HABER: Zuhal Çiloğlan – Esra Tokat
(İSTANBUL) – CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, tutuklu yargılandığı İBB Davası’nda söz aldı. 15 buçuk milyon kişinin oy kullanarak Türkiye’nin birinci partisinin Cumhurbaşkanı adayı olarak tanımladığı, 25 milyondan fazla insanın imza verdiği bir kişi olarak heyetin karşısında bulunduğunu belirten İmamoğlu, “Burada görülen dava bir siyasi davadır. Üstelik bu siyasi dava bugün başlamamıştır. Sürecin kökeni çok daha geriye, 2019 yılına uzanmaktadır. Duruşmaların televizyonlardan canlı yayınlanmasını talep ettiğimizde, devletin en üst makamından dahi ‘yayınlanabilir’ yaklaşımı ortaya konmasına rağmen bugün geldiğimiz noktada insanlar bu salona girerken büyük zorluklar yaşamaktadır” dedi. İmamoğlu, “Bu gerginlikle bu süreç yönetilemez. Adil yargılanma benim hakkımdır” ifadelerini kullandı.
CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 107’si tutuklu, 5’i müşteki sanık olmak üzere toplam 407 sanıklı İBB davasında ikinci gün duruşması başladı.
İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun karşısındaki salonda yapılan duruşmaya, tutuklu CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, Şişli Belediye Başkanı Emrah Resul Şahan, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu, İBB Başkan Danışmanı ve MEDYA AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş, İmamoğlu’nun kayınbiraderi Cevat Kaya, İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan’ın da aralarında bulunduğu 107 tutuklu sanık jandarma eşliğinde getirildi. Duruşmaya, tutuksuz sanıklar Ekrem İmamoğlu’nun oğlu Mehmet Selim İmamoğlu ve babası Hasan İmamoğlu birlikte geldi. Salonda bazı tutuksuz sanıklar ile sanık avukatları da hazır bulundu.
İddianame özeti okundu
Duruşmada, iddianame özetinin okunması 33 dakika sürdü. İddiname özetinin okunmasın ardından söz alan Ekrem İmamoğlu, şunları söyledi:
“Sanıyorum her satırında ismimin geçtiği bir özeti aktardınız. Aktardığınız bu özetle birlikte burada, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli siyasi davalarından birinin başlatıldığını düşünüyorum. Elbette usule ilişkin karar verme yetkisi sizindir, savunma sıralaması dahil olmak üzere gerekli kararları alacak ve uygulayacaksınız. Az önce ifade ettiğiniz gibi bir listeden söz ettiniz. Bu listenin bir bölümü dün yayımlandı, ardından yaşanan kargaşa sırasında ekrandan kaldırıldı ve daha sonra avukatlar tarafından temin edildi. Ben de söz konusu listeyi dün akşam görme imkanı buldum. Bu sizin kararınızdır; ancak karar verilmeden önce tarafların dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun yapılmamış olması elbette sizin takdirinizdir. Fakat burada ‘sizi dinlemiyorum’ ya da ‘size söz hakkı vermiyorum’ şeklindeki bir yaklaşımın, ben avukat ya da hukukçu olmamakla birlikte, yürürlükteki ceza muhakemesi kurallarına ve yüce Türk yargısının temel ilkelerine uygun olmadığını düşünüyorum.
Şunu biliyorum ki, ‘adalet mülkün temelidir’ sözü devletin ve yargının dayanağıdır. Bu ilke gereği, sizin bulunduğunuz makamdan bakıldığında burada bulunan hiç kimse peşinen suçlu değildir. Ortada bir iddia makamı vardır; ben o makamın tutumunu kusurlu, şaibeli ve hatalı buluyorum. Bunların hepsi günü geldiğinde ayrıca tartışılacak ve yargı önünde değerlendirilecektir. Ancak bütün bu süreçte sizin göreviniz, iddia makamı ile sanıklar arasında bağımsız, tarafsız ve adil bir konumda durarak nihai kararı vermektir.
