(TBMM) – İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, “Milli gelirimizin, üçte biri tek başına, İstanbul’da üretilmektedir. Yarısı, en büyük dört ilde. üçte ikisi, en büyük on ilde. Yani Türkiye’nin ekonomisi 3 birimse; 1 birimi İstanbul’da, 1 birimi sonraki 9 ilde, bir birimi de kalan 71 ilde üretilmektedir. Şimdi sormak zorundayız: Allah korusun, bu merkezlerde yaşanacak büyük bir sarsıntının, bir afetin, bir kesintinin, ülkemize nelere mal olacağını gerçekten hesapladınız mı? Bu tablo, risk yönetimi açısından, sürdürülebilir değildir. Bu tablo, kalkınma açısından, sürdürülebilir değildir… İşte bu yüzden diyoruz ki: Anadolu’ya yeniden yerleşmeliyiz. Bu bir ikamet planlaması değildir. Bu, bir güvenlik çağrısıdır. Bu, bir kalkınma çağrısıdır. Bu, bir devlet aklı çağrısıdır” dedi.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM’de düzenlenen grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
6 Şubat 2023’te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerin cumhuriyet tarihinin en ağır felaketlerinden biri olarak kayıtlara geçtiğini belirten Dervişoğlu, resmi verilere göre; 50 binden fazla yurttaşın hayatını kaybettiğini, yüz binlerce yurttaşın yaralandığını, milyonlarca yurttaşın da evsiz kaldığını hatırlattı. 11 ilin yıkıma uğradığını 14 milyondan fazla kişinin depremlerden doğrudan etkilendiğini aktaran Dervişoğlu, “Hepsinin acılarını yürekten paylaşıyorum. Bu bir doğal afetti. Ama sonuçları, doğal değildi. Çünkü bu yıkım, yalnızca yer kabuğunun hareketiyle açıklanamaz. Bu yıkım; yönetim tercihlerinin, ihmallerin ve denetimsizliğin sonucudur. Bilim insanlarının uyarıları vardı. Risk haritaları vardı. Resmi raporlar vardı. Peki, devlet bu depremi bekliyor muydu? Bekliyordu elbette. Devletin elinde plan yok muydu? Vardı elbette. İşte, mesele tam da burada başlıyor.” diye konuştu.
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yürürlükte olan yeni bir ‘Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’ dahi yoktur”
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, deprem gerçeğiyle yüzleştiğini gösteren en somut belgenin, 18 Ağustos 2011 tarihinde, Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı” olduğunu söyleyen Dervişoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu belge, tesadüfen yazılmış bir metin değildir. Bilim insanlarının, uzmanların, kamu kurumlarının katkısıyla hazırlanmış, devletin kendi resmî yol haritasıdır. 2012–2023 yılları arasını kapsayan bu plan ile öngörülenler, risk azaltma politikalarının hayata geçirilmesi, yapı güvenliğinin artırılması, kamu kurumlarının afetlere kurumsal olarak hazırlanması, iletişim altyapılarının çalışır hâlde tutulması, lojistik ve ulaşım hatlarının felaket anında işlemesi, kara, deniz ve hava yolları için alternatif güzergâhların belirlenmesi, kamu kurumları arasında etkin koordinasyonu, hastanelerin fiziki yeterliliği ve taşıdıkları risklerin tespiti, erken uyarı sistemleri, olası tsunami riskleri, sanayi alanları ve kritik tesislerin güvenliği, kentsel dönüşüm uygulamalarının etkinliği, psikososyal destek ve toplumsal eğitim politikalarıydı. Yani bu plan, ‘Deprem olursa ne yapacağız’ sorusuna değil, ‘Deprem olmadan önce ne yapmalıyız’ sorusuna verilmiş bir cevaptı. Bu plan ne ölçüde uygulandı elbette önemli bir tartışma konusudur. Ama bugün başka bir eşikteyiz. Bu plan 2023 yılında sona erdi. Aradan yaklaşık 3 yıl geçti. Ve bugün itibarıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yürürlükte olan yeni bir ‘Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’ dahi yoktur. Bu, basit bir bürokratik gecikme değildir. Bu, devletin deprem meselesini gündeminden düşürmesidir. Bu bir bilgi eksikliği değildir. Bu bir kaynak yokluğu değildir. Bu bir kader değildir. Bu, yönetim sorumluluğunun terk edilmesidir.”
