(ANKARA) – DEVA Partisi Ankara Milletvekili İdris Şahin, TCK 217/A maddesinin uygulanma biçimini tepki göstererek, “TCK 217/A maddesinin uygulanma biçimi, ülkemizde basın özgürlüğünü ve hukuk güvenliğini onarılması güç bir tahribata uğratmıştır. Eğer bir yasal düzenleme en çok gazetecilerin, haber yapanların ve kamuoyunu bilgilendirenlerin karşısına çıkarılıyorsa, orada ‘dezenformasyonla mücadele’ değil, doğrudan doğruya ifade özgürlüğünü daraltma niyeti vardır.” dedi.
DEVA Partisi Ankara Milletvekili İdris Şahin, Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesinin uygulanma biçimine ilişkin açıklamalarda bulundu. Şahin, söz konusu düzenlemenin basın özgürlüğü ve hukuk güvenliğine ciddi zarar verdiğini ifade etti.
Ceza hukukunun siyasi iktidarın hoşuna gitmeyen ifadeleri bastırma aracı haline getirilemeyeceğini vurgulayan Şahin, şu ifadeleri kullandı:
“Kamuoyunda ‘sansür yasası’ olarak bilinen TCK 217/A maddesinin uygulanma biçimi ve medya sektöründe giderek derinleşen ekonomik kriz, ülkemizde basın özgürlüğünü ve hukuk güvenliğini onarılması güç bir tahribata uğratmıştır. Ceza hukuku, yorgun iktidarın hoşuna gitmeyen sözü bastırmanın bir aracı olamaz. Eğer bir yasal düzenleme en çok gazetecilerin, haber yapanların ve kamuoyunu bilgilendirenlerin karşısına çıkarılıyorsa, orada ‘dezenformasyonla mücadele’ değil, doğrudan doğruya ifade özgürlüğünü daraltma niyeti vardır.
Sansür yasasının nasıl işletildiği artık tartışma konusu olmaktan çıkmış, somut verilerle ispatlanmıştır. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin 12 Mart tarihli raporuna göre, 2024-2026 yılları arasında izlenen 39 duruşma ve 21’den fazla davanın yüzde 72’sinden fazlasında sanıklar gazeteciler, muhabirler ve medya çalışanları olmuştur. Bu vahim