Haber: Hilal SOLMAZ
(İSTANBUL) – Senarist, yapımcı ve yönetmen Emine Yıldırım’ın ilk uzun metraj filmi Gündüz Apollon Gece Athena, Japonya’da Ihojin adıyla vizyona girdi. Yıldırım, “Kadınlar her zaman direndi ve mücadele etti. Bu film, dayanışma ve dostluğu anlatıyor; çevrenizde her şey yıkılsa bile umudu kaybetmemek ve başkalarına yardım etmeye devam etmekle ilgili” dedi.
Senarist, yapımcı ve yönetmen Emine Yıldırım, uzun yıllar senaristlik ve yapımcılık yaptıktan sonra yönetmen koltuğuna oturduğu ilk uzun metraj filmi Gündüz Apollon Gece Athena ile uluslararası başarıya ulaştı. 2024’te Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde “Asya’nın Geleceği – En İyi Film” ödülünü kazanan film, Japonya’da vizyona girdi.
Başrollerini Ezgi Çelik ve Barış Gönenen’in paylaştığı yapımda Selen Uçer, Gizem Bilgen, Deniz Türkali ve Lale Mansur da rol alıyor. Hikaye, yetimhanede büyüyen Defne’nin annesinin hayaletini bulma yolculuğunu ve Side Antik Kenti çevresinde yaşadığı fantastik deneyimleri anlatıyor.
Film, 44. İstanbul Film Festivali’nde SİYAD ödülü aldı ve 15. Pekin Film Festivali ile 28. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde de gösterildi. Japon yazar Momo Nonaka, filmi “Rüzgârlı antik kalıntılar ve Yunan tanrılarının gölgesinde, doğaüstü varlıklarla iletişim kuran özgün bir Türkiye yorumu” olarak değerlendirdi. Türkiye’de 26 Eylül’de vizyona girecek filmle ilgili Emine Yıldırım, ANKA Haber Ajansı’nın sorularını yanıtladı.
Bugün vizyona giren filminiz, ödül aldığı Japonya’da da gösterilecek. Sizce Türk sinemasının yerel hikayeleri ile Japonya gibi uzak bir kültür arasında nasıl bir köprü kuruldu?
“Sanırım Uzakdoğu ile zannettiğimizden çok daha fazla ortak yanımız var. Aslında hikâyecilik anlayışımız ve maneviyata yaklaşımımız, iki kültür arasında paralellikler gösteriyor. Dolayısıyla bu köprü hep vardı, kanımca. Bundan da öte, bence doğudaki ülkeler bize Avrupa’dan çok daha önyargısız yaklaşıyor.”
Mitolojik karakterler olan Apollon ve Athena’ya modern bir bakış getirdiniz. Bu iki figürü gündüz ve gece metaforuyla anlatma fikri nasıl doğdu?
“Bu fikir aslında Side’nin kendi mekansallığından doğdu. Side limanındaki Apollon Tapınağı ve Athena Tapınağı yan yana; bu iki tanrı, şehrin tarihinin bir bölümündeki koruyucu tanrılarıydı. Yaşam ve ölüm arasındaki ikililik fikrinin bir izdüşümü olarak erkek ve kadın, gece ve gündüz, trajedi ve mizah beraberinde doğdu. Bunun da ötesinde, Side’nin tarihi geçmiş ve bugün arasında bir bağ kurmamızı ve görsel bir anlam yaratmamızı sağladı.”
Filmde güçlü bir kadın temsili öne çıkıyor. Athena karakteri üzerinden bugünün dünyasında kadınlara dair neyi sorgulamak ya da görünür kılmak istediniz?
“Görünür kılmak istediğim, aslında kadınların her zaman direndiği ve mücadele ettiğiydi. Çağlar boyunca yaşadığımız ve hala yaşadığımız şiddetin ve baskının ötesinde, biz kadınlar devam ediyoruz ve durduğumuz yeri korumak, var olabilmek için uğraşıyoruz. Kendi tarihimiz görünmez kılındı, yok edildi, halının altına itildi; ancak araştırmalar artık bu dipsiz kuyuların peşinden gidiyor ve kadın tarihini ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla yalnız ve kopuk olmadığımızı, geçmişten güç alabileceğimizi de göstermek istedim.”
Uluslararası başarıya giden bu yolculukta en çok sizi şaşırtan ya da umutlandıran geri dönüş ne oldu?
“Beni en çok umutlandıran, Japonya’daki ve Çin’deki izleyicilerin filmi bu kadar samimi bir şekilde benimsemesi ve filmden etkilenmesi oldu. Film, her iki ülkede de sinemada vizyona giriyor ve şimdiden çok güzel geri dönüşler alıyoruz. Genel olarak, ekibimle beraber yaptığımız bu filmin insanlara iyi geldiğini görmek hepimizi, özellikle beni çok mutlu etti.”
Yaratıcı sürecinizde, filmin size bıraktığı kişisel iz nedir?
“Bu film gerçekten hayatımda bir dönüm noktası oldu. Uzun süredir senaristlik ve yapımcılık yapıyordum, ama ilk defa uzun metraj bir film yönettim. Hem çok zorlandığım hem de çok keyif aldığım zamanlar oldu. Nihayetinde, hayalimdeki filme çok yakın bir film çekebilmenin verdiği tatmin bambaşka bir şey. Filmi çekerken ve kurgularken hep peşinde olduğum evrensel mevzular dinleme yetisi ve empatiydi. Bu film özünde dayanışma ve dostluk hakkında; etrafınızda her şey yıkılırken bile umuttan ve başkalarına yardım etmekten vazgeçmeme taraftarı bir yapım.”
Oyuncu seçimleriniz dikkat çekiyor. Karakterlerin mitolojik kökleriyle bugünün insanına dokunabilmesi için oyuncularınızı nasıl yönlendirdiniz?
“Oyuncularımızla sadece kendi karakterleri üzerinden çalıştık elbette; ancak hepsi zaten hikayenin ne yapmaya çalıştığını ve filmin tematik vurgularının ne olacağını gayet iyi biliyordu. Dolayısıyla hep birlikte ortak bir üst-metin vizyonunda mutabık kaldık. Her oyuncu kendi karakterini sahiplendi ve kendi duygularını takip etti; benim yönlendirmem daha çok bir işbirliği/kolaborasyon şeklinde gelişti.”
Film spritüel bir hikayeyle başlayıp toplumsal bir hikayeyle sona eriyor. Bu yolculuğu nasıl okumalıyız?
“Bence herkes istediği gibi okuyabilir. Ama genel olarak benim inancım, bir birey kendi toplumundan ve geçmişinden bağımsız değildir. İnsan sosyal bir yaratık; dolayısıyla kişisel travmalarımızın ve maneviyat arayışlarımızın çoğunun altında toplumsal nedenler de yatar. Günün sonunda benim kişisel inancım, dostluk ve dayanışma sayesinde hayatın çekilir hâle geldiği yönünde; dolayısıyla manevi arayışlarımızın içinde bulunduğumuz toplumsal durumla alakasız olduğuna inanmıyorum.”





