(İSTANBUL) “Yargının Araçsallaştırılması: Güncel Sorunlar II” başlıklı uluslararası sempozyumun sonuç bildirgesinde yargılamaların, görülmesi gereken adliyelerde değil, mahkeme salonu niteliği bile taşımayan ve ulaşılması zor cezaevi kampüslerindeki salonlarda gerçekleştirilmesine vurgu yapıldı, “Ceza soruşturmalarının ve idari yargı süreçlerinin siyasi alanı dizayn etme aracı hâline getirilmesi, demokratik rekabeti zedelemektedir.” denildi. Bildirgede ayrıca “Tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin istisna olmaktan çıkıp fiilî cezaya dönüşmesi, masumiyet karinesini zedelemektedir. Fiilden hareket eden klasik ceza hukuku yerine failin niyetini cezalandıran yaklaşımın kabul edilmesi, kamuoyunu suça ikna etmek için soruşturma başlatılırken verilen tutuklama kararları ile lekelenmeme hakkını ihlal eden uygulamalar, gizli tanık veya etkin pişmanlık beyanlarının denetimsiz biçimde kullanılması savunma hakkını zayıflatmakla kalmamakta hukuka ve hatta ahlâka aykırı yöntemlere dönüşmektedir” ifadelerine yer verildi.
Türkiye Barolar Birliği (TBB) ve İstanbul Barosu tarafından düzenlenen “Yargının Araçsallaştırılması: Güncel Sorunlar II” başlıklı uluslararası sempozyum, 27–28 Şubat 2026 tarihlerinde İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Sempozyuma TBB Başkanı Erinç Sağkan, TBB Yönetim Kurulu üyeleri, İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeleri, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci, İBB Başkanvekili Nuri Aslan, 19 Mart operasyonuyla tutuklanan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek Kaya İmamoğlu, milletvekilleri, Baro Başkanları, TBB İnsan Hakları Merkezi üyeleri, siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, akademisyenler ve avukatlar katıldı.
İki gün süren programda; hukuk devletinin tasfiyesi, kamusallık ve egemenlik tartışmaları; hukukun siyasal süreçlerde bir araç olarak kullanılmasına ilişkin uluslararası deneyimler; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması bağlamında ortaya çıkan kriz; yargının siyasal müdahale aracı hâline gelmesi, ceza muhakemesi tedbirlerinin güncel işlevleri ile medya–yargı ilişkisi ana başlıkları geniş bir perspektifle ele alındı.
Sempozyumun açılış konuşmalarını TBB Başkanı Erinç Sağkan, İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu ile TBB İnsan Hakları Merkezi Sekreteri Gülendam Şan Karabulutlar gerçekleştirdi.
Toplantının İstanbul’da yapılmasının önemine değinen Kaboğlu, “İlkinden sonra üç ay geçti. İkincisi ile birincisi arasındaki dönemde ihlaller ağırlaştı. İstanbul Barosu ile birlikte yapılması, adaletsizliklerin merkezi haline gelmiş olan İstanbul açısından çok önemlidir. İstanbul Barosu sırf hukuk hakkını istediği için yargılandı, yargılanmaya devam ediyor” dedi.
“2017 değişiklikleri aslında özet olarak siyasal iktidarın el değiştirmesini zorlaştırıcı veya engelleyici bir kurgudur”
2017’deki anayasa değişikliklerine değinen Kaboğlu, şu değerlendirmelerde bulundu:
“2017’de, tarihimizde ilk kez devlet başkanlığı ve hükümet yetkilerinin bir kişide toplandığı ve o kişinin anayasaya rağmen parti genel başkanı olduğu bir dönem başladı. Bu, Cumhuriyet anayasacılığının sonunu getirmiştir. Yalnızca parlamenter rejimin kaldırılması değil, anayasal denge ve denetim düzeneklerinin yanı sıra siyasal sorumluluk kuralının da tümüyle kaldırılmasına tanıklık etmekteyiz. Bu nedenle 2017 değişiklikleri aslında özet olarak siyasal iktidarın el değiştirmesini zorlaştırıcı veya engelleyici bir kurgudur.”
