Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

“Yargının Araçsallaştırılması Güncel Sorunlar II” sempozyumu… Erinç Sağkan: Eğer yargı siyasal amaçların aracı haline gelirse devlet hukuki ve rasyonel olmaktan çıkar

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, “Yargının Araçsallaştırılması Güncel Sorunlar II” başlıklı sempozyumda yaptığı konuşmasında “Eğer yargı siyasal amaçların aracı haline gelirse devlet hukuki ve rasyonel olmaktan çıkar ve böyle bir sistemde kuvvetler ayrılığından da demokrasiden de bahsedilmez. Daha da önemlisi bu anlayışın egemen olması halinde kurumların çürümesi kaçınılmaz olup bu durumun telafisi ise imkansızdır. Bugün birisi için işletilen keyfilik yarın herkesi içerisine alabilecek bir belirsizlik rejimine dönüşür. Çünkü araçsallaştırılmış yargı hukuku değil gücü takip eder. Güç ise sabit değildir” ifadelerini kullanırken, İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, “Özellikle 31 Mart 2024 sonuçlarından itibaren hukuk tamamen bir savaş aracı haline getirilmek istenmiştir” dedi.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, "Yargının Araçsallaştırılması Güncel Sorunlar II"

(İSTANBUL) – Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan “Yargının Araçsallaştırıması Güncel Sorunlar II” konulu sempozyumda yaptığı konuşmada, “Eğer yargı siyasal amaçların aracı haline gelirse devlet hukuki ve rasyonel olmaktan çıkar ve böyle bir sistemde kuvvetler ayrılığından da demokrasiden de bahsedilmez. Daha da önemlisi bu anlayışın egemen olması halinde kurumların çürümesi kaçınılmaz olup bu durumun telafisi ise imkansızdır. Bugün birisi için işletilen keyfilik yarın herkesi içerisine alabilecek bir belirsizlik rejimine dönüşür. Çünkü araçsallaştırılmış yargı hukuku değil gücü takip eder. Güç ise sabit değildir” dedi. İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu da “Özellikle 31 Mart 2024 sonuçlarından itibaren hukuk tamamen bir savaş aracı haline getirilmek istenmiştir” dedi.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan ve İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Yargının Araçsallaştırılması Güncel Sorunlar II” başlıklı sempozyumda konuştu.

Toplantının İstanbul’da yapılmasının önemine değinen Kaboğlu, “İlkinden sonra üç ay geçti. İkincisi ile birincisi arasındaki dönemde ihlaller ağırlaştı. İstanbul Barosu ile birlikte yapılması, adaletsizliklerin merkezi haline gelmiş olan İstanbul açısından çok önemlidir. İstanbul Barosu sırf hukuk hakkını istediği için yargılandı, yargılanmaya devam ediyor” dedi.

“2017 değişiklikleri aslında özet olarak siyasal iktidarın el değiştirmesini zorlaştırıcı veya engelleyici bir kurgudur”

2017’deki anayasa değişikliklerine değinen Kaboğlu, şu değerlendirmelerde bulundu:

“2017’de, tarihimizde ilk kez devlet başkanlığı ve hükümet yetkilerinin bir kişide toplandığı ve o kişinin anayasaya rağmen parti genel başkanı olduğu bir dönem başladı. Bu, Cumhuriyet anayasacılığının sonunu getirmiştir. Yalnızca parlamenter rejimin kaldırılması değil, anayasal denge ve denetim düzeneklerinin yanı sıra siyasal sorumluluk kuralının da tümüyle kaldırılmasına tanıklık etmekteyiz. Bu nedenle 2017 değişiklikleri aslında özet olarak siyasal iktidarın el değiştirmesini zorlaştırıcı veya engelleyici bir kurgudur.”

Kaboğlu, yerel yönetimlere ve meslek kuruluşlarına yönelik müdahalelere dikkat çekerek, “Demokratik çoğunluk yönünde ortaya çıkmayan yerel yönetimler ya da barolar gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına yönelik olarak hukukun araçsallaştırılması yoluyla onların susturulması süreci son bir yılda yaygınlaştı” diye konuştu.