“Devletin hâlâ güncel bir eylem planı yoksa; bu artık ihmaldir”
Bugün İstanbul ve Marmara Bölgesi için beklenen depremin, bir söylenti, bir kehanet değil, bilimsel olarak öngörülen, sonuçları hesaplanmış, olacağı bilinen bir risk olduğunu ifade eden Dervişoğlu, “Ve bu risk karşısında, devletin hâlâ güncel bir eylem planı yoksa; bu artık ihmaldir. Ve bu ihmalkarlığın bedeli ise; enkaz altında ödenmektedir. Buradan açıkça söylüyorum: Bu iktidar başta olmak üzere hiçbir kişi ve kurum bir sonraki büyük depremde, ‘kader’ deme lüksüne sahip değildir. Çünkü kader, bilinmeyene denir. Oysa burada her şey bilinmektedir. Risk, bilinmektedir. Tehlike, bilinmektedir. Yapılması gerekenler, bilinmektedir. Ama yapılmamaktadır. İşte tam da bu nedenle İYİ Parti olarak, TBMM’ye bir Meclis Araştırma önergesi sunduk. Bu araştırma önergesini, artık mutat hale geldiği gibi, AKP ve MHP oylarıyla reddedilsin diye vermedik. Bu önergeyi bir kez olsun, sürekli tekrar edilen o, ‘Birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz günler’ lafı gerçek anlamını bulsun diye verdik. İnsan, güvendeyse gelecek mümkündür. Ve devlet, artık sorumluluk alıyorsa devlettir. Aşk ile çalışan yorulmuyor ya, bakalım hangi aşka düşmüşsünüz? Koltuk aşkına mı düşmüşsünüz, millet aşkına mı düşmüşsünüz TBMM’de test edeceğiz. İYİ Parti olarak, bir sonraki felaketin ardından ‘keşke’ demeyelim diye buradayız. Bir sonraki enkazın altında vicdanımız kalmasın diye buradayız. Ve bu ihmallerin, bu gecikmelerin, bu sorumsuzluğun tarihe ‘kader’ diye yazılmasına asla izin vermeyeceğiz.” değerlendirmesinde bulundu.
“Nüfusumuzun üçte biri sadece dört ilimizde yaşamakta”
Deprem meselesinin, yalnızca yerin altıyla değil, yerin üstünü nasıl yönettiğinizle de ilgili olduğunu vurgulayan Dervişoğlu, Türkiye’de ise yerin üstünün de plansız olduğunu savundu. Dervişoğlu, şunları kaydetti:
“Türkiye aynı anda hem büyük bir risk, hem de büyük bir fırsat ile karşı karşıyadır. Riskimiz şudur: tüm yumurtalarımızı aynı sepete koymuş durumdayız. Nüfusumuzu birkaç büyük şehirde, ekonomimizi birkaç merkezde, üretimi ve geliri, dar bir alanda toplamış durumdayız. Bu, sadece adaletsiz bir tablo değil; aynı zamanda son derece kırılgan bir tablodur. Rakamlar ortadadır. Nüfusumuzun üçte biri sadece dört ilimizde yaşamaktadır. En kalabalık on il, Türkiye nüfusunun yarısından fazlasına sahiptir. Ekonomideki yoğunlaşma ise; bundan da ağırdır. Milli gelirimizin, üçte biri tek başına, İstanbul’da üretilmektedir. Yarısı, en büyük dört ilde. üçte ikisi, en büyük on ilde. Yani Türkiye’nin ekonomisi üç birimse; bir birimi İstanbul’da, bir birimi sonraki dokuz ilde, bir birimi de kalan yetmiş bir ilde üretilmektedir. Şimdi sormak zorundayız: Allah korusun, bu merkezlerde yaşanacak büyük bir sarsıntının, bir afetin, bir kesintinin, ülkemize nelere mal olacağını gerçekten hesapladınız mı? Bu tablo, risk yönetimi açısından, sürdürülebilir değildir. Bu tablo, kalkınma açısından, sürdürülebilir değildir.