Kaboğlu, yerel yönetimlere ve meslek kuruluşlarına yönelik müdahalelere dikkat çekerek, “Demokratik çoğunluk yönünde ortaya çıkmayan yerel yönetimler ya da barolar gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına yönelik olarak hukukun araçsallaştırılması yoluyla onların susturulması süreci son bir yılda yaygınlaştı” diye konuştu.
“Özellikle 31 Mart 2024 sonuçlarından itibaren hukuk tamamen bir savaş aracı haline getirilmek istenmiştir” diyen Kaboğlu’nun şunları kaydetti:
“Cumhuriyetin ilk çeyreğinde tek parti Türkiye Cumhuriyeti’ni çok partili siyasal hayata geçirmiştir. Ama Cumhuriyetin son çeyreğinde çok partili dönemde birinci parti konumunda olan parti ise iktidarı bırakmamak için 2015’te 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarını kabul etmeyerek seçimlerin yenilenmesine Anayasa’ya rağmen karar vermiş ve o nedenle sözlerimin başında belirttiğim gibi son 10 yılda bütün kazanımlarla bir tür hesaplaşılarak, tarihsel sürecin aslında anayasa biliminin gerekleri doğrultusunda oluşan yasama, yürütme, yargı, iktidarın paylaşılması, denge ve denetim düzenekleri, siyasal sorumluluk gibi kavramlar yerine bir tür ya hep ya hiç yaklaşımıyla anayasal kurgu ve bunun uygulanması planlanmıştır. Ya hep elde edilmiştir; devlet tüzel kişiliği yanı sıra özel hukuk tüzel kişiliklerinin başkanlığı, Varlık Fonu gibi başkanlığı da elde ederek. Ama bu ya hep nasıl sürekli kurulabilirdi? İşte yaşanan süreç üç füzyon yoluyla sürekli kurulabilirdi. Birincisi kişi, parti ve devlet füzyonu yani birleşmesi. Buna tanık olmaktayız.
“Anayasa’mızın değiştirilmez hükümlerinin büyük ölçüde içeriği boşaltılmıştır”
Fiili olarak büyük ölçüde; son örnekler, bir başsavcı diğeri vali. Hemen bakanlığa atandıktan sonra parti militanı gibi davranmaları, parti ile iç içe hale gelmeleri tam da kişi-parti-devlet birleşmesinin, füzyonunun ne anlama geldiğini, siyasal egemenliğin nasıl gasp edildiğini ortaya koyması bakımından anlamlıdır.
İkinci füzyon dalgası ise din ve devlet füzyonu, birleştirilmesi. Bunu büyük ölçüde 2003-2013 arasında bir tarikatla yapılan fiili koalisyon sırasında gördük. Daha sonra kur korumalı mevduat yoluyla gördük. Ve bunlarla da yetinilmeksizin Milli Eğitim Bakanlığı’nın ÇEDES’ten Ramazan genelgesine kadar sürekli öğrenciler üzerinde çalıştığı endoktrin faaliyetiyle görmekteyiz.
Üçüncü füzyon ise, din ve devlet füzyon süreci devam ediyor. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı başlatmıştı, Milli Eğitim Bakanlığı sürdürüyor. Tarikatlarla iş birliği çerçevesinde. Devlet ve toplum füzyonu… Tam 3 yıl önce bu haftalarda Anayasa değişikliği ile 24. madde ve 41. maddenin değiştirilmesiyle bu yolda önemli bir adım atılacağı sırada 6 Şubat depremi oldu ve o engellendi. İşte bu süreçte bugün tanık olduğumuz özellikle anayasa kirletme, hukukun kirletilmesi ve sözde anayasa tuzağı bu üçlü füzyon sürecinde sürdürülmektedir. Şöyle ki, bunlarla mesela anayasamızın değiştirilmez hükümlerinin büyük ölçüde içeriği boşaltılmıştır.
