(ANKARA) – CHP Genel Başkan Yardımcısı Ulaş Karasu, Erzincan İliç’te yaşanan maden faciasının ikinci yılı nedeniyle “Biz, bu ülkenin emekçisine ‘kader’ anlatısı dayatılmasını kabul etmiyoruz. Bu ülke, madencilikte vahşi çalışma düzenini normalleştiremez. CHP olarak düşüncemiz nettir; altın madenciliğinde işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimi; bağımsız, düzenli, ölçüme dayalı ve kamuoyuna açık bir yapıya kavuşturulmalıdır” değerlendirmesinde bulundu.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Ulaş Karasu, İliç maden faciasının ikinci yılına ilişkin yazılı açıklama yaptı.
Facianın üzerinden iki yıl geçmesine rağmen adaletin yerini bulmaması nedeniyle acının ilk günkü gibi sıcak olduğunu dile getiren Karasu, hala sorumluluk zincirinin kırılmadığına, ülkenin işçi sağlığı ve iş güvenliği gerçeğinin hala kâr hedeflerinin gölgesinde bırakıldığına işaret etti, Facianın, “doğal afet” başlığına sığdırılamayacağına kaydeden Karasu, “Bilirkişi bulguları, uzman görüşleri, meslek odalarının uyarıları ve emek örgütlerinin raporları; riskin bir anda ortaya çıkmadığını, göz göre göre büyüdüğünü anlatıyor. Siyanürlü liç süreçleri, kapasite artışları, izin–denetim–yaptırım üçgenindeki zaaflar, taşeronlaşma ve güvencesizleştirme; AKP’nin madencilik politikasını, işçinin canı üzerinden kuran düzenin parçasıdır” dedi.
“Kamu otoritesinin görevi emekçinin canını korumaktır”
Karasu, şöyle devam etti:
“Aradan geçen iki yılda beklenen; madencilik politikalarında köklü bir yön değişikliği, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında güçlü bir kamusal denetim rejimi ve çevresel risklerin sıkı biçimde kontrol altına alınmasıydı. Oysa tablo tam tersini gösteriyor. Facianın ardından Türkiye genelinde binin üzerinde maden sahasının ihaleye açılması, yaşam alanlarının ve doğal varlıkların yeni ruhsat süreçlerine konu edilmesi; İliç’ten gerekli derslerin çıkarılmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Tarım alanları, meralar, ormanlar ve su havzaları üzerinde sürdürülen bu genişleme politikası; işçi sağlığı, çevre güvenliği ve halkın yaşam hakkı açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Fay hatlarına yakın bölgelerde, yeraltı su sistemleri üzerinde ve hassas ekosistemlerde siyanürlü madencilik faaliyetlerinin sürdürülmesi; kamu yararı anlayışının geri plana itildiğini göstermektedir. Uzman raporları, meslek odalarının uyarıları ve yerel halkın itirazları ortadayken, maden sahalarının genişletilmesi; İliç’in münferit bir olay olmadığını, yapısal bir madencilik politikası sorunu olduğunu teyit etmektedir. Bu yaklaşım devam ettiği sürece, yeni riskler ve yeni felaket olasılıkları gündemden düşmeyecektir. Kamu otoritesinin görevi, ruhsat dağıtmak değil; emekçinin canını, doğanın dengesini ve toplumun geleceğini korumaktır.
“İki yılın özeti şudur; sorumluluk, kurumdan kuruma dolaştırıldı”
İki yılın özeti şudur; sorumluluk, kurumdan kuruma dolaştırıldı. Bakanlıklar birbirine ‘yetki alanı’ tarif etti. Kamu adına denetim yapması gereken mekanizmalar, kâğıt üstünde kaldı. TBMM’de kurulan Araştırma Komisyonu süreci; hakikati anlatmak yerine, sorumluluğu iktidarları ve yandaşları hariç herkese yükleyen bir çizgiye savruldu. Şirket beyanları, birçok başlıkta esas alındı; sahadaki emekçinin tanıklığı, çalışma yaşamının gerçekliği ve risklerin bütünlüğü gerektiği kadar merkeze konmadı. Oysa kamu yönetimi, iktidarın top çevirme yeri olamaz. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı; ÇED süreçleri, kapasite artışları, çevresel izleme, yaptırım ve şeffaflık sorumluluğunu taşır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı; ruhsatlandırma, maden sahalarının teknik güvenliği ve işletme disiplinine dair kamusal yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı; işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimini, rehberlik broşürüne indirgeyemez; caydırıcı, bağımsız, düzenli ve kamucu bir denetim rejimini kurmakla yükümlüdür. Bu sorumluluklar, birbirine havale edilerek ortadan kaldırılamaz.
