(ANKARA) – CHP Çalışma ve Sosyal Güvenlik Politika Kurulu Başkanı Gamze Şengel Taşcıer, TÜİK’in enflasyon verisine tepki göstererek “Yurttaşlarımızın temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı bir ücret düzenini kabul etmiyoruz. Fiyat istikrarının sağlanmasını, enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesini ve hayat pahalılığının ortadan kaldırılmasını, emek gelirlerini korumanın vazgeçilmez koşulu olarak görüyoruz. Gelir adaletini ve adil bölüşümü merkeze alan politikalarla, alım gücündeki erimeyi kalıcı biçimde durduracağız. Güçlü bir sosyal devlet, hak temelli gelir güvencesi ve emeğin hakkını koruyan bir kalkınma modeliyle; ücret artışlarının kâğıt üzerinde kalmadığı, emekçinin sofrasına ve yaşamına gerçek refah olarak yansıdığı bir düzeni kurma kararlılığındayız” dedi.
TÜİK’in bugün açıkladığı Aralık ayı enflasyon verisiyle SSK ve Bağ-Kur emeklileri ile memur ve memur emeklilerinin alacağı zam oranı netleşti. SSK ve Bağ-Kur emeklileri yüzde 12,19 zam alacak. Memur ve memur emeklilerinin, yılın ilk yarısındaki zam oranı yüzde 18,61 olacak. CHP Çalışma ve Sosyal Güvenlik Politika Kurulu Başkanı ve Ankara Milletvekili Gamze Şengel Taşcıer, yaptığı yazılı açıklamada açıklanan verilere tepki göstererek şunları kaydetti:
“2025 yılının son enflasyon verileri, Türkiye’de uzun süredir yaşanan temel çelişkiyi bir kez daha teyit etmektedir. Resmi istatistiklere göre enflasyon aylık yüzde 0,89 artarken, yıllık enflasyon yüzde 30,89 oldu. TÜİK’in hayalflasyon oranlarında teknik bir gerileme yaşanırken, hanehalklarının karşı karşıya olduğu hayat pahalılığı ve gelir kaybı artarak sürmektedir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin rakamsal bir başarı anlatısına indirgenmesi ile toplumsal refah arasındaki kopuşun derinleştiğini göstermektedir.
İktidarın enflasyonla mücadeleyi oranlara odaklanan dar bir çerçevede ele alması, meselenin özünü perdelemektedir. Enflasyon fiyat artış hızından ibaret bir teknik gösterge değildir; ücretlerin, emekli aylıklarının ve sosyal transferlerin bu fiyat artışları karşısındaki konumuyla birlikte değerlendirilmesi gereken toplumsal bir olgudur. Bugün Türkiye’de yaşanan sorun, ölçülen enflasyon ile emekçilerin gündelik yaşamda deneyimlediği geçim maliyeti arasındaki makasın hızla açılmasıdır.
“Bu tablo, Türkiye’de yaygın ve süreklilik kazanmış bir alım gücü erozyonuna işaret etmektedir”
Resmi veriler üzerinden kurulan ‘düşüş’ anlatısına karşın, temel tüketim harcamaları istikrarlı biçimde artmaktadır. Aynı hanehalkı için 2024 sonunda 5 bin 343 lira olan market harcaması, 2025 sonunda 6 bin 821 liraya yükselmiştir. Süt ve süt ürünleri, et-tavuk-yumurta ve meyve fiyatlarında bir yıl içinde yüzde 30’un üzerinde artışlar yaşanmıştır. Mevsimsel etkilerle geçici gerilemeler gösteren bazı ürün grupları ise genel eğilimi değiştirmemektedir. Bununla birlikte Kasım-Aralık 2025 döneminde market harcamalarının yüzde 5 artmasına rağmen enflasyonun yüzde 1’in altında açıklanması, verilerle günlük hayat arasındaki uyumsuzluğu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu tablo, Türkiye’de yaygın ve süreklilik kazanmış bir alım gücü erozyonuna işaret etmektedir. Ücretlerin nominal olarak artırıldığı, ancak yaşam maliyetlerinin çok daha hızlı yükseldiği bir ekonomide, ücret artışlarının toplumsal refah üretmesi mümkün değildir. Bu nedenle sorun esas olarak bir bölüşüm krizi sorunudur.