“Görevden alma ve atama işlemi bile tümüyle Anayasa dışıdır”
‘Darbe Anayasası, sivil anayasa’ söylemi aslında Türkiye gerçekliğini yansıtmamaktadır. Öyle ki mesela son olarak atanan, görevden alınan iki bakanda olduğu gibi af talep etti ve talepleri kabul edildi. Bu görevden alma ve atama işlemi bile tümüyle Anayasa dışıdır. Fiili durumdur. Keyfi dediğim alan budur. Dolayısıyla şeklen de aykırıdır. Kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisinin kullanılmasıdır. Bu liste uzatılabilir ama en çok yapılan hata, kirletme sürecinde düşman hukuku, yandaş hukuku. Düşman elini kaldırmış olan askere karşı taraf ateş etmez. Ama siz herhangi bir biçimde bir suç kuşkusu olsa da davet edeceğiniz, ettiğiniz sırada mahkemeye gelecek kişinin eğer tanklarla, jandarmayla, polisle evini basarsanız o zaman düşmanın bile yapmadığı bir sürece girersiniz. İşte son örneğini Alican Uludağ’da gördük. Çünkü yandaşı nasıl ki muhalif görülen kesimleri hukuk dışına itmek söz konusu ise yandaşları da ya belediye başkanlığından istifa ettirmek ya bakanlıktan almak ya da başka şekillerde herhangi bir biçimde hukuki sürece tabi tutmamak aslında hukuk demek haklı olanın haksız olandan ayrılması demektir. Hakkın ortaya çıkması demektir. Oysa bir taraftan düşman ötesi bir hukuk uygulaması söz konusuyken, öbür taraftan herhangi bir biçimde hukukun uygulanmamasına tanık olmaktayız”
“Bugün karşımızdaki mesele hukukun teknik bir arızası değil, bizzat varlık sebebine dönük bir müdahale”
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan da konuşmasında yargının siyasi iktidarların elinde bir “baskı ve gözdağı aracına” dönüştürülmesine karşı tarihi bir sorumlulukla itiraz ettiklerini vurguladı. Sağkan, şöyle konuştu:
“Bugün karşımızdaki mesele hukukun teknik bir arızası değil, bizzat varlık sebebine dönük bir müdahaledir. Ankara’daki toplantıda açış konuşmamda da ifade etmiştim; yargının araçsallaştırılması ifadesi kimi zaman sert ve politik bulunuyor. Ancak biz bu kavramı sırf siyasi bir polemik unsuru olarak değil, hukuk düzenine ilişkin acil ve hayati bir uyarının ana başlığı olarak görüyoruz. Yargının araçsallaştırılması başlığının siyasi görünmesinin sebebi de maalesef ülkemizde her dönem hukukun ve yargının siyasetin bir aracı haline getirilme çabasıdır. Dolayısıyla bu kavrama yapıştırılan politiklik etiketi adeta bir tür kendini gerçekleştiren kehanet gibi ortaya çıkıyor. Halbuki Türkiye Barolar Birliği olarak tüm çabamız yargıyı ve hukuku tam da bu açmazdan çıkarmak içindir. Yargının araçsallaştırılması başlığını bu açmazı ifade etmek için kullanıyoruz”
“Anayasa’ya uymayabileceğini açıkça ilan eden bir zihniyetle karşı karşıyayız”
Hukuka aykırı uygulamaların “yeni normal” haline getirilmeye çalışıldığını ifade eden Sağkan, şöyle konuştu:
“Hatta bazen bir kişinin özgürlük ve güvenlik hakkı hukuka aykırı uygulamalarla ihlal edilirken eleştirel düşüncenin sesinin kısılması bakımından kamuoyunun daha büyük bir kesimine korku verilmesidir. Sonuç, soruşturma tehdidi… Söz gelimi en yalın haliyle devletin kurumlarının hukuka aykırı işlemlerine karşı bireyi koruması gereken idari yargının tüm içtihatlarını yok sayarak, on yıllar önce bizzat o kurumlar tarafından verilen statünün hukuka aykırı şekilde iptaline cevaz vererek kendini inkar noktasına gelmesidir. Yargının araçsallaştırılması ya da yılların birikimi ve içtihatları ile oluşmuş seçim yargısının yerini adli yargıya bırakmasına hukuki gerekçe aranması çabasıdır. Başlangıçta istisnai görülen bu uygulamalar zamanla yeni normal olur. Ne için gözaltına alındığınızı bile anlamadığınız bir soruşturma sürecinde adli kontrol ile serbest bırakılmanıza sevinir hale gelirsiniz. Oysa adli kontrol uygulaması da aynı tutukluluk uygulamasında olduğu gibi birçok temel hak ve özgürlüğünüzü, başta seyahat özgürlüğü olmak üzere, ihlal eden uygulamalardır.”
“Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmaması, hukuk sistemimizin varlığını ve bütünlüğünü temelden sarsan ağır ihlallerdir”
Uluslararası hukuk nezdindeki ihlallere dikkat çeken Sağkan, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi verdiği ihlal kararlarına uyulmaması nedeniyle ihlal prosedürünü de başlatmış bulunmaktadır. Yüksek Mahkeme kararlarının uygulanmaması veya tartışmalı biçimde etkisiz bırakılması yargının araçsallaştırılması başlığının en somut göstergelerindendir. Anayasanın 90. ve 153. maddesine rağmen Anayasa Mahkemesi kararının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, bu kararların yok sayılması; bireylerin hak ve özgürlüklerine olduğu kadar hukuk sistemimizin varlığını ve bütünlüğünü temelden sarsan ağır ihlallerdir” dedi.
“Çünkü araçsallaştırılmış yargı hukuku değil gücü takip eder”
Sağkan, “Eğer yargı siyasal amaçların aracı haline gelirse devlet hukuki ve rasyonel olmaktan çıkar ve böyle bir sistemde kuvvetler ayrılığından da demokrasiden de bahsedilmez. Daha da önemlisi bu anlayışın egemen olması halinde kurumların çürümesi kaçınılmaz olup bu durumun telafisi ise imkansızdır. Bugün birisi için işletilen keyfilik yarın herkesi içerisine alabilecek bir belirsizlik rejimine dönüşür. Çünkü araçsallaştırılmış yargı hukuku değil gücü takip eder. Güç ise sabit değildir” diye konuştu.
“Bu şehrin seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı yaklaşık bir senedir makamından uzakta”
Erinç Sağkan, şunları kaydetti:
“Bu şehrin seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı yaklaşık bir senedir makamından uzakta, tutuklu bir şekilde Silivri’de. Hep ifade ediyoruz, bir hukuk devletinde kimse layüsel olmadığı gibi hukukun üstünde de değildir. Ancak soruşturma aşamasındaki tüm hukuka aykırı uygulamaların dışında, iddianamenin düzenlendiği ve dosyadaki gizliliğin kalktığı bu süreçte artık cevaplanması gereken bazı sorular bulunuyor. Yaklaşık bir senedir devam eden tutukluluk sürecinin bu dosyaya nasıl bir faydası dokunmuştur? Kaçma şüphesine ya da delillerin karartılması ihtimaline dair somut olgular nelerdir? Hangi delillerin karartılması engellenmiştir? Kovuşturma aşamasında devam eden tutukluluğun yargılamaya ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına nasıl bir katkısı bulunacaktır? Yahut adli kontrol uygulamasının hayata geçirilmesine engel olan hukuki gereklilik nedir? Eğer toplumun hukuka olan güveni önemseniyorsa bu sorulara ikna edici cevaplar verilmek zorundadır. Zira milyonlarca insanın iradesini de ilgilendiren bu tip yargısal süreçler bireysel hak ihlallerinin çok ötesinde anlamlar taşımaktadır. Tarihsel süreçte yargının bir araç olarak kullanılmasının ve bu çerçevede hukuka aykırı olarak işletilen süreçlerin karşısındaki en büyük engel, herkesin malumu olduğu üzere, savunma makamını teşkil eden avukatlar ve meslek örgütleri olan barolar olmuştur. Bilgisi, birikimi ve bağımsızlığından gelen cesaretiyle avukatlar hukuka aykırı uygulamaların karşısında yurttaşların yanında yer almış.