“İşte bu yüzden diyoruz ki Anadolu’ya yeniden yerleşmeliyiz”
Bu tablo, toplumsal barış ve huzur açısından da sürdürülebilir değildir. Çünkü bu yapı; bir yanda aşırı yığılma, diğer yanda ise geride bırakılmış şehirler üretmektedir. Bir yanda fırsata boğulan merkezler, diğer yanda potansiyeline ulaşamayan Anadolu vardır. Bu, planlama eksikliğinin sonucudur. Bu, devletin mekânı, üretimi ve kaynağı bir bütün olarak ele almamasının sonucudur. Çünkü eğer bir ülkede plan yoksa; yatırım dağılmaz, üretim dengelenmez, nüfus orantılı yayılmaz ve bugün olduğu gibi de ülke sağlıklı büyüyemez. Ve sonunda ekonomi, birkaç lokomotif şehrin sırtına yüklenir. O şehirler de bir süre sonra bunu taşıyamaz hale gelir. İşte bu yüzden diyoruz ki Anadolu’ya yeniden yerleşmeliyiz. Bu bir ikamet planlaması değildir. Bu, bir güvenlik çağrısıdır. Bu, bir kalkınma çağrısıdır. Bu, bir devlet aklı çağrısıdır. Anadolu’ya yeniden yerleşmek büyükşehirlerden memlekete dönüş de değildir. Anadolu’ya yeniden yerleşmek; insanımızı, üretimi, sanayiyi, tarımı, lojistiği, eğitimi ve yatırımı akılcı biçimde ülke sathına yaymaktır. Anadolu’ya yeniden yerleşmek; Türkiye’nin dört bir yanında yıldız şehirler çıkarmaktır. En az on beş şehrimizi cazibe merkezi haline getirmektir. Ekonomik olarak Türkiye’ye, bir Türkiye daha eklemektir.”
“Bu tabloyu değiştirmek için devletin yeniden plan yapar hale gelmesi gerekir”
Bugün kişi başına gelirde iller arasında uçurum olduğuna işaret eden Dervişoğlu, “Türkiye ortalamasının üzerinde gelire sahip sadece sınırlı sayıda ilimiz bulunmaktadır. Geri kalan büyük çoğunluk, ortalamanın altındadır. Bu tabloda vatandaşın, mutlu olması da mümkün değildir. Çünkü insan, yaşadığı şehirde fırsatlara erişemiyorsa, gelecek umudu da yeşermez. Yerine karamsarlık, endişe, korku gelir. İşte bugün yaşadığımız gibi, suç ve çeteler sorunu gelir. Asayiş temin edilemez. Ekonominin de devletin de siyasetin de amacı insanın huzuru ve mutluluğu değil midir? Bu yoğunlaşma, aynı zamanda bir kalkınma tuzağıdır. Bazı şehirlerimiz büyürken, bazıları yerinde saymakta, hatta gün geçtikçe geriye gitmektedir. İstihdam artışı yavaşlamakta, verimlilik düşmekte, gelir artışı durmaktadır. Bu sadece ekonomik bir sorun değildir. Bu tablo, siyasi gerilimler üretir, toplumsal ayrışmaları derinleştirir. Kimi ‘neden geri bırakıldık’ der, kimi ‘neden bütün yükü biz taşıyoruz’ der. Ve millet, ortak bir gelecek duygusunu kaybeder. İşte bu yüzden açık söylüyorum: Bu tablo devam etmez, edemez, etmemelidir. Bu tabloyu değiştirmek için devletin yeniden plan yapar hale gelmesi gerekir. Devletin rolü; ekonomi üzerinde tahakküm kurmak, sermayeyi kontrol etmek değil, ekonominin zeminini adil ve dengeli biçimde kurmaktır. Girişimcinin, sanayicinin, çiftçinin, esnafın önünü açacak sahayı oluşturmaktır.” diye konuştu.
