Haber: Hilal SOLMAZ
(İSTANBUL) – Filistinli yönetmen Rashid Masharawi, 15. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nde jüri üyesi olarak İstanbul’a geldi. 77. Cannes Film Festivali’nde, çadır gösterimleriyle Gazze’nin sesini duyuran Masharawi, “From Ground Zero” filminin zorlu sürecini ve Gazze halkının yaşadıklarını ANKA Haber Ajansı’na anlattı.
Bu yıl 15. yaşını “Yaşam Hakkı” temasıyla karşılayan Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nde jüri üyesi olarak İstanbul’da bulunan Filistinli yönetmen Rashid Masharawi, mayıs ayında düzenlenen 77. Cannes Film Festivali’nde Gazze’nin sesini duyurmak için verdiği mücadeleye değindi.
Masharawi, “From Ground Zero” projesinin 22 kısa film ve belgeselden oluştuğunu ve savaş koşullarında çekilen bu filmlerle medyanın tek taraflı bakışına karşı çıktığını vurgulayarak, “Bizim toplum olarak hayatımız 7 Ekim’de başlamadı. Bir tarihimiz, kültürümüz, kimliğimiz ve sinemamız var” diyerek Filistin sinemasının hayatta kalma, direniş ve kimlik mücadelesinin bir aracı olduğunu vurguladı.
“Two From Ground Zero” filminin yapım süreciyle başlayalım. Bu proje nasıl ortaya çıktı ve süreç nasıl ilerledi?
“Biliyorsunuz, From Ground Zero toplam 22 kısa filmden oluşuyor. Her biri 4 ile 6 dakika arasında değişiyor ve biz tüm bu filmleri tek bir gösterimde, yaklaşık 1 saat 40 dakikalık bütünlüklü bir yapım olarak sunuyoruz. Filmlerin tamamı Gazze’deki savaş sırasında, son derece zorlu koşullar altında çekildi. 2024’ün ilk yarısından söz ediyorum. Bu girişimin ardından aynı isimle, 10 uzun metraj belgeselden oluşan başka bir proje daha hayata geçirdik. Bu 10 belgeselin 8’i şu anda festivalde gösteriliyor. Benim için çıkış noktası çok açıktı; anlatılmamış hikâyeleri ortaya çıkarmak istedim. Sadece kişisel öykülere odaklanmayı ve sanatsal açıdan gerçekten sinema yapmayı, yani mümkün olan en iyi filmleri üretmeyi amaçladım, elbette olağanüstü derecede zor koşullar altında. Çünkü birlikte çalıştığım insanlar için öncelik film yapmak değil, hayatta kalmaktı. Yiyecek, ilaç bulmak, güvenli bir yer aramak zorundaydılar. Sürekli sevdiklerini kaybeden insanlardı; ailelerinden, arkadaşlarından bahsediyorum. Çoğu kendi evini de kaybetmişti.
Toplam 20 film yaptığımızı düşünürseniz ve her filmde 5- 10 kişi çalıştığını hesaplarsak, savaş sırasında Gazze’de film üreten 100–200 kişilik bir ekipten söz ediyoruz. Bu koşullarda hem From Ground Zero ortaya çıktı hem de sonrasında ürettiğimiz 10 belgesel. Bu yapım süreci dünyanın herhangi bir yerindeki film üretim süreçlerine hiç benzemiyordu. Çok sınırlı ekipmanlarımız vardı, profesyonel ses ve görüntü teknisyenlerine sahip değildik. Büyük bir bütçemiz yoktu. Zaten paranız olsa bile orada pek bir şeye çare olmuyor.
Ve o dönemde savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu…
Evet. En büyük sorunlarımızdan biri insanları görüntünün ne kadar önemli olduğuna ikna etmekti. Sinema çok önemli. Evet, ekmeğe ihtiyacımız var ama hikâyelerimizi paylaşmaya ve savaşı durdurma çabasına katılmaya da ihtiyacımız var. Dünyaya, sadece birer sayı olmadığımızı anlatmamız gerekiyordu. Biz insanız; isimlerimiz, ailelerimiz, çocuklarımız, gözlerimiz var. Hayatı seviyoruz ve hikâyelerimiz var. Çünkü filmlerimizin bazıları komik, bazıları dansla ilgili, bazıları ise tamamen hayat üzerine. Ve bu bir seçki. Kurmaca filmlerimiz var, belgesellerimiz var, deneysel filmler, animasyonlar ve hatta kukla (Marionette) filmleri… Hepsi “From Ground Zero” çatısı altında birleşiyor. Bu filmler aynı zamanda şunu söylüyor; bizim toplum olarak hayatımız 7 Ekim’de başlamadı. Bir tarihimiz var, bir kültürümüz var, bir kimliğimiz var ve bir sinemamız var.
Bu projeyle Gazze halkının günlük yaşamına farklı bir bakış açısı sunmayı amaçladınız. Hikayeyi yalnızca fedakârlık ya da gözyaşı üzerinden anlatmaktan özellikle kaçındınız. Bu yaklaşım, bölgenin medyada temsil ediliş biçimini genel olarak değiştirdi mi? Ne gibi farklılıklar yarattı?
