Haber: Zuhal ÇİLOĞLAN
(İSTANBUL) – CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 414 sanıklı İBB Davası’nın 18. günü, tutuklu sanıkların savunmasıyla devam ediyor. Bugün Eylem 13 kapsamında savunma yapan tutuklu sanıklardan Reklam İstanbul çalışanı Yusuf Utku Şahin, “Eğer reklamcılık sektörü, benim bu nedenle tutuklandığımı duysa; yaklaşık 150 milyarlık bu sektörün tamamı işini bırakır. ‘Bu kodu kullanan tutuklanıyor, üstelik ortada kişisel veri ihlali de yok’ denir. Google Tag Manager’ı, isteseniz dahi bir uygulamaya ekleyemezsiniz; uygulama üzerinde çalışmaz, böyle bir yapısı yoktur. Çünkü uygulamalara eklenen kodlar bu nitelikte değildir. Google Tag Manager bir web teknolojisidir. Ayrıca Google teknolojileri üzerinden kişisel veri elde edilmez. Şu iddiayı Google görse, savcılığı Amerika’ya davet eder ve ‘Bu ürünü biz geliştirdik; gelin bize anlatın, bu sistem uygulamada nasıl çalışıyor, nasıl kişisel veri alıyor? Bize öğretin’ der. Sayın Bakan ‘Tek bir ifadeyle biz kimseyi tutuklamadık’ şeklinde bir açıklama yapmış, ancak ben tek bir ifadeyle tutuklandım” dedi.
CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu İBB Davası’nın duruşması 18. gününde, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun karşısındaki 1 No’lu salonda, devam ediyor.
Beyoğlu Belediyesi’ne ilişkin aralarında Başkan İnan Güney’in de olduğu, 3’ü tutuklu 7 kişi hakkındaki dosyanın bu davayla birleştirilmesi kararı sonrasında, davadaki sanık sayısı, 92’si tutuklu 414’e çıktı.
Duruşmaya, tutuklanmalarının ardından görevlerinden uzaklaştırılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Şişli Belediye Başkanı Emrah Resul Şahan, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu, İBB Başkan Danışmanı ve MEDYA AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş, İmamoğlu’nun kayınbiraderi Cevat Kaya’nın da aralarında bulunduğu tutuklu sanıklar katıldı.
Ekrem İmamoğlu’nun oğlu Mehmet Selim İmamoğlu, babası Hasan İmamoğlu, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, İBB Meclisi İştirakler ve Bağlı Kuruluşlar Komisyonu Başkanı Ertan Yıldız’ın da aralarında bulunduğu bazı tutuksuz sanıklar ve avukatları da duruşmaya geldi.
“Bugün huzurunuzda aslında ‘var olmayanı’ ispat etmeye çalışacağım”
Duruşma, 26. sıradaki CHP Bilgi İşlem Sorumlusu Orhan Gazi Erdoğan’ın savunmasıyla saat 10:45’te başladı. Ardından İBB Dijital Yayınlar Koordinatörü Ulaş Yılmaz, 13. Eylem kapsamında savunmasını yaptı. Çapraz sorgusunun ardından ise avukat savunmalarına geçildi. Sonrasında ise tutuklu sanık Reklam İstanbul çalışanı Yusuf Utku Şahin’in Eylem 13 kapsamında savunması alındı. Şahin, savunmasında şunları söyledi:
“İddianamenin yalnızca bir yerinde, Emrah Yüksel’in ifadesinde geçen bir bölümde adım geçmektedir. İddia makamı tarafından buna karşı herhangi bir delil sunulmadığı hâlde tutuklandığım için, bugün huzurunuzda aslında ‘var olmayanı’ ispat etmeye çalışacağım.
Yani böyle bir durumun bulunmadığını, elimden geldiğince ortaya koyacağım. Bunun için de bazı olay örgülerinden bahsetmek ve hakkımdaki yanlış bilgileri, özellikle medyada yer alan hatalı haberleri düzeltmek zorundayım.
“Polisler ‘doğru adrese mi geldik’ diyerek amirlerine teyit ettirdiler”
30 Ekim sabahı polisler eve geldiğinde, neden geldiklerini sorduğumda ‘İstanbul Senin uygulaması için geldik’ denildi. Bu konu, Haziran ayından beri medyada yer alan, haber programlarından gördüğümüz bir meseleydi.