“Özellikle 31 Mart 2024 sonuçlarından itibaren hukuk tamamen bir savaş aracı haline getirilmek istenmiştir” diyen Kaboğlu’nun şunları kaydetti:

“Cumhuriyetin ilk çeyreğinde tek parti Türkiye Cumhuriyeti’ni çok partili siyasal hayata geçirmiştir. Ama Cumhuriyetin son çeyreğinde çok partili dönemde birinci parti konumunda olan parti ise iktidarı bırakmamak için 2015’te 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarını kabul etmeyerek seçimlerin yenilenmesine Anayasa’ya rağmen karar vermiş ve o nedenle sözlerimin başında belirttiğim gibi son 10 yılda bütün kazanımlarla bir tür hesaplaşılarak, tarihsel sürecin aslında anayasa biliminin gerekleri doğrultusunda oluşan yasama, yürütme, yargı, iktidarın paylaşılması, denge ve denetim düzenekleri, siyasal sorumluluk gibi kavramlar yerine bir tür ya hep ya hiç yaklaşımıyla anayasal kurgu ve bunun uygulanması planlanmıştır. Ya hep elde edilmiştir; devlet tüzel kişiliği yanı sıra özel hukuk tüzel kişiliklerinin başkanlığı, Varlık Fonu gibi başkanlığı da elde ederek. Ama bu ya hep nasıl sürekli kurulabilirdi? İşte yaşanan süreç üç füzyon yoluyla sürekli kurulabilirdi. Birincisi kişi, parti ve devlet füzyonu yani birleşmesi. Buna tanık olmaktayız.

“Anayasa’mızın değiştirilmez hükümlerinin büyük ölçüde içeriği boşaltılmıştır”

Fiili olarak büyük ölçüde; son örnekler, bir başsavcı diğeri vali. Hemen bakanlığa atandıktan sonra parti militanı gibi davranmaları, parti ile iç içe hale gelmeleri tam da kişi-parti-devlet birleşmesinin, füzyonunun ne anlama geldiğini, siyasal egemenliğin nasıl gasp edildiğini ortaya koyması bakımından anlamlıdır.

İkinci füzyon dalgası ise din ve devlet füzyonu, birleştirilmesi. Bunu büyük ölçüde 2003-2013 arasında bir tarikatla yapılan fiili koalisyon sırasında gördük. Daha sonra kur korumalı mevduat yoluyla gördük. Ve bunlarla da yetinilmeksizin Milli Eğitim Bakanlığı’nın ÇEDES’ten Ramazan genelgesine kadar sürekli öğrenciler üzerinde çalıştığı endoktrin faaliyetiyle görmekteyiz.

Üçüncü füzyon ise, din ve devlet füzyon süreci devam ediyor. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı başlatmıştı, Milli Eğitim Bakanlığı sürdürüyor. Tarikatlarla iş birliği çerçevesinde. Devlet ve toplum füzyonu… Tam 3 yıl önce bu haftalarda Anayasa değişikliği ile 24. madde ve 41. maddenin değiştirilmesiyle bu yolda önemli bir adım atılacağı sırada 6 Şubat depremi oldu ve o engellendi. İşte bu süreçte bugün tanık olduğumuz özellikle anayasa kirletme, hukukun kirletilmesi ve sözde anayasa tuzağı bu üçlü füzyon sürecinde sürdürülmektedir. Şöyle ki, bunlarla mesela anayasamızın değiştirilmez hükümlerinin büyük ölçüde içeriği boşaltılmıştır.

“Görevden alma ve atama işlemi bile tümüyle Anayasa dışıdır”

‘Darbe Anayasası, sivil anayasa’ söylemi aslında Türkiye gerçekliğini yansıtmamaktadır. Öyle ki mesela son olarak atanan, görevden alınan iki bakanda olduğu gibi af talep etti ve talepleri kabul edildi. Bu görevden alma ve atama işlemi bile tümüyle Anayasa dışıdır. Fiili durumdur. Keyfi dediğim alan budur. Dolayısıyla şeklen de aykırıdır. Kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisinin kullanılmasıdır. Bu liste uzatılabilir ama en çok yapılan hata, kirletme sürecinde düşman hukuku, yandaş hukuku. Düşman elini kaldırmış olan askere karşı taraf ateş etmez. Ama siz herhangi bir biçimde bir suç kuşkusu olsa da davet edeceğiniz, ettiğiniz sırada mahkemeye gelecek kişinin eğer tanklarla, jandarmayla, polisle evini basarsanız o zaman düşmanın bile yapmadığı bir sürece girersiniz. İşte son örneğini Alican Uludağ’da gördük. Çünkü yandaşı nasıl ki muhalif görülen kesimleri hukuk dışına itmek söz konusu ise yandaşları da ya belediye başkanlığından istifa ettirmek ya bakanlıktan almak ya da başka şekillerde herhangi bir biçimde hukuki sürece tabi tutmamak aslında hukuk demek haklı olanın haksız olandan ayrılması demektir. Hakkın ortaya çıkması demektir. Oysa bir taraftan düşman ötesi bir hukuk uygulaması söz konusuyken, öbür taraftan herhangi bir biçimde hukukun uygulanmamasına tanık olmaktayız”