Bu projenin farkı, tüm klişelere karşı duran bir çalışma olması. Gazze’den, üstelik savaş sırasında çekilmiş filmler geldiğini duyduğunuz anda aklınıza hemen bombalamalar, şehitler, ambulanslar, duman, ağlayan insanlar geliyor. Biz bunların hepsini haberlere bıraktık. Bunlarla ilgilenmedik. Biz anlatılmamış hikâyelere yöneldik.
Bence bu proje pek çok insanı şaşırttı çünkü beklenmeyen konulara dokunuyor. Aynı zamanda savaşın ortasında yaşayan insanların günlük hayatındaki küçük ayrıntılara yaklaşmayı da sağlıyor. Burada önemli olan bizim Filistinli olmamız değil; bu her yerde, her toplumda geçerli olabilir. Çünkü çocuk her yerde çocuktur, kadın her yerde kadındır. Masum insanlar dünyanın her yerinde insanlık dışı durumlarla karşı karşıya kalıyor.
Peki bu yaklaşımın böyle bir etkisi oldu mu? Medyanın bakış açısını değiştirdi mi? Ya da ortaya çıkan fark tam olarak ne oldu?
Dünyada İsrail’in büyük bir kampanyası vardı; herkesin suçlu olduğunu, insanların kafalarını kestiğini, kadınlara tecavüz ettiğini söylüyorlardı. Bu süreç çok zaman alıyor çünkü hemen Amerika, İsrail’i para ve silah ile destekliyor; İngiltere, hatta Fransa… Herkes gidip ‘İsrail’in kendini savunma hakkı var’ diyor. Ama kimse bu projelerle veya başka insanların yaptığı projelerle ortaya çıkan tepkiyi, intikamı, insanlara yansıyan etkileri ele almıyor. Bu projeler, dışarıdaki insanların farkındalığını da etkiliyor. Onlar da bizim gibi insan. Sadece Filistinlileri Gazze’de öldürmüyorlar; Gazze’de insanlığı öldürüyorlar. Dolayısıyla her insan, nerede olursa olsun, Gazze’de bir insan olarak kendini savunmalı. Bence bu, insanların farkındalığını değiştirdi. Bu yüzden görüyoruz ki, savaş iki yıl boyunca devam etse bile ikinci yıl daha fazla gösteri oluyor ve insanlar yorum yapmaya, konuşmaya, değişim talep etmeye, Filistin’i tanımaya, savaşı durdurmaya cesaret ediyor. Ama bu zaman alıyor. Ve süreç hâlâ devam ediyor.
Daha önce Londra’da bir röportaj yaptınız. “Sinema, hafızayı koruyabilir ve Filistinlileri ayakta tutabilir. Çünkü filmler, rüyalar ve fikirler gibidir; kimse rüyaları ve fikirleri işgal edemez”. Siz bunu söylediniz ve ben de bunu sorarak devam etmek istiyorum; Sinemanın Filistin’i ve Gazze’yi göstermek konusundaki rolü zaman içinde nasıl evrildi? İkincisi, bu durumun fark edilmesi neden ancak sonradan oldu? Ve siz bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Şunu söylemek istiyorum; ben sinemaya gerçekten inanıyorum. 40 yılı aşkın bir süredir film yapıyorum, belki biraz daha uzun, yönetmen olarak. Filmlerim Cannes, Berlin, Venedik’te gösterildi; büyük kanallarla dağıtımlar yaptık, birçok ödül aldık, vs. Ama ben gerçekten inanıyorum ki sinema bizi koruyabilir. Sinema, topraklarımızda kalmamıza yardımcı olabilir, bizi savunmamızı da sağlayabilir. Daha önce de söylediğim gibi, kimse sinemayı işgal edemez. Hiç kimse rüyaları, düşünceleri, fikirleri, sevgiyi, duyguları, hisleri işgal edemez. Toprağı işgal edebilirler, yaptılar. Şehri yok edebilirler, yaptılar. Binlerce insanı öldürebilirler, yaptılar. Ama Filistinliler hâlâ orada. Hâlâ yaşıyoruz, hâlâ hayal kuruyoruz, hâlâ film yapıyoruz. Devam edeceğiz. Başka seçeneğimiz yok. Çünkü bu bir iş değil; iş yürümezse kapatıp ‘tamam, pes ettik’ diyebileceğimiz bir durum değil. Hayır, hayır, hayır. Bu bizim hayatımız. Sinema bizi koruyabilir, sadece mağdur ya da kahraman olarak değil; toplum olarak, kültüre ve sanata sahip insanlar olarak sunabilir, dediğiniz gibi.
Daha önce Filistinli insanlar sinemayı kullanmıyordu, ama şimdi medya ve sosyal medyayı kullanıyorlar. Peki sinema bu anlamda geç mi kaldı, yoksa başka bir nedeni mi var?