Bana, ‘İBB çalışanı mısınız?’ diye sordular. ‘Hayır’ dedim. ‘İBB’nin rakip şirketlerinde misiniz?’ dediler. ‘Hayır, orada da hiç çalışmadım’ diye cevap verdim. Hatta kendi aralarında, ‘Doğru adrese mi geldik?’ diyerek amirlerine teyit ettirdiler.
Ardından, ‘Biz İstanbul Senin ile ilgili geldik’ dediler. Ben de medyadan bildiğim kadarıyla, ‘Peki, buyurun’ dedim. İş bilgisayarıma, kişisel bilgisayarıma ve telefonuma el konuldu. O anda ‘var olmayanı’ ispat etmem gerekeceğini anladığım için tüm şifreleri verdim; iş bilgisayarımı ve telefonumu teslim ettim. Bu husus zaten polis tutanaklarına da geçmiştir.
Sonrasında Vatan Emniyet’e götürüldük. Orada, ‘Suçum ne, günahım ne? Bana anlatır mısınız?’ diye sordum. Polis memurları, ‘Savcılıktan sorular gelecek’ dedi. Öğleden sonra sorular geldi ve ‘Sorulardan anlarsınız’ denildi.
“Memur Bey, amirini arayıp ‘Yanlış soru mu gönderdik?’ diye teyit etti”
Soruları incelediğimde, Sayın Başkan; bir firma, ‘İstanbul Senin’ veri tabanı çalışanları gibi konular yer alıyordu. Bunları ilk kez o sorular sayesinde öğrendim. Sanki bu kişilerle bir ilişkim varmış gibi, ‘Bunlarla ilişkin nedir?’ şeklinde sorular yöneltilmişti.
Ben de tüm sorulara ‘Bilmiyorum’ veya ‘Tanımıyorum’ şeklinde cevap verdim. Çünkü bu konuyla herhangi bir İstanbullu vatandaş kadar bağlantım var; kime sorsanız aynı cevabı verir. Hiçbir bilgim yok. Zaten hayatım boyunca özel sektörde çalışmış biriyim; böyle bir erişimim olması da mümkün değil.
Polis memuruna da sordum: ‘Memur bey, bu sorular doğru mu? Benimle mi ilgili?’ Tanımadığım kişiler, bilmediğim bir sektör… Çünkü ben reklamcıyım. Bana veri tabanı gibi konularla ilgili oldukça teknik sorular yöneltiliyordu. Hatta memur bey, amirini arayıp ‘Yanlış soru mu gönderdik?’ diye teyit etti; o da benim şaşkınlığımı fark etmişti. Ancak ‘Sorular doğru’ denildi ve devam ettik.
Ben de ‘Herhâlde ilgili bir nokta çıkar’ diye düşündüm. En sonunda bir ifade ile karşılaştım: Emrah Yüksel isimli bir kişiden alınmış bir ifade. Hayatım boyunca tanımadığım, hiç görmediğim bir isim.
“Tek bir ifade ve benimle hiç alakası olmayan sorular nedeniyle buradayım. Yazılımcı olmayan herhangi bir kişiye bugün bu sorular yöneltilse, cevap veremez”
İfadede ‘iletişim çadırı ekibinden’ deniliyordu. Sayın Başkan, ben ‘Emrah Yüksel kimdir?’ diye düşünürken, aynı zamanda ‘İletişim çadırı nedir?’ diye de düşündüm. Aklıma Ramazan çadırları geldi; hani demirlerle kurulan iftar çadırları… ‘Ben küçükken bile iftar çadırına gitmedim, bu ne alaka?’ diye düşündüm.
Daha sonra avukatımdan öğrendim ki, Miniatürk’ün yanında bulunan bir binaya ‘İletişim Çadırı’ deniliyormuş. Söz konusu ifadede, buradan mailler gönderildiği iddia ediliyordu.
Sayın Başkanım, tek bir ifade ve benimle hiç alakası olmayan sorular nedeniyle buradayım. Yazılımcı olmayan herhangi bir kişiye bugün bu sorular yöneltilse, cevap veremez.
