadaki ünü de kalmayacak. Biçtiğimiz çatılar bir süre sonra kaderimiz oluyor. Umut meselesine gelince; umut dediğimiz an otomatik olarak bir gelecek perspektifi açıyor ve yanında umutsuzluğu da getiriyor. Aile ve izleyici, karakterin gelecekte öleceğini unuttuğu an yani zaman skalasından çıkıp sadece o anda var olduğunu hissettiği noktada, dans ediyor. İki kutba hapsolmak yerine, o anda insandın ve dans ediyordun diyebilmek önemli. İnsanın o andaki varoluşundaki umuttan bahsediyorum.

Yapım süreci ve teknik detaylardan bahseder misiniz? Süreç ne kadar sürdü, oyuncu seçimi nasıl gerçekleşti:

“Senaryoyu belirli bir oyuncuyu düşünerek yazmıyorum; hikâye dünyasını ve karakterleri kurguluyorum. Sonrasında tüm roller için audition aldım ve doğru hissettiğim noktada el sıkıştık. Sette de sahneleri önceden provaya almam; o anda doğru hissettiğimiz şekilde ilerleriz. Yazım süreci 2019’da başladı, yapım tarafı ise 5 yıl sürdü. Bu süreçte proje Türkiye’de Sinema Genel Müdürlüğü ve TRT’den, yurt dışında ise Yunanistan ve Romanya’dan yapım desteği aldı. Kasım 2025’te Tallinn’de dünya prömiyerimizi yaptık.”

Oyuncularla istediğiniz frekansı yakalayabildiniz mi, zorlandığınız anlar oldu mu:

“Olağan dışı bir dönem yaşayan bir ailenin hikayesi olduğu için kolay değildi. Farklı kuşak ve geleneklerden gelen üç ana oyuncunun aile kimyasını oluşturabilmek adına aile psikoloğu ve medikal danışmanlarla çalıştık. Set öncesinde ve esnasında oyuncuları hassasiyetle hazırladık. Özellikle İzzet karakterini canlandıran Onur için süreç çok zordu; diyetisyen eşliğinde kilo vererek çekimlerde 51 kiloya kadar düştü. Projeye yürekten inanan oyuncular ve ekiple çalıştığım için çok şanslıyım. Yemek molalarında dahi sessizliğin hâkim olduğu, herkesin kendi içinde dönüştürücü bir deneyim yaşadığı bir set süreci geçirdik.”