(ANKARA) – İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, “Aziz milletime açık bir çağrı yapmak istiyorum: Lütfen, Sayın Erdoğan’ın sert dış politika söylemlerine bakarak, birbirinize düşmeyin. Birbirinizin kalbini kırmayın. Bir davaya, sırf kullanılan dil sert diye körü körüne bağlanmayın. Aklınızı kullanın. Hani az önce bahse konu şahsa da söyledik ya Abdullah Öcalan’la bunun ne alakası var. Müsavat Dervişoğlu hain, Abdullah Öcalan, kurucu önder. Böyle bir şey olur mu? Bu arada MHP’nin 57’inci kuruluş yıl dönümü de tebrik ediyorum. Alparslan Türkeş’in kutlu mirasının bugünlere gelişine sevindiğimi ifade ediyor, layık ellerde yönetilmesi arzusunu da bir kere daha ifade ediyorum” dedi.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin grup toplantısında konuştu. Dervişoğlu, şunları kaydetti:
“Bu yaşadıklarımız, siyasetin ahlaktan, iktidarın sorumluluktan, makamın milletten kopmasının sonucudur. Çünkü bu ülkede artık yapılan yanlışa değil; yanlışı kimin yaptığına bakılıyor. Oyun kime emanet edildiğine değil, oyun kime verildiğine bakılıyor. O emanet, başka kapılarda pazarlık konusu yapılıyor. O oy, başka siyasi hesaplara ciro ediliyor. Vatandaşın iradesi, kişisel hesapların altına eziliyor. İstifa bir haktır. Ama o istifayla birlikte, seçmenin temel tavrından istifa etmemek, dün kara dediğine, bugün ak dememek esastır. Cambazlık ise bir hak değildir. Benim bu konudaki bakışım da çağrım da nettir: Meşruluk sana bana göre değişen bir şey değildir. Siyasetin aşağı çekilen seviyesine karşı daha aşağı çekerek mukabele etmek de bir cevap değildir. Siyaseti kirletenlerden şikayetçiysek, gelin, şikayet edenler olarak temizliğe başlayalım. Ve buradan da bir anlayışa varalım. Eğer niyetimiz açıksa, bunu yapacak gücümüz de var demektir.
“Yerli otomobili Rabia’nın ruhuna hançer olsun diye mi ürettiniz”
Bu yozlaşmanın izleri her yerdedir. Dış politika bunun en önemli parçasıdır. Geçtiğimiz hafta, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Mısır Cumhurbaşkanı Sisi arasında bir görüşme gerçekleşti. Görüşmenin samimi olduğu anlaşılıyor. Öyle ki Sayın Erdoğan, Sayın Sisi’ye TOGG marka bir otomobil hediye ettiniz. Hiç bir gazeteci de ‘Siz o yerli ve milli otomobili, dilinizden düşürmediğiniz Rabia’nın ruhuna hançer olsun diye mi ürettiniz?’… Şunu en başta açıkça ifade edeyim: Ben artık bu görüşmeleri, ‘Dün ne dediniz, bugün ne yapıyorsunuz’ kolaycılığıyla eleştirmiyorum. Çünkü bu ülkede artık herkes biliyor ki, Sayın Erdoğan’ın dış politikası, süreklilikle değil, şahsi ihtiyaç ve hata paylarına göre şekillenmektedir. Dün en ağır sözlerle hedef alınan aktörler, bugün hiçbir açıklama yapılmadan ‘stratejik ortak ve dost’ ilan edilebilmektedir. Eğer elinizde kontrol ettiğiniz güçlü bir medya varsa, Meclis’i etkisizleştirmiş, yargıyı siyasete bağımlı hale getirmişseniz; dış politikada istediğiniz kadar tutarsız davranabilir ve bunun bedelini ödemezsiniz. Türkiye’de yaşanan budur.