“16 milyon İstanbullunun belediye başkanı şu anda huzurunuzdadır”
Bu bakımdan burada görülen dava, kamuoyunda geniş şekilde tartışılan bir siyasi dava niteliğindedir. 16 milyon İstanbullunun belediye başkanı şu anda huzurunuzdadır. 15 buçuk milyon kişinin oy kullanarak Türkiye’nin birinci partisinin Cumhurbaşkanı adayı olarak tanımladığı, 25 milyondan fazla insanın imza verdiği bir kişi olarak buradayım. Kamuoyunun büyük bir bölümünün bu davayı siyasi bir dava olarak değerlendirdiği bir ortamda, ‘önerinizi dinlemiyorum’ denilmesi mahkeme açısından bir meşruiyet ve güven sorunu yaratacaktır.
Sonuçta vereceğiniz karara kimsenin müdahale etmesi mümkün değildir. Kararı siz verecek, usulü siz belirleyeceksiniz; herkes de buna riayet edecektir, itirazlarımız saklı kalmak kaydıyla düzen işleyecektir. Ancak ‘Ekrem İmamoğlu’nu dinlemiyorum, önerisini duymak istemiyorum’ şeklindeki bir yaklaşımın sorumluluğu mahkemeye ait olacaktır. Oysa burada talep ettiğim 10–15 dakikalık sürede, neden farklı bir usul uygulanması gerektiğini açıklamam; hem sizi hem de heyetinizi rahatlatacak, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlayacaktır. Bu nedenle uygun görürseniz, neden bu şekilde olmaması gerektiğini ve hangi koşullar altında bugün burada bulunduğumuzu kısaca arz etmek istiyorum.”
“Elbette kendimi savunacağım; her cümlem bu savunmanın bir parçasıdır”
Mahkeme Başkanı, İmamoğlu’na “Bakın söz verdim, savunmaya geçtiniz” dedi. İmamoğlu, “Söz hakkı da vermeseydiniz oldu olacak” diyerek tepki gösterdi. İmamoğlu, konuşmasına şöyle devam etti:
“Burada başından beri anlatılanlara ve az önce sayın üyenin okuduğu iddianame özetine dikkatle baktığımızda, aslında meselenin özünü ortaya koyan bir yaklaşımın varlığını görüyoruz. İddianamenin başından sonuna kadar ortaya konan tavrın ne olduğunu hepimiz açıkça anlayabiliyoruz.
Sayın Hakim, lütfen müsaade edin. Bir savunmayı tek bir cümleye sığdırmak mümkün değildir. Elbette kendimi savunacağım; her cümlem bu savunmanın bir parçasıdır. Ancak beni bu şekilde keserseniz savunmanın sağlıklı biçimde anlatılması mümkün olmaz. Oysa beni 10–15 dakika dinleseniz, mesele çok daha açık ve kısa sürede anlaşılacaktır. Sonrasında yine takdir yetkisi sizindir. Lütfen buna imkan tanıyın. Çünkü iddianamenin başından itibaren ortaya konulan anlatı şudur: ‘Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü’nü ‘ele geçirdiği’, ardından İstanbul’u, sonra Türkiye’yi, hatta Cumhuriyet Halk Partisi’ni ‘ele geçirmeye’ çalıştığı yönünde bir siyasi kurgu inşa edilmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi’ni ele geçirdikten sonra her şeyi yönetmeye yönelik bir plan varmış gibi bir tablo çizilmektedir. Oysa meselenin özü siyasidir. ‘Ahtapotun kolları’ benzetmesi üzerinden yürütülen söylemlere baktığımızda, bu sürecin başında bulunan Başsavcının siyaset diliyle kurduğu ilişki ve Ankara’ya verilen siyasi mesajlar ortadadır. Göreve başladıktan sonra sürecin siyasi bir kimlikle yürütüldüğü izlenimi açıkça oluşmuştur.
“Bu siyasi dava bugün başlamamıştır. Sürecin kökeni çok daha geriye, 2019 yılına uzanmaktadır”
Bu nedenle burada görülen dava bir siyasi davadır. Üstelik bu siyasi dava bugün başlamamıştır. Sürecin kökeni çok daha geriye, 2019 yılına uzanmaktadır. Hatırlayınız; seçim iptal edilmeden önce ya da iptal sürecine gidilirken, bu ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından ’13–14 bin oyla kimse seçimi kazandığını zannetmesin’ şeklinde bir açıklama yapılmıştır. Oysa demokrasilerde bir oyla dahi seçim kazanılır. Millet iradesi sandıkta tecelli eder. Buna rağmen seçim iptal edilmiş ve süreç bambaşka bir noktaya taşınmıştır. Bugün burada yaşananların arka planı da işte o tarihten itibaren başlayan siyasi sürecin devamıdır.