Dervişoğlu, şunları kaydetti:
“Kalkınma, dayatmayla değil, ortak akılla olur”
Bunun yolu bellidir. Birincisi; Türkiye’yi, bölgesel çeşitliliği olan bir kalkınma portföyü olarak görmek zorundayız. Kamu yatırımlarını, riskleri azaltacak ve fırsatları çoğaltacak şekilde, ülke geneline yaymak zorundayız. İkincisi; Anadolu’nun üretim gücünü serbest bırakmak zorundayız. Girişimciyi boğan, KOBİ’yi nefessiz bırakan, belirsizlik üreten uygulamalarla kalkınma olmaz. Üçüncüsü; sanayi, tarım, lojistik ve istihdam bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bir ayağı çalışmayan sistem ayakta kalamaz. Dördüncüsü; merkez ile yerel arasında kavga değil, iş birliği gerekir. Kısaca kalkınma, dayatmayla değil, ortak akılla olur.
“Türkiye’nin yeni kalkınma ufku, Anadolu’nun yıldız şehirleridir”
Eğer biz Anadolu’muzu Trakya’mızı yeniden imar ve ihya edebilirsek; bunu da şehirlerimizi tüketen inşaat rantından ayırt ederek yaparsak, depremde bu kadar kırılgan olmayız. Ekonomide bu kadar dengesiz olmayız. Toplumsal yaşamda da bu kadar gergin olmayız. Türkiye’nin gerçek gücü, birkaç şehrin betonunda değil; ülkenin dört bir yanındaki insanının emeğindedir, vatan toprağının her karışının bereketindedir. Biz diyoruz ki: Türkiye’nin yeni kalkınma ufku, Anadolu’nun yıldız şehirleridir. Bunu başardığımız gün; gençlerimizin umudu artacak, şehirlerimiz nefes alacak, Türkiye daha güçlü ve daha güvenli olacaktır. Ve biliyoruz ki; doğru planla, adil paylaşımla, akılla ve emekle Türkiye bunu başaracak güçte ve kudrettedir. Biz, artık bu umudu gerçeğe taşımak, Türk milletini ayağa kaldırmak için buradayız. Bayrak, işte o zaman bir başka dalgalanır, vatan, işte o zaman bir başka yer olur. O büyük sözler, tıpkı emanet edildiği gibi anlamını bulur. Bir yaşam hedefi ve parolası olarak ışıldar. Biz bunları söyledikçe iktidar sahipleri; ‘kaynak yok, kaynak yok’ tekerlemesini söylüyor. Kaynak Var. Hem de fazlasıyla var. Bakın birkaç örnek vereyim; yaklaşık 100 milyar dolarlık kaynak var. Bildiğiniz gibi enerji üretimi çok kârlı bir iş. Bundandır ki talibi çok oluyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2024 yılında güneş ve rüzgâr enerji üretimi için ihale yaptı. Yapılan birçok başvuru ile firmaları yarıştırdı. Böylelikle uygun bir fiyattan elektrik alınmasını sağlamış oldu. Bu da yetmedi, firmalara dedi ki devlete de katkı payı vereceksiniz. Onu da aldı.