“Eğer reklamcılık sektörü, benim bu nedenle tutuklandığımı duysa; yaklaşık 150 milyarlık bu sektörün tamamı işini bırakır”
Gözaltına alındığımda bir ara etrafa bakındım; ‘Acaba bir kamera mı var, bir yerden şaka mı yapılacak?’ diye düşündüm. Çünkü bahsettiğimiz şey, bugün Türkiye’deki tüm medya kuruluşlarının web sitelerinde reklam performansını ölçmek için kullanılan sıradan bir koddur.
Sayın Başkan, şöyle ifade edeyim: Türkiye’nin 2025 yılındaki toplam reklam harcamaları 244 milyar liradır. Bunun %72,2’si dijital alandadır ve söz konusu kod da bu harcamalar kapsamında yaygın şekilde kullanılmaktadır.
Eğer reklamcılık sektörü, benim bu nedenle tutuklandığımı duysa; yaklaşık 150 milyarlık bu sektörün tamamı işini bırakır. ‘Bu kodu kullanan tutuklanıyor, üstelik ortada kişisel veri ihlali de yok’ denir. Ben, Sayın Başkan, işte bu nedenle tutuklandım.
“Şu iddiayı Google görse, savcılığı Amerika’ya davet eder ve ‘Bu ürünü biz geliştirdik; gelin bize anlatın, bu sistem uygulamada nasıl çalışıyor, nasıl kişisel veri alıyor? Bize öğretin’ der”
Emrah Yüksel’in ifadesine tekrar dönersek; bu ifadenin kendisine ait olduğu söyleniyor. Ancak Emrah Bey duruşmaya geldiğinde, ‘Ben bu ifadeyi bu şekilde vermedim’ dedi. Eğer ‘Evet, söyledim’ deseydi, ben de buna göre çok farklı bir savunma yapardım; bu nedenle savunmamı değiştirmek zorunda kaldım.
Google Tag Manager’ı, isteseniz dahi bir uygulamaya ekleyemezsiniz; uygulama üzerinde çalışmaz, böyle bir yapısı yoktur. Çünkü uygulamalara eklenen kodlar bu nitelikte değildir. Google Tag Manager bir web teknolojisidir. Ayrıca Google teknolojileri üzerinden kişisel veri elde edilmez.
Ben gerçekten anlamakta zorlanıyorum: Savcılığın benimle kişisel bir husumeti mi var? Tek bir ifade ile -ki o da hatalı bir ifade- ve benim tarafımdan yazılmamış maillerle, adeta karga tulumba tutuklandım, Sayın Başkanım.
Şu iddiayı Google görse, savcılığı Amerika’ya davet eder ve ‘Bu ürünü biz geliştirdik; gelin bize anlatın, bu sistem uygulamada nasıl çalışıyor, nasıl kişisel veri alıyor? Bize öğretin’ der.
Ortada gerçekten şu şekilde bir durum var: Bu kodu bir veri tabanına gösterip ‘Hadi kişisel veri al’ deseniz, hiçbir şey yapmaz. Olduğu gibi kalır. ‘Bu nedir, nasıl çalışır?’ diye sorar adeta.
Sayın Başkan, bu artık bir iddianame olmaktan çıkmış durumda. Bu şahsi bir durum mu, doğrudan üzerime mi alınmam gerekiyor, emin değilim. Emrah Yüksel’in beyanlarından sonra kelimelerimi özellikle dikkatle seçmeye çalışıyorum.
Kendisine, ‘Kişisel veri alındığını söylemişsin’ dedim; ‘Hayır, böyle bir şey söylemedim’ dedi. ‘Peki, o zaman iddianamede bu ifade neden yer alıyor?’ diye sordum.
Aynı şekilde, ‘İletişim Çadırı ekibinde olduğunu söylemişsin’ dediğimde, ‘Hayır, hiçbir çadırda olduğumu söylemedim’ şeklinde cevap verdi. Beni hayatı boyunca görmediğini de açıkça ifade etti. O hâlde soruyorum: İddianamede yer alan bu ifadeler neden ve nasıl yer almaktadır?
“Ben masumiyetimi ispat etmek için bilgisayarımın ve telefonumun şifrelerini verdim”
Ben masumiyetimi ispat etmek için bilgisayarımın ve telefonumun şifrelerini verdim. 7 Kasım tarihinde incelemeler yapılmış; rapor muhtemelen huzurunuzdadır. Yapılan inceleme sonucunda bilgisayarımda ve telefonumda hiçbir şüpheli unsura rastlanmamıştır.