“Devlet aklı, gerektiğinde soğukkanlı olabilmeyi gerektirir”
Bu tabloyu tekrar tekrar anlatmanın artık kimseye yeni bir şey söylemediği kanaatindeyim. Hatta şunu da açık yüreklilikle söyleyeyim: Dış politikada, ideolojik öfke ve körlük yerine ülke menfaatini gözeten taktik hamleler bir noktaya kadar anlaşılabilir. Devlet aklı, gerektiğinde soğukkanlı olabilmeyi gerektirir. Ancak sorun burada değildir. Sorun şudur: Dış politika, Sayın Erdoğan için, haylidir bir devlet meselesi olmaktan çıkmış; iç siyasette istediği gibi kullanabildiği, bir propaganda aracı ve malzemesine dönüşmüştür. Bugün sertleşen dil, yarın hiçbir açıklama yapılmadan yumuşayabilmektedir. Bu yüzden bizler, atılan adımların ülkenin menfaati için mi yoksa iç siyasetteki dengeleri yönetmek için mi atıldığını artık ayırt edemez hale geldik. Türkiye açısından asıl güvenlik sorunu budur.
“Dervişoğlu hain, Abdullah Öcalan, kurucu önder. Böyle bir şey olur mu”
Aziz milletime açık bir çağrı yapmak istiyorum: Lütfen, Sayın Erdoğan’ın sert dış politika söylemlerine bakarak, birbirinize düşmeyin. Birbirinizin kalbini kırmayın. Bir davaya, sırf kullanılan dil sert diye körü körüne bağlanmayın. Aklınızı kullanın. Çünkü bu ülkede, darbeci ve İslam düşmanı diye yaftalanan isimlerle Sayın Erdoğan’ı bir gün aynı karede, yan yana görmek bir istisna değildir. Bunu söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur. Çünkü daha önce yaşadık, defalarca yaşadık. Hani az önce bahse konu şahsa da söyledik ya Abdullah Öcalan’la bunun ne alakası var. Müsavat Dervişoğlu hain, Abdullah Öcalan, kurucu önder. Böyle bir şey olur mu? Bu arada MHP’nin 57’inci kuruluş yıl dönümü de tebrik ediyorum. Alparslan Türkeş’in kutlu mirasının bugünlere gelişine sevindiğimi ifade ediyor, layık ellerde yönetilmesi arzusunu da bir kere daha ifade ediyorum.
“Netenyahu ile de aynı masaya oturup ona da bir umut hakkı tanıyacak mısınız”
Uluslararası basında yer alan haberlere göre, ABD Başkanı Trump, Gazze’de yaşanan katliamlar nedeniyle uluslararası kamuoyunda ağır şekilde eleştirilen İsrail Başbakanı Netanyahu’yu Gazze Barış Kurulu’na davet etmiştir. Bu kurulun 19 Şubat’ta toplanması beklenmektedir. Ve aynı gün, Netanyahu’nun Washington’da Trump ile görüşmesi planlanmaktadır. Türkiye, bu kurulun üyesidir. Ve ülkemizi, Dışişleri Bakanımız temsil etmektedir. Bu noktada iktidara açık ve net sorular soruyorum: Netanyahu bu toplantıya katılırsa, Türkiye ile İsrail aynı platformda birlikte çalışmış olmayacak mıdır? Bir yandan İsrail’e karşı siyasi ve ekonomik blokaj uyguladığını söyleyen iktidar, öte yandan Netanyahu ile aynı masada mı oturacaktır? Eğer oturulacaksa, İsrail’e yönelik ticari ambargo yakın zamanda sona erecek midir? Bu konuda bir vaatte bulunulmuş mudur? Türkiye–İsrail ilişkilerinin geleceğine dair kamuoyuyla paylaşılmış açık ve tutarlı bir yol haritanız var mıdır? Yoksa yine; dışarıda başka, içeride başka konuşulan bir sürecin içine mi giriyoruz? Yoksa içeride olduğu gibi, dışarıda da mı teröristlerle aynı masaya oturacaksınız? Netenyahu ile de aynı masaya oturup ona da bir umut hakkı tanıyacak mısınız?
“O densiz artık partimizden ihraç edilmiş ve defolup gitmiştir”
Mihalgazi Belediye Başkanı, Sayın Zeynep Güneş’e atfedilen lafları da bir parti üyesi yaptı diye, sineye çekecek değildik. Aynı kişi benzer provakatif eylemleri 27’inci dönem milletvekilimiz Naci Cinisli Bey’e de yapmış. Ona da bir kumpas kurmaya kalkmış, bunu sonradan öğreniyorum. Naci Bey bunu bildirmiş ama kendisiyle ilgili herhangi bir işlem yapılmamış. Partimizden istifa etmiş 4 gün sonra geri dönmüş. Sonra da kurguladığı stratejinin ağlarını örmeye devam etmiş. Gereğini her zaman yaparız, bundan sonra da aynı şekilde muamele ederiz. Bunun üzerinde tepinmek isteyenlerse, buyursun tepinsinler. Bir insan, bir kadın, bir çocuk incindiyse, onu yapan 77 köyün yabancısı da olsa, sorumluluk üstleniriz ve ondan hesap sorarız. O densiz artık partimizden ihraç edilmiş ve defolup gitmiştir.