“Hukukun üstünlüğünü sadece kanuni metinlerle değil, yurttaşlarımızın adalet duygularında yeniden inşa edeceğiz”
Bu nedenle de her dönem iktidarların hedefinde olmuşlardır. Bu hedef olma halinin tamamen mesleki faaliyetlerine dayandığı bizzat tutuklamaya gerekçesinde belirtilen meslektaşımız avukat Mehmet Pehlivan’ın tutuklanması ise yargının araçsallaştırılması sorunsalına ilişkin durumun vahametini daha derinden ortaya koymaktadır. Tutuklu belediye başkanının tutuklu avukatı; yargının araçsallaştırılması kavramı işte tam da bu manzaranın ifadesidir. Değerli konuklar, her şeye rağmen şunu tüm samimiyetimle ifade etmek isterim ki Türkiye’nin güçlü bir hukuk geleneği var. Bu ülkede mesleğine bağlı yargıçlar, hukuki ilkelere sadık Cumhuriyet savcıları, meslek onurunu her şeyin üzerinde tutan avukatlar ve hukukun üstünlüğüne inanan milyonlarca yurttaşımız var. Bu birikim hukuk devletini yeniden raylarına oturtacak ve güçlendirecek kapasiteye sahiptir. Hukuk suskunlukla değil, sözle, tartışmayla ve itirazla yaşar. Konuşamadığımız her alan özgürlüğümüzden çalınmış alanlardır. Biz Türkiye Barolar Birliği olarak yargıyı hiçbir gücün, hiçbir ideolojinin, hiçbir siyasi hesabın aracı ve uzantısı yaptırmamaya kararlıyız. Hukukun üstünlüğünü sadece kanuni metinlerle değil, yurttaşlarımızın adalet duygularında yeniden inşa edeceğiz.”
“Avukatlar ve barolar insan haklarının teminatıdır”
TBB İnsan Hakları Merkezi Sekreteri Gülendam Şan Karabulutlar açılışta yaptığı konuşmada yargıya ilişkin tartışmaları yalnızca kurumsal işleyiş bağlamında değil, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi perspektifinden ele almayı bir sorumluluk olarak gördüklerini vurguladı. Karabulutlar, “Zira avukatlık sadece bir meslek değil, barolar da yalnızca meslek örgütleri değildir. Avukatlar ve barolar insan haklarının, hak arama özgürlüğünün ve savunma hakkının kurumsal teminatlarıdır. Diğer yandan yargının araçsallaştırılması olgusu, teknik bir hukuk tartışmasının ötesinde bireylerin hukuki güvenliği, adalet algısı ve hukuk devletine duyulan güven üzerinde doğrudan etki doğurmaktadır. Yargının işlevine sınırlarına ve kurumsal güvencelerine ilişkin tartışmalar bugünün sorunlarını değil hukuk düzeninin geleceğini de ilgilendirmektedir” şeklinde konuştu.
Sempozyum 6 oturum halinde gerçekleştirildi
Altı oturumdan oluşan sempozyumda oturum başkanlıklarını Prof. Dr. Ozan Erözden, Prof. Dr. Selin Esen, Av. Rıza Türmen, Yargıç Beyhan Güler, Av. Bahri Bayram Belen ve gazeteci Timur Soykan üstlendi.
İki gün süren sempozyumda sırasıyla; Doç. Dr. Berke Özenç, Doç. Dr. Duygu Hatipoğlu Aydın, Av. Doç. Dr. Mustafa Bayram Mısır, Av. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof. Dr. Başak Çalı, Av. Doç. Dr. Ayhan Tekinsoy, Dr. Öğr. Üyesi Rağıp Barış Erman, Yargıç Tarık Özdirek, Av. Nuray Özdoğan, Prof. Dr. Ali Kemal Yıldız, Doç. Dr. Öznur Sevindiren ve Av. Murat Aydın yargı bağımsızlığı ve anayasal denetim sorunlarını kuramsal ve normatif boyutlarıyla ele alan sunumlar gerçekleştirdi.
Gazeteciler Timur Soykan, Sedat Ergin, Canan Coşkun ve Furkan Karabay da yargı–medya ilişkisini ve güncel yargısal pratikleri sahadan gözlemlerle değerlendirdi.
Etkinliğin uluslararası alandan katılımcıları Amerikalararası İnsan Hakları Mahkemesi’nin eski başkanı ve yargıcı Eduardo Ferrer Mac-Gregor, Bologna Üniversitesi’nden anayasa hukuku profesörü Luca Mezzetti, İspanyol Anayasa Mahkemesi raportörü María Díaz Crego ve Pace Üniversitesi’nden ceza hukuku profesörü Bennett Gershman ise konuyu yerel ve evrensel bakış açısıyla ele alan sunumlar gerçekleştirdi.