“EPDK, bunların hiçbirini yapmayıp ülkenin gelecek 20 yılı ipotek altına alınıyor”
Peki, benzer bir iş için; bağımsız idari Ootorite olan ‘Enerji Piyasası Denetleme Kurulu’ 2023 yılında ne yaptı? Enerji Ulusal Planında öngörülenin çok üzerinde bir kapasiteyi, ülkenin enerji geleceğini ihale yapmadan, ‘önce gelene veririm’ diyerek dağıttı. Çantacılar geldi, ön lisansları aldı. Burada megawatt başına 100 bin dolarlık bir rant doğdu. Sonra bunların fiyatı, 200 bin dolara yükseldi. Önce 13 bin megawatt dağıtacağım dedi. Baktı ki bu iş çok ballı, 33 bin 500 megawatta çıkardı. Bakanlık, firmaları yarıştırıyor, inşaat sürelerini kısıtlıyor, asgari sermaye istiyor, teminat talep ediyorken; EPDK, bunların hiçbirini yapmayıp ülkenin gelecek 20 yılı ipotek altına alınıyor. Bunun sonucunda da ihale yapılmadığından yandaşa, çantacıya dağıtıldığından vatandaşa elektrik daha pahalı satılıyor. Devletin katkı payı alamadığı, yatırımların, ne zaman bitirileceğinin dahi bilinmediği bir ortamda; zarar hanemize yazılan 53,1 milyar dolar oluyor. Bu hesaba, çantacıların yarattığı rant da dahil değil. 53,1 milyar dolar, 45 tane Osmangazi Köprüsü ediyor. Osmangazi Köprüsü demişken, oradaki 10 milyar dolar kazık da hala duruyor. Geçtiğimiz yıl; Çinli Trendyol’a da bir kıyak yapıldı, Hiç kimsenin, savunamadığı bir kanun geçirildi. Ve iktidar, yıllık bir buçuk milyar doları Trendyol’un cebine koydu. Komisyoncuların rakamını, varın siz hesap edin. Bakın, sadece bu üç başlıktaki kamu zararını toplarsanız; 20 yılda, yaklaşık 93 milyar dolar ediyor. Kaynakları saçıp, kaynak yok diye ağlayan iktidara sesleniyorum; alın size, sadece 3 kalemde 93 milyar dolar kaynak. İşte Anadolu’ya yeniden yerleşmek için size kaynak. İşte doğal afetlere karşı mücadele için size kaynak. İşte memura işçiye yaşanabilir bir maaş verebilmek için kaynak. İşte emeklinin hak ettiği insanca yaşam için size kaynak. Ama bunlar ne yapıyor? Bu kadar çok yolsuzluğun olduğu, yağmanın kurumsallaştığı, devleti yönetmenin, komisyonculuğa evrildiği bir memlekette; emekliden kesiyorlar, asgari ücretliden kesiyorlar, esnaftan, çiftçiden, öğrenciden kesiyorlar. Hatta onlar da yetmedi, kredi kartı limitinden kesiyorlar.
“Bu ülkede rakamlarla hayat arasındaki bağ kopmuştur, bile isteye koparılmıştır”
Bu ‘Bütçede para yok’ meselesi falan değil, Bu bir tercih meselesidir. Vatandaşın helal oyları ile seçilen iktidarın tercihi Türk milletinden yana değildir. Milletin iradesini temsil ettiğini iddia eden bu iktidar Türk milletinden, fakirden, garipten yana değildir. Kaynak sana, bana, bize, Türk milletine yok. Nalıncı keseri gibi hep kendilerini yontuyorlar. Yoksulluğumuzun ve yoksunluğumuzun kaynağı, bu iktidarın yolsuzluğu geçim kaynağı yapmasıdır.Yani ekonomide bütün sorun, faizin kaç olduğu, dövizin nerede durduğu değildir. Asıl sorun şudur: Bu ülkede rakamlarla hayat arasındaki bağ kopmuştur, bile isteye koparılmıştır. Her ay açıklanan resmî enflasyon rakamlarıyla, milletin pazarda, markette, mutfakta yaşadığı gerçekler asla aynı şeyler değildir. Bu fark, ölçüm hatası değildir. Bu fark, bir yönetim tercihidir. Enflasyon, ekonominin bir çıpasıdır. O çıpa güvenilir değilse, ne para politikası çalışır ne de vatandaş geleceğini planlayabilir.