“Mustafa Kemal’in annesine hakaret edenlere ne yapacaklar göreceğiz”
Bizi kendinizle kıyaslamayın. Çok şükür, ne düştük, ne öldük. Evladını kaybetmiş anaları meydanlarda yuhalatmadık. Genç kızların kıyafetine karışıp, namusuna dil uzatmadık, kimseye sürtük demedik, mitinglerde Kuran-ı Kerim sallamadık, şehit tabutunu kürsü diye kullanmadık, bayrağı indirtmedik, şehidi gücendirmedik, şehit anasının da bedduasını almadık. Bir kadına yapılan kadının hakaretin cezasını onu kapı dışarı ederek gösterdik. Şimdi onlardan bekliyorum Mustafa Kemal’in annesine hakaret edenlere ne yapacaklar göreceğiz.
“Kardeşi, kardeşten şüphe eder hale getirmeyi arzu edenler ortadadır”
İçimizde ve dışımızda yaşanan her olayda, tekraren görüyoruz ki, önümüzdeki patika, sadece bir partinin, parti olarak başarılı olmasını, vekil sayısını artırmasını değil; iktidar olmanın da ötesinde bir yolu göstermektedir. Türk milletinin tarihin bu evresinde yüzleşmek zorunda kaldığı bir yol ayrımı söz konusudur. Kararı ya bizi buna zorlayanlar verecek ya da bu zora direnenler verecektir. Türkiye’yi, dünyaya ve değişimlere kapatmayı; dahası, Türk Milletini kendi içine kapatmayı, kardeşi, kardeşten şüphe eder hale getirmeyi arzu edenler ortadadır. Düzeni, kanunsuzlukla; milli egemenliği, bir takım zümre ve yapılarla, bereketi ise kıtlıkla ikame etmek isteyenlerin, ikbalini, Türk’ün istiklal ve hürriyetten uzaklaşmasına bağlayanlar ortadadır. Türkiye’yi, dünyanın gidişatına karşı korumak için değil, o gidişattan faydalanmak üzere, ebedi bir zorbalığa mahkum etmek isteyenler ortadadır. Bu sebeple mağlup edilmesi gereken, kişilerden önce, bu anlayıştır. Asıl birleştirilmesi gereken, bölünmek istenen zihinlerdir. Yapılması gereken bir hakkın, bir hakka tercih edilmesi değildir. Refah yoksa, özgürlük olmaz özgürlük yoksa, bağımsızlık kalmaz. Yapılması gereken tek ayrım. İyilik ve kötülük arasındadır.
“Varsın onlar bir teröriste umut bağlasınlar. Biz, Türk milletinin umudunun peşindeyiz”
Nasıl bir devlet lazım? Biliyoruz, nasıl bir vatan hayal ediyoruz? Biliyoruz. Emeklinin hak ettiğini, gencin istediğini, çalışanın derdini üretenin değerini biliyoruz. Çünkü biz bizi biliyoruz. Çünkü biz, yaptıklarından ve yapmadıklarından onları, çok iyi biliyoruz. Bu sebeple, yükseltilmesi gereken, Türk milleti olarak kendimize olan inancımızdır. Bizim, bize olan inancımızdır. Varsın onlar bir teröriste umut bağlasınlar. Biz, Türk milletinin umudunun peşindeyiz. Varsın onlar bir bebek katilinde umut arasınlar. Biz gençlerimizin, kadınlarımızın, evlatlarımızın ortak umudunu büyütmenin derdindeyiz. Varsın onlar, bir caninin umudu olsunlar. Biz, emekçinin, çiftçinin, esnafın, 86 milyon vatandaşımızın umuduyuz. Bunları bir daha yaşamamak için, artık bir daha asla yaşamamak için, bunlara bir an önce son vermekle mükellefiz. Daha iyi bir hayatı hak edenlerin vakti geldi. Siyaseti, binalardan çıkarmak, yollara düşmek vakti geldi.”
(SON)