Ben dijital bir suçla, veri çalmakla yargılanıyorum. Bu nasıl yapılır? Bilgisayarla yapılır. Ancak benim ‘İstanbul Senin’ uygulamasına erişimim yok, İBB ile uzaktan yakından bir ilişkim yok. Diyelim ki iddia makamı ‘Sen bilgisayar korsanısın, zorla elde ettin’ diyor; o hâlde açıp bilgisayarı inceleyin.
2026 yılında dijital ortamda işlenen bir suçun hiçbir iz bırakmaması mümkün değildir, Sayın Başkanım. Az önce bir meslektaşımız 1950’li yıllarda yaşanmış bir iftira olayından bahsetti; bir kişi idam edilmiş ve 50 yıl sonra masum olduğu anlaşılmış. Benim durumum buna benziyor; ancak biz 2026 dünyasındayız.
“Eğer iddia makamı hâlâ benim hiçbir iz bırakmadan bu fiili gerçekleştirdiğimi iddia ediyorsa, Milli İstihbarat Teşkilatı gelsin, beni alsın; Türkiye’nin siber savunmasının başına getirsin”
Teknolojinin bu kadar geliştiği bir dönemde bilgisayarımı veriyorum, ‘Alın, inceleyin, araştırın’ diyorum. Buna rağmen veriyle ilgili hiçbir bulgu çıkmıyor. Sıfır.
Eğer iddia makamı hâlâ benim hiçbir iz bırakmadan bu fiili gerçekleştirdiğimi iddia ediyorsa, ortada olağanüstü bir durum var demektir. O zaman gerçekten burada bir deha harcanıyor, Sayın Başkan. Bu durumda Milli İstihbarat Teşkilatı gelsin, beni alsın; Türkiye’nin siber savunma başına getirsin. Çünkü iz bırakmadan bu işi yaptığım iddia ediliyorsa, ortaya çıkan sonuç budur.
Son olarak, Murat Ongun’un yöneticiliğinde olduğu iddia edilen bir suç örgütüne üyeliğim konusuna değinmek istiyorum. Anladığım kadarıyla bu iddianın tek dayanağı, ifadede geçen ‘İletişim Çadırı ekibinden’ ifadesidir; bunun dışında herhangi bir somut dayanak bulunmamaktadır.
İddianamede aynen şu şekilde yer almaktadır: ‘Şüpheli Ekrem İmamoğlu isimli şahıs liderliğinde kurulan suç örgütü üyelerinden Murat Ongun isimli örgüt yöneticisinin hiyerarşisinde bulunduğu, Reklam İstanbul’da bilgisayar mühendisi olarak çalıştığı ve şüpheli örgüt üyeleriyle birlikte hareket ettiği…’ Bunun dışında herhangi bir tespit yoktur. Bu, bir şüphe dahi oluşturacak nitelikte değildir.
“Ben Murat Ongun’u hayatım boyunca görmedim”
Ayrıca ‘bilgisayar mühendisi’ olarak yazılmamın sebebi, özel sektördeki unvan kullanımıyla ilgilidir. Bazen diplomadaki bölüm esas alınarak sistem kaydı yapılır. Evet, bilgisayar mühendisliği mezunuyum; ancak mesleğim reklamcılıktır. Burada ‘bilgisayar mühendisi’ unvanı görülerek, ‘Veri işi var, o hâlde suçlu budur’ şeklinde bir varsayım yapılmıştır.
Ben Murat Ongun’u hayatım boyunca görmedim, Sayın Başkan. Avukatım, ‘İletişim Çadırı’nın yerini söyledi. Ben ise 10 yılı aşkın süredir Mecidiyeköy, Levent ve Maslak bölgelerinde çalıştım. İş yerlerimiz genellikle bu bölgelerde bulunur.
Her gün Haliç Köprüsü’nden araçla geçtim; en az 5-10 bin kez geçmişimdir. Açıkçası, buradaki iddiaları gördükten sonra, sırf o bölgeye yakınlığım nedeniyle ‘baz kayıtları aynı yerden sinyal veriyor’ denilerek suçlanabileceğim endişesini taşıdım. Ancak çok şükür ki bu yönde dahi tek bir baz kaydım bulunmamaktadır.