“Bugün karşımızdaki mesele hukukun teknik bir arızası değil, bizzat varlık sebebine dönük bir müdahale”

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan da konuşmasında yargının siyasi iktidarların elinde bir “baskı ve gözdağı aracına” dönüştürülmesine karşı tarihi bir sorumlulukla itiraz ettiklerini vurguladı. Sağkan, şöyle konuştu:

“Bugün karşımızdaki mesele hukukun teknik bir arızası değil, bizzat varlık sebebine dönük bir müdahaledir. Ankara’daki toplantıda açış konuşmamda da ifade etmiştim; yargının araçsallaştırılması ifadesi kimi zaman sert ve politik bulunuyor. Ancak biz bu kavramı sırf siyasi bir polemik unsuru olarak değil, hukuk düzenine ilişkin acil ve hayati bir uyarının ana başlığı olarak görüyoruz. Yargının araçsallaştırılması başlığının siyasi görünmesinin sebebi de maalesef ülkemizde her dönem hukukun ve yargının siyasetin bir aracı haline getirilme çabasıdır. Dolayısıyla bu kavrama yapıştırılan politiklik etiketi adeta bir tür kendini gerçekleştiren kehanet gibi ortaya çıkıyor. Halbuki Türkiye Barolar Birliği olarak tüm çabamız yargıyı ve hukuku tam da bu açmazdan çıkarmak içindir. Yargının araçsallaştırılması başlığını bu açmazı ifade etmek için kullanıyoruz”

“Anayasa’ya uymayabileceğini açıkça ilan eden bir zihniyetle karşı karşıyayız”

Hukuka aykırı uygulamaların “yeni normal” haline getirilmeye çalışıldığını ifade eden Sağkan, şöyle konuştu:

“Hatta bazen bir kişinin özgürlük ve güvenlik hakkı hukuka aykırı uygulamalarla ihlal edilirken eleştirel düşüncenin sesinin kısılması bakımından kamuoyunun daha büyük bir kesimine korku verilmesidir. Sonuç, soruşturma tehdidi… Söz gelimi en yalın haliyle devletin kurumlarının hukuka aykırı işlemlerine karşı bireyi koruması gereken idari yargının tüm içtihatlarını yok sayarak, on yıllar önce bizzat o kurumlar tarafından verilen statünün hukuka aykırı şekilde iptaline cevaz vererek kendini inkar noktasına gelmesidir. Yargının araçsallaştırılması ya da yılların birikimi ve içtihatları ile oluşmuş seçim yargısının yerini adli yargıya bırakmasına hukuki gerekçe aranması çabasıdır. Başlangıçta istisnai görülen bu uygulamalar zamanla yeni normal olur. Ne için gözaltına alındığınızı bile anlamadığınız bir soruşturma sürecinde adli kontrol ile serbest bırakılmanıza sevinir hale gelirsiniz. Oysa adli kontrol uygulaması da aynı tutukluluk uygulamasında olduğu gibi birçok temel hak ve özgürlüğünüzü, başta seyahat özgürlüğü olmak üzere, ihlal eden uygulamalardır.”

“Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmaması, hukuk sistemimizin varlığını ve bütünlüğünü temelden sarsan ağır ihlallerdir”

Uluslararası hukuk nezdindeki ihlallere dikkat çeken Sağkan, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi verdiği ihlal kararlarına uyulmaması nedeniyle ihlal prosedürünü de başlatmış bulunmaktadır. Yüksek Mahkeme kararlarının uygulanmaması veya tartışmalı biçimde etkisiz bırakılması yargının araçsallaştırılması başlığının en somut göstergelerindendir. Anayasanın 90. ve 153. maddesine rağmen Anayasa Mahkemesi kararının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, bu kararların yok sayılması; bireylerin hak ve özgürlüklerine olduğu kadar hukuk sistemimizin varlığını ve bütünlüğünü temelden sarsan ağır ihlallerdir” dedi.