Sempozyum sonuç bildirgesini Ercan Demir okudu
Sempozyumun kapanış konuşmasını yapan TBB Başkan Yardımcısı Ercan Demir, etkinliğin hazırlanmasında emeği geçenlere, konuşmacılara ve katılımcılara teşekkür ederek, iki gün boyunca yapılan tartışma ve değerlendirmelerin sonuçlarını içeren bildirgeyi okudu. Sonuç bildirgesi şöyle:
“Türkiye Barolar Birliği ve İstanbul Barosu tarafından düzenlenen ‘Yargının Araçsallaştırılması – Güncel Sorunlar II’ sempozyumunda, Türkiye’de yargı erkinin içinde bulunduğu durum tüm yönleriyle değerlendirilmiştir. İki gün süren toplantıda sunulan tebliğler, yargının bağımsızlığına ve hukuk devleti ilkesine yönelik risklerin münferit örnekler olmadığını, sistematik bir nitelik kazandığını ortaya koymuştur.
“Yargının bağımsızlığı zayıfladıkça; ifade özgürlüğü ve toplantı-gösteri hakkı aracılığıyla kullanılan kamusal denetim ve toplumsal değişim mekanizmaları da işlevsizleşmektedir.”
Kamusal alanın daralması ve egemenliğin kişiselleşmesi ile birlikte yargı klasik işlevinden uzaklaşmaktadır. Öte yandan yargı da kamusal alanı daraltmanın aracı hâline gelmektedir. Bu durum, yargının temel hak ve özgürlüklerin ihlaline yönelik girişimleri önleyen bir erk olmaktan çıkarılıp idari ve siyasi beklentilere uyumlu bir yapıya dönüştürülmesi tehlikesini doğurmaktadır. Yargılamaların, görülmesi gereken adliyelerde değil, mahkeme salonu niteliği bile taşımayan ve ulaşılması zor cezaevi kampüslerindeki salonlarda gerçekleştirilmesi, hatta bazı yargılamalar için özel yargılama mekânları inşa edilmesi bu durumun sembolik ifadesidir. Yargının bağımsızlığı zayıfladıkça; ifade özgürlüğü ve toplantı-gösteri hakkı aracılığıyla kullanılan kamusal denetim ve toplumsal değişim mekanizmaları da işlevsizleşmektedir.
Uluslararası örnekler, yargının siyasal hedeflere ulaşmak için kullanıldığı ülkelerde demokratik gerilemenin hızlandığını göstermektedir. Literatürde ‘hukuk yoluyla otoriterleşme’ hatta ‘hukuk aracılığıyla savaş’ olarak da nitelenen bu durum, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında olduğu gibi Avrupa’nın farklı ülkelerindeki tarihsel bir kırılmaya işaret etmektedir. Dünyada ve ülkemizde geliştirilen güvenlikçi söylemler, önleyici savaş stratejisine eklemlenen önleyici hukuk, fiilden hareket eden ceza hukuku yerine failin niyetini cezalandıran bir tür sözde hukuka dönüşmektedir.
“AİHM ve AYM kararlarının uygulanma yükümlülüğü tartışma konusu yapılamaz”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin özellikle 18. madde kapsamında verdiği kararlar, hukuki yetkilerin görünürde meşru gerekçelerle ancak gerçekte hukuk dışı amaçlarla kullanılmasının ağır bir ihlal olduğunu ortaya koymaktadır. Bu, hukuk devleti bakımından ciddi bir uyarı niteliğindedir. Yüksek yargı kararlarının uygulanmaması, anayasal düzen açısından kabul edilemez bir durumdur. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı tartışma konusu yapılamaz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının sistematik olarak etkisiz bırakıldığı, bu kararlara uyup uymamanın sanki bir tercih konusuymuş gibi sunulmaya çalışıldığı hatta görmezden gelinerek yok sayıldığı gözlemlenmektedir. AİHM ve AYM kararlarının uygulanma yükümlülüğü tartışma konusu yapılamaz. Mahkeme kararlarına uyup uymamanın siyasi tercihe bırakıldığı bir düzende hukuk devletinden söz edilemez. Bu durum, kuvvetler ayrılığı ilkesini fiilen ortadan kaldıran bir sonuç doğurmaktadır.