“Kapasite artışları sonrasında sahada etkin ve kapsamlı denetim yapmış mıdır?”
Facianın ardından geçen iki yılda, buradan sormaya devam ediyoruz; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı iş müfettişleri, 6331 sayılı Kanun kapsamında kapasite artışları sonrasında sahada etkin ve kapsamlı denetim yapmış mıdır? Yapıldıysa; risk tespitleri, uyarılar ve alınan yaptırımlara ilişkin tüm belgeler kamuoyuna açıklanacak mıdır? Yığın liç alanındaki çatlaklar, kayma emareleri ve olağandışı deformasyonlar; risk değerlendirme ve Sağlık-Güvenlik Dokümanlarında öngörülmüş müdür? Öngörüldüyse hangi acil eylem planları devreye alınmıştır? Facia öncesinde iş güvenliği uzmanlarının Tespit ve Öneri Defteri’ne yazdığı uyarılar ile işçilerin yaptığı risk bildirimleri; Bakanlık müfettişlerince incelenmiş midir? Bu uyarılar neden iş durdurma kararıyla sonuçlanmamıştır? Asıl işveren–alt işveren zincirinde; İSG sorumluluğu nasıl paylaşılmıştır? Hayati risk içeren faaliyetlerin büyük bölümünün taşeronlara devredildiği iddiası doğru mudur? Acil durum planları, siren ve tahliye mekanizmaları facia anında neden devreye girmemiştir? Liç alanına yakın patlatmalar, kapasite üzeri üretim baskısı ve aşırı siyanür kullanımı iddiaları araştırılmış mıdır?”
“Siyasi sorumluluk, iktidar gücünün arkasına saklanarak taşınamaz”
Bu sorular yanıt bulmadan, İliç dosyasının kapanmış sayılamayacağını vurgulayan Karasu, “Biz, bu ülkenin emekçisine ‘kader’ anlatısı dayatılmasını kabul etmiyoruz. İliç, Soma, Ermenek, Hendek ve sayısız iş cinayeti; bir yönetim tercihini, bir denetimsizlik rejimini, bir kâr siyasetiyle kurulan çalışma yaşamını gösteriyor. Bu ülke, madencilikte vahşi çalışma düzenini normalleştiremez” ifadelerini kullandı.
Altın madenciliğinde işçi sağlığı ve iş güvenliği denetiminin; bağımsız, düzenli, ölçüme dayalı ve kamuoyuna açık bir yapıya kavuşturulması gerektiğinin altını çizen Karasu, “Liç sahaları, atık depolama alanları, siyanür yönetimi ve ağır metal maruziyeti için sürekli izleme zorunlu hale getirilmeli; veriler şeffaf biçimde yayımlanmalıdır. İşçi temsilciliği güçlendirilmeli; çalışmaktan kaçınma hakkı fiilen güvence altına alınmalıdır. Taşeronlaşma ve güvencesizleştirme; madencilikte işçi sağlığı ve iş güvenliğinin altını oyan temel politika alanı olarak ele alınmalı, sınırlandırılmalıdır. Meslek odalarının ve emek örgütlerinin uyarıları, süreçlerin asli girdisi kabul edilmelidir. Sorumluluğu örtme çabaları son bulmalı; idari ve siyasi sorumluluk başlıkları açıkça tespit edilmelidir” diye konuştu.
Karasu, hakikatın, bir süre bastırılabileceğini ancak toprağın altına gömülemeyeceğini vurgulayarak, “İliç’te yitirdiğimiz 9 emekçinin hesabı, bir gün sorulacak. Siyasi sorumluluk, iktidar gücünün arkasına saklanarak taşınamaz. Kamu adına görev yapan herkes, yetkiyle birlikte sorumluluğu da taşır. İliç’i unutmadık ve yeni İliç faciaları olmaması, iktidarın kaçınılmaz sorumluluğundadır. Ayrıca bu ülkenin emekçileri ne yalnız ne de geleceksiz kalmayacaktır” dedi.