“Yapılan artışlar refah üretmemekte, yalnızca kaybın hızını sınırlamaktadır”
Nitekim 2024-2025 Aralık ayları arasında açlık sınırı 9 bin lira, yoksulluk sınırı yaklaşık 30 bin lira, yaşam maliyeti ise 11 bin 758 lira artmıştır. Buna karşılık asgari ücretteki nominal artış 5 bin 935 lirada kalmıştır. Zorunlu harcamaların yüzde 43 arttığı bir dönemde ücret artışlarının bu düzeyde kalması, reel gelir kaybını kaçınılmaz kılmaktadır. Somut göstergeler bu durumu net biçimde ortaya koymaktadır. 2024 sonunda asgari ücretle 38 kilogram dana eti alınabilirken, 2025 sonunda yapılan yüzde 27’lik artışa rağmen bu miktar 32 kilograma gerilemiştir. Ücretlerin artmasına karşın alım gücünün yüzde 14 düşmesi, Türkiye ekonomisinin temel yapısal sorunlarından biridir. Benzer bir tablo memur ve memur emeklileri açısından da geçerlidir. Toplu sözleşme sistemi, ücretleri önden ve yaşam maliyetini esas alarak artırmak yerine, gerçekleşmiş enflasyonun gerisinden telafi etmeye dayalı bir yapıya dönüşmüştür. Bu nedenle yapılan artışlar refah üretmemekte, yalnızca kaybın hızını sınırlamaktadır. Memur çalışarak, fakirleşmektedir.
“Bugün en düşük emekli aylığı yoksulluk sınırının yüzde 81 altında kalmıştır”
Emekliler açısından ise durum daha ağırdır. En düşük emekli aylığı yaklaşık 18 bin 900 lira düzeyinde kalacaktır. Bu tutar, aynı evde yaşayan iki emeklinin, aylıklarıyla 39 bin lirayı aşan yaşam maliyetini karşılamaktan uzaktır. Aynı hanede yaşayan iki emeklinin toplam aylık geliri, açlık sınırının yalnızca yüzde 24 üzerindedir. Buna karşın emekliler yoksulluk sınırının belirgin biçimde altına itilmiştir. Bugün en düşük emekli aylığı yoksulluk sınırının yüzde 81 altında kalmıştır. Alım gücündeki erime, altın gibi evrensel bir değer ölçüsü üzerinden bakıldığında daha çarpıcı hale gelmektedir. 2025 yılının başında emekli aylığı ile yaklaşık 6 gram altın alabilen bir emekli, 2026 yılında yapılması öngörülen yüzde 12’lik artışa rağmen ancak 3 gram altın alabilecektir. Bu durum, emekli aylıklarının reel olarak yaklaşık yüzde 50 oranında değer kaybettiğini göstermektedir. Bu veriler, Türkiye’de çalışarak da emekli olarak da yoksullaşmanın sistematik bir nitelik kazandığını göstermektedir. Geliri olan ama güvencesi olmayan, bordrosu olan ama refahı olmayan milyonlarca insan vardır. Barınma, beslenme ve enerji gibi temel ihtiyaçlar dahi geniş kesimler için erişilebilir olmaktan çıkmaktadır.
“Yurttaşlarımızın temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı bir ücret düzenini kabul etmiyoruz”
Ekonomi, yalnızca bilanço göstergeleriyle değil; yaşam koşullarıyla değerlendirilmelidir. Fiyat istikrarı ile gelir istikrarı birlikte sağlanmadığı sürece toplumsal refah üretilemez. Enflasyonu düşürme adına ücretleri ve emekli aylıklarını baskılayan her politika, yoksulluğu kalıcılaştırır. CHP, bu tablonun kaynağını doğru tespit etmekte ve çözümün de ücretleri, sosyal güvenliği ve adil bölüşümü merkeze alan bir yaklaşımda olduğunu savunmaktadır. Emek sınıfı acı reçeteye mahkûm değildir. Kemer sıkma politikası yerine ücretlerin insanca yaşamı güvence altına aldığı, her yurttaşın emeğinin karşılığını alabildiği bir ekonomik düzen ile düzlüğe çıkmak mümkündür. Refah bir ayrıcalık değil haktır; insanca yaşam da iktidarın vatandaşına bir lütfu olmadığı gibi kamusal bir sorumluluktur. Bu nedenle emeğin üstünlüğünü temel değer kabul eden bir yaklaşımla; her yurttaşın güvenceli bir işte çalışabildiği, gelirinin hayat pahalılığı karşısında erimediği bir düzen için ücret politikalarını, yalnızca nominal artışa değil, gerçek alım gücünü koruyan ve artıran bir zemine oturtmak gereklidir.
Yurttaşlarımızın temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı bir ücret düzenini kabul etmiyoruz. Fiyat istikrarının sağlanmasını, enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesini ve hayat pahalılığının ortadan kaldırılmasını, emek gelirlerini korumanın vazgeçilmez koşulu olarak görüyoruz. Gelir adaletini ve adil bölüşümü merkeze alan politikalarla, alım gücündeki erimeyi kalıcı biçimde durduracağız. Güçlü bir sosyal devlet, hak temelli gelir güvencesi ve emeğin hakkını koruyan bir kalkınma modeliyle; ücret artışlarının kâğıt üzerinde kalmadığı, emekçinin sofrasına ve yaşamına gerçek refah olarak yansıdığı bir düzeni kurma kararlılığındayız.”