“Çünkü araçsallaştırılmış yargı hukuku değil gücü takip eder”

Sağkan, “Eğer yargı siyasal amaçların aracı haline gelirse devlet hukuki ve rasyonel olmaktan çıkar ve böyle bir sistemde kuvvetler ayrılığından da demokrasiden de bahsedilmez. Daha da önemlisi bu anlayışın egemen olması halinde kurumların çürümesi kaçınılmaz olup bu durumun telafisi ise imkansızdır. Bugün birisi için işletilen keyfilik yarın herkesi içerisine alabilecek bir belirsizlik rejimine dönüşür. Çünkü araçsallaştırılmış yargı hukuku değil gücü takip eder. Güç ise sabit değildir” diye konuştu.

“Bu şehrin seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı yaklaşık bir senedir makamından uzakta”

Erinç Sağkan, şunları kaydetti:

“Bu şehrin seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı yaklaşık bir senedir makamından uzakta, tutuklu bir şekilde Silivri’de. Hep ifade ediyoruz, bir hukuk devletinde kimse layüsel olmadığı gibi hukukun üstünde de değildir. Ancak soruşturma aşamasındaki tüm hukuka aykırı uygulamaların dışında, iddianamenin düzenlendiği ve dosyadaki gizliliğin kalktığı bu süreçte artık cevaplanması gereken bazı sorular bulunuyor. Yaklaşık bir senedir devam eden tutukluluk sürecinin bu dosyaya nasıl bir faydası dokunmuştur? Kaçma şüphesine ya da delillerin karartılması ihtimaline dair somut olgular nelerdir? Hangi delillerin karartılması engellenmiştir? Kovuşturma aşamasında devam eden tutukluluğun yargılamaya ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına nasıl bir katkısı bulunacaktır? Yahut adli kontrol uygulamasının hayata geçirilmesine engel olan hukuki gereklilik nedir? Eğer toplumun hukuka olan güveni önemseniyorsa bu sorulara ikna edici cevaplar verilmek zorundadır. Zira milyonlarca insanın iradesini de ilgilendiren bu tip yargısal süreçler bireysel hak ihlallerinin çok ötesinde anlamlar taşımaktadır. Tarihsel süreçte yargının bir araç olarak kullanılmasının ve bu çerçevede hukuka aykırı olarak işletilen süreçlerin karşısındaki en büyük engel, herkesin malumu olduğu üzere, savunma makamını teşkil eden avukatlar ve meslek örgütleri olan barolar olmuştur. Bilgisi, birikimi ve bağımsızlığından gelen cesaretiyle avukatlar hukuka aykırı uygulamaların karşısında yurttaşların yanında yer almış.

“Hukukun üstünlüğünü sadece kanuni metinlerle değil, yurttaşlarımızın adalet duygularında yeniden inşa edeceğiz”

Bu nedenle de her dönem iktidarların hedefinde olmuşlardır. Bu hedef olma halinin tamamen mesleki faaliyetlerine dayandığı bizzat tutuklamaya gerekçesinde belirtilen meslektaşımız avukat Mehmet Pehlivan’ın tutuklanması ise yargının araçsallaştırılması sorunsalına ilişkin durumun vahametini daha derinden ortaya koymaktadır. Tutuklu belediye başkanının tutuklu avukatı; yargının araçsallaştırılması kavramı işte tam da bu manzaranın ifadesidir. Değerli konuklar, her şeye rağmen şunu tüm samimiyetimle ifade etmek isterim ki Türkiye’nin güçlü bir hukuk geleneği var. Bu ülkede mesleğine bağlı yargıçlar, hukuki ilkelere sadık Cumhuriyet savcıları, meslek onurunu her şeyin üzerinde tutan avukatlar ve hukukun üstünlüğüne inanan milyonlarca yurttaşımız var. Bu birikim hukuk devletini yeniden raylarına oturtacak ve güçlendirecek kapasiteye sahiptir. Hukuk suskunlukla değil, sözle, tartışmayla ve itirazla yaşar. Konuşamadığımız her alan özgürlüğümüzden çalınmış alanlardır. Biz Türkiye Barolar Birliği olarak yargıyı hiçbir gücün, hiçbir ideolojinin, hiçbir siyasi hesabın aracı ve uzantısı yaptırmamaya kararlıyız. Hukukun üstünlüğünü sadece kanuni metinlerle değil, yurttaşlarımızın adalet duygularında yeniden inşa edeceğiz.”