“Yargı, siyasi mücadele alanının bir unsuru değildir; hukukun sınırları içinde kalmak zorundadır”
Ceza soruşturmalarının ve idari yargı süreçlerinin siyasi alanı dizayn etme aracı hâline getirilmesi, demokratik rekabeti zedelemektedir. Kayyım uygulamaları, geniş ve belirsiz suç tipleri, kamuoyunun denetimine imkân tanımayacak kadar uzun, binlerce sayfalı ve genelleyici iddianameler, uzun tutukluluk süreleri ve ölçüsüz tedbirler, siyasi faaliyeti ve seçilmişleri yargı kıskacı altına almanın aracı olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. Nitekim yaygın kamuoyu algısı da bu yöndedir. Yargı, siyasi mücadele alanının bir unsuru değildir; hukukun sınırları içinde kalmak zorundadır. Öte yandan, yargıçlar için yargı bağımsızlığını sağlayacak güvencelerin ortadan kaldırılması, siyasi iradenin beklentilerine aykırı kararlar veren yargıçların çeşitli işlem ve yaptırımlarla karşı karşıya kalması, zorunlu veya gönüllü yargısal pasifizme sebep olmaktadır.
“Gizli tanık veya etkin pişmanlık beyanlarının denetimsiz biçimde kullanılması savunma hakkını zayıflatmakla kalmamakta hukuka ve hatta ahlâka aykırı yöntemlere dönüşmektedir”
Tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin istisna olmaktan çıkıp fiilî cezaya dönüşmesi, masumiyet karinesini zedelemektedir. Fiilden hareket eden klasik ceza hukuku yerine failin niyetini cezalandıran yaklaşımın kabul edilmesi, kamuoyunu suça ikna etmek için soruşturma başlatılırken verilen tutuklama kararları ile lekelenmeme hakkını ihlal eden uygulamalar, gizli tanık veya etkin pişmanlık beyanlarının denetimsiz biçimde kullanılması savunma hakkını zayıflatmakla kalmamakta hukuka ve hatta ahlâka aykırı yöntemlere dönüşmektedir. Ceza muhakemesi, maddi gerçeğe ve adalete ulaşmanın yolu olmaktan çıkarılıp caydırma ve sindirme aracına dönüştürüldüğünde; hüküm iddianameyi tekrar ederken, iddianame ise kolluk fezlekesinin kopyalanmasından ibaret olduğunda hukuk düzeni ağır yara almaktadır.
Soruşturma süreçlerinin bizzat soruşturma makamları tarafından medya üzerinden yönlendirilmesi, kamuoyunda ve medyada soruşturma dosyalarının propagandasının yapılması, henüz hüküm verilmeden kişilerin suçlu ilân edilmesi hatta düşmanlaştırılması gibi uygulamalar muhakeme süreci olmaksızın sosyal ve siyasi cezalandırma amacı güdüldüğünü göstermektedir. Yargının medya üzerinden yürütülen kampanyalarla paralel bir görünüm vermesi, tarafsızlık ilkesini zedelemekte ve toplumsal güveni sarsmaktadır.
“Yargı, hiçbir kişi, makam ya da anlayış için araç hâline getirilemez”
Toplantı boyunca yapılan değerlendirmeler, Türkiye’de yargının araçsallaştırılması riskinin soyut bir tartışma olmadığını; somut örneklerle gözlemlenen bir gerçeklik olduğunu ortaya koymuştur. Yargının bağımsızlığına yönelik her müdahale, toplumun hukuki güvencelerini zayıflatmaktadır. Yüksek mahkeme kararlarının uygulanmadığı, savunmanın etkisizleştirildiği, ceza muhakemesinin tedbirler üzerinden fiilî yaptırıma dönüştürüldüğü bir sistem hukuk devleti olarak nitelendirilemez. Hukukun üstünlüğü, siyasi tercihlere göre daraltılıp genişletilebilecek bir alan değildir. Yargı, hiçbir kişi, makam ya da anlayış için araç hâline getirilemez. Aksi hâlde, anayasal düzenin temeli olan kuvvetler ayrılığı ilkesinin içi boşalır.
Türkiye’nin hukuk birikimi ve meslek onuruna bağlı hukukçuları bu tabloyu değiştirebilecek güçtedir. Ancak bunun için öncelikle sorunların varlığının kabul edilmesi ve anayasal ilkelere eksiksiz bağlılık gösterilmesi gerekir. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez şartıdır. Bu ilkenin aşındırılmasına karşı hukuk zemininde kararlılıkla mücadele edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz”