Kendisiyle herhangi bir e-posta yazışmam yok, telefon görüşmem yok, bilgisayarımda hiçbir iz yok. Bu durumda ben bu kişiden nasıl talimat almış olabilirim? Güvercinle mi haberleştik?
Hatta iddia makamı yerine kendimi koyup ihtimaller üretmeye çalışıyorum: ‘Belki başka bir örgüt üyesinden talimat alıyordur’ denilse… Telefonumu veriyorum, ‘Alın, inceleyin’ diyorum.
Bakın, şurada babam var, Sayın Başkan. 1.90 boyunda, 130 kilo bir adam; tabiri caizse vurdu mu indirir… Ama ben ondan bile talimat almadım.
“Sayın Bakan’ın ‘Tek bir ifadeyle biz kimseyi tutuklamadık’ şeklinde bir açıklama yapmış, ancak ben tek bir ifadeyle tutuklandım”
Ben gerçekten hayret ediyorum. Sayın Bakan’ın ‘Tek bir ifadeyle biz kimseyi tutuklamadık’ şeklinde bir açıklama yaptığını avukatlarımdan duydum; televizyon izleme imkânım yok. Ancak ben tek bir ifadeyle tutuklandım ve suçlama konusu olan mailleri dahi görmedim. ‘Tek bir ifadeyle kimse tutuklanmıyor’ deniliyor ama ben altı aydır cezaevindeyim.
Komik gelebilir ama bir yazıda okuduğum için kendimi üstün genlere sahip sanıyordum, Sayın Başkan. 38 yaşındayım; bugüne kadar ne grip oldum ne nezle, hiç ilaç kullanmadım. ‘Ne kadar sağlam bir bünyem var’ diye düşünüyordum. Oysa mesele bu değilmiş; ben sadece cezaevi gibi bir ortama hiç girmemişim.
Cezaevine girdikten sonra, daha ikinci haftada ağır şekilde hastalandım. Kolumu kaldıracak hâlim yoktu, göz kapağımı dahi açamıyordum. Sayın Başkan, 60 kişinin kaldığı bir koğuşta kalıyorum. O insanların —tabiri caizse— en bencili bile hâlime acıdı; bana ballı süt getirdiler, zencefilli karışımları pipetle içirdiler. Bir ara ‘Ben burada öleceğim galiba, buradan çıkışım yok’ diye düşündüm.
“Aynı koğuşta kaldığım ve tahliye olan dolandırıcı , ‘İBB soruşturmasından geliyorum’ diyerek ailemi dolandırmaya çalışmış”
Şu an vücudumda yaralar oluştu. Siz belki ‘Neden doktora çıkmıyorsun?’ diye sorabilirsiniz ama cezaevinde revire çıkmak neredeyse imkânsız. Defalarca dilekçe yazdım, başvuruda bulundum; yaralar ellerime kadar yayıldı. Annem görüşte gördü, üzülmesinler diye saklamak istedim ama dayanamadı, yalvardı. Şu an gerçekten çok kötü durumdayım. Ancak 7-8 dilekçeden sonra revire çıkabildim.
Bir insanın doktor hizmetine ulaşabilmesi için illa ölümün eşiğine mi gelmesi gerekir?
Daha da vahim bir durum var, Sayın Başkan. Aynı koğuşta kaldığım kişilerden biri, ‘İBB soruşturmasından geliyorum’ diyerek 14 Ocak’ta tahliye oldu. Ben babamın telefon numarasını ezbere bilmezken, bu kişi babama ulaşmış. ‘Oğlunuzun cezaevindeki durumu çok kötü, şu IBAN’a 5-10 bin lira gönderin, biz oğlunuza bakalım’ diyerek ailemi dolandırmaya çalışmış.
Ben içerideyken, dışarıda ailemin böyle bir riskle karşı karşıya kalması son derece ağır bir durum. Şubat ayında aileme, ‘Bu kişiler benim dava dosyamdan adres bilgilerinize ulaşmış olabilir’ dedim. Nasıl ulaştıklarını bilmiyorum ama ihtiyatlı olmak zorundaydık. Bu nedenle onlara taşınmalarını söyledim. Yıllardır yaşadıkları evlerinden ayrılmak zorunda kaldılar. Şu an başka bir adreste yaşıyorlar.”
Duruşma, İsttelkom AŞ’nin tutuklu Genel Müdürü Melih Geçek’in savunmasıyla devam ediyor.