2024 yılına gelindiğinde ise bu yaklaşımın yöntem değiştirdiğini görüyoruz. Seçimi iptal etmekle sonuca ulaşılamadığını düşünen bir anlayışın, bu kez ‘tutuklayarak sonuç alınabilir’ düşüncesine yöneldiği anlaşılmaktadır. Bir operasyon planlanmış, bununla hedefe ulaşılabileceği değerlendirilmiştir. Bu bir siyasi karardır. O siyasi karar doğrultusunda, siyasi bir görevde bulunan —bakan yardımcılığı görevinden gelen— ve benim açımdan başsavcı görünümünde bir siyasetçi olan kişi, İstanbul’a gönderilmiş, kendisine verilen görevi yerine getirmiştir.
“Süreçte ‘başarılı olursan bakan olursun’ denilen kişi…”
2024 seçimlerinden yalnızca birkaç ay sonra planlandığını duyduğumuz, Temmuz–Ağustos aylarında hazırlıkları başladığı konuşulan bu operasyon yürürlüğe konulmuştur. Bu süreçte ‘başarılı olursan bakan olursun’ denilen kişinin daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bakanlık görevine getirildiği de ortadadır. Dolayısıyla bu dosya başından beri siyasidir.
Böylesine siyasi bir davada, bu kadar çelişkinin bulunduğu, iddiaların altında somut ve tutarlı delil zincirinin oluşmadığı bir ortamda; savunmayı yalnızca alfabetik sıraya indirgemek ya da mekanik bir usule bağlamak yargılamanın sağlıklı yürütülmesine hizmet etmez. Bu benim önerimdir. Elbette takdir sizin. Kararı verecek olan sizsiniz. Bunun sorumluluğu da size aittir; ben sadece düşüncelerimi ve itirazlarımı ifade etmekle yükümlüyüm. Ancak uygulamalar öylesine zor ve sıkıntılı bir noktaya gelmiştir ki, Sayın Hakim; duruşmaların televizyonlardan canlı yayınlanmasını talep ettiğimizde, devletin en üst makamından dahi ‘yayınlanabilir’ yaklaşımı ortaya konmasına rağmen bugün geldiğimiz noktada insanlar bu salona girerken büyük zorluklar yaşamaktadır. Vatandaşlar adeta kalabalık içinde sıkışarak, jandarma görevlilerinin arasında güçlükle yer bulabilmektedir.
“Bu şartlarda sağlıklı bir yargılama ortamından söz etmek mümkün değil”
Bu şartlarda sağlıklı bir yargılama ortamından söz etmek mümkün değildir. Bu gerginlikle bu süreç yönetilemez. Adil yargılanma benim hakkımdır. Burada bulunan her bir kadın yol arkadaşımın ellerinden saygıyla öpüyorum. Buradaki herkesin nasıl bir baskı ve zorluk içinde bu salona geldiğinin heyetiniz tarafından bilinmesi gerekir. İnsanlar büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Dün bir arkadaşımı gördüm; kolu askıdaydı. Sebebini sorduğumda kalp pili bulunduğunu, sağlık sorunları yaşadığını söyledi. Yazışmalar yapıldığını ifade ettiniz; ancak Sayın Hâkim, bu konularda daha fazla özen gösterilmesi gerekir. Bir yıldır burada neden bulunduğunu dahi tam olarak anlayamayan onlarca arkadaşımız var. Onlarca insan özgürlüğünden mahrum durumda. Dosyanızda, ‘Sekiz buçuk milyon dolar verdim, beni serbest bırakacaklardı, adliyede işbirliği vardı’ şeklinde suç duyurusunda bulunan kişilerle ya da bazı iş insanlarıyla ilgili hızlı kararlar alınabiliyor; ancak sağlık sorunu yaşayan bir arkadaşımız hakkında aynı hassasiyet gösterilmiyor.”
(SÜRECEK)