Filistin’de mi? Çünkü biz diğer devletler gibi bir devlet değiliz. Bu yüzden sinemamız yok, bir film endüstrimiz yok, her yıl belirli sayıda filmi destekleyen bir film fonumuz yok. Film yapmak daha çok bireysel projelerle gerçekleşiyor. Bazı insanlar sinemayı seviyor, film yapmayı seviyor, Filistin hikâyelerini anlatmayı sürdürüyorlar. Ama Filistin filmlerinden ve Filistin sinemasından gerçekten mutluyum ve memnunum. Artık yeni bir nesil var; genç kadınlar ve erkekler film yapıyorlar. Sinemayı, politik hikâyelere dayalı olarak ya da sadece dayanışma talep etmek için yapmıyorlar. Çünkü biz mağduruz. İşte bu yüzden Filistin sineması büyük festivallerde ve yarışmalarda yer alabiliyor. Ödüller alabiliyor; bunu sadece konuları nedeniyle değil, sinema yapımı kalitesi nedeniyle alıyorlar. Sinemayı, yapıyı, anlatıyı, çekimi, kurguyu, sinemanın sanatını düşünüyorlar. Bu çok önemli.
Eskiden bu mümkün değildi. 1982’ye kadar büyük savaşlar oldu, 1987’de büyük bir intifada yaşandı, 1990’da Oslo Anlaşması… Bu dönem boyunca sinema yapmak mümkün değildi. O zamanlar daha çok haber zamanıydı ve çok az kişi film yapmaya çalışıyordu. Ben de onlardan biriydim; sinema yapmaya ve dünyaya Filistinli yönetmenler olarak orada olduğumuzu göstermeye çalışıyordum. Sinemayı seven, sinemaya tutkusu olan insanlar her yerde vardır. Ve fırsat bulduklarında Filistin’de de vardırlar; bu, Filistin’den ziyade sinemaya olan kişisel bağlılıklarıyla ilgilidir. Biliyor musunuz, İsrail işgali altında mağdur olmak ya da hak sahibi olmak film yapmanıza yardımcı olmaz, sizi sinemada bir yere götürmez. Yetkin bir yönetmen olmak, iyi filmler yapmak ve bunları iyi platformlarda göstermek Filistin’e yardım eder. Konu savaş veya politika ile ilgili olmasa bile, herhangi bir hikâye olabilir. Önce bir yönetmen olmalısınız, sonra Filistinli.
1995 yılında Cannes Film Festivali’ne katılan ilk Filistinli yönetmensiniz. 2024’te ise Cannes’da From Ground Zero filmini gösterdiniz ve sinema salonu yerine çadırları tercih ettiniz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim için hayal kırıklığı oldu; çünkü Cannes Film Festivali ve basın toplantısında, bu konuyla resmi olarak ilgilenmek istemediklerini açıkladılar. ‘Filistinlilerle ilgilenmiyoruz’ demediler, ancak bölgedeki politik durumla ilgilenmek istemediklerini söylediler. Üstelik bu yalnızca Gazze ile ilgiliydi. Bu benim için çok açıktı. Cannes’ın Gazze’ye gitmesini isterdim. Ama Cannes’ın Gazze’ye gitmek istemediğini öğrenince, ben de Gazze’nin Cannes’a gitmesi gerektiğine karar verdim.
Bu yüzden Cannes’da resmi olarak değil, Refah’taki gibi, Gazze’deki gibi kendi gösterimlerimiz, kendi sesimiz, kendi basın bültenimiz ve kendi ekibimizle oradaydım. Filmleri gerçekten gösteren, Gazze’den gelen yönetmenler Cannes Film Festivali’nde filmlerini sunuyordu. Çünkü Cannes organizasyonunun bizim var olup olmayacağımıza karar vermesini beklemiyordum. Biz ilgilenmek istiyorduk ve bu yüzden fikir şu oldu: ‘Cannes gitmek istemiyorsa, Gazze Cannes’a gidecek.’ Benim için bu, sürecin sonunda daha da özel bir anlam kazandı. Çünkü orada sadece Cannes için bir süs gibi bulunmuyorduk; basına ‘Bizde Filistinliler de var’ demek için gösteri yapmıyorduk. Hayır, biz Filistinliler olarak oradaydık. Filmleri, zamanı, mekânı ve her şeyi kendimiz seçtik. Bu benim için çok daha önemliydi.
Ardından aynı From Ground Zero projesiyle Toronto Film Festivali’nde resmi seçkiye girmeyi başardık. Sonra, geçen yıl, 2024’te Oscar kısa listesine alındık. Bu da Fransa, Amerika, İngiltere ve birçok ülkede geniş bir dağıtım ağına ulaştığımız anlamına geliyor. Çünkü biz ısrar ettik ve kararlıydık. Ama tüm bunlardan önce film üretmemiz gerekiyordu. Sinema yapmamız gerekiyordu. Filmlerle gelmek zorundaydık.”