“Vatandaş, açıklanan rakamla pazar poşeti arasındaki uçurumu her gün bizzat yaşıyor”
Bir tahlilinin sonucuyla oynayarak kan değerlerini kâğıt üzerinde düşürebilirsiniz ama o hastalık içeride ilerlemeye devam eder. Bugün yapılan tam olarak budur. Gerçek enflasyonu halının altına süpürüp, sözde ‘Resmî’ rakamlar üzerinden politika üretmek; binanın temellerindeki çatlakları boyayla kapatıp ‘Sağlam’ raporu vermeye benzer. Bu, ekonomiyi iyileştirmez. Sadece güveni çürütür. Vatandaş, açıklanan rakamla pazar poşeti arasındaki uçurumu her gün bizzat yaşıyor. Devletin kendi istatistiklerini bir risk yönetimi aracı olmaktan çıkarıp, bir algı yönetimi aracına dönüştürmesi; belirsizliği artıran en büyük risktir. Şeffaflıktan ve dürüstlükten vazgeçilerek, elde edilen her sözde kazanım, aslında toplumun geleceğinden çalmaktır. Sorun, faizi oynatmak değildir. Sorun, gerçeği olduğu gibi masaya koymaktan kaçmaktır. Bu güvensizlik ortamının bedelini ise millet ödüyor, millet. Bugün Türkiye’de belirsizlik, sadece küçük yatırımcının değil; sanayicinin, tüccarın, çiftçinin, esnafın ve KOBİ’nin de belini bükmektedir. Kimse önünü göremiyor. Tasarruf eden ne yapacağını bilmiyor. Yatırım yapmak isteyen risk alamıyor. Üreten, yarınını planlayamıyor. Çünkü ekonomi, güvenle çalışır. Güven yoksa, para da emek de bekler. Bekleyen ekonomi ise büyümez. Ve bu ortamda, iktidarın çözüm diye önümüze koyduğu şey nedir? Nabız yoklamaları. Kısıtlamalar. Sonra da Yasaklar. Önce bir düzenleme fısıldanıyor. Sonra piyasaya sızdırılıyor. Millet ayağa kalkınca, ertesi gün ‘gündemimizde yok’ deniliyor. Devlet, vatandaşına pusu kurmaz. Vatandaşıyla kedi–fare oyunu oynamaz. Ekonomi böyle yönetilmez.
“Sizin ekonomi politikalarınız nedeniyle Türkiye’de kredi kartı zaruri bir tüketim aracıdır”
Şimdi geldiler, şimdi de vatandaşın son dayanağına, kredi kartlarına göz diktiler. Buradan açıkça söylüyorum: Sizin ekonomi politikalarınız nedeniyle Türkiye’de kredi kartı zaruri bir tüketim aracıdır. Hayatta kalmanın bir yoludur. Onu bu hale getiren de iktidarın ta kendisidir. Sayelerinde kredi kartı; marketten alınan peynir, zeytin, süt demektir. Çocuğun okul taksiti demektir. Hastane masrafı demektir. Esnaf için, döndürdüğü sermayesi, çiftçinin tohumluğu, mazot parasıdır. Bu ülkede milyonlarca insan, borcu, borçla çevirerek ayakta duruyor. Yani sorun kredi kartı değil; Kimse bayılarak borçlanmıyor. İnsanı buna mecbur bırakan sizin yarattığınız bu düzendir. Siz, geliri eriten enflasyonun, adaletsiz vergi sisteminin, yetersiz maaşların üzerine gitmek yerine, vatandaşın hayat damarını sıkarsanız; bu ekonomi düzelmez, daha da kilitlenir. Bakınız, bu ülkede bordrolu çalışanlar, Daha alın teri kurumadan vergisini ödemektedir. Kaçıracak, kaçınacak yeri yok. Vergi, maaşı daha eline geçmeden kesiliyor. Eline geçince de, dolaylı vergilerle, bir o kadar daha ödüyor. Bu düzen; orta direği de bilinçli olarak eriten bir düzendir. Oysa biz biliyoruz: Orta direk yoksa, ekonomide bereket yoktur. Toplumsal denge bozuktur. Hak ve adalet taleplerine kendisini cevap vermek zorunda hisseden sorumlu bir iktidar yoktur demektir. Biz diyoruz ki: Ekonomi, rakamlar için değil, insanlar için yönetilir. Başarıyı, tablolar değil; sofralardaki bereket gösterir. Biz, bu ülkeyi veri illüzyonlarıyla değil, gerçekle yüzleşerek, Güven tesis ederek, insanını merkeze alarak yöneteceğiz. Bunların programı Londra, New York, Abu-Dabi, Brüksel içindir. İYİ Partinin programı ise, İstanbul, Konya, Diyarbakır, Muğla, Rize içindir. Yani Türkiye içindir. Biz yapacağız, bunlar görecek, Türk Milleti de sefasını sürecek Allah’ın izniyle.”
(SÜRECEK)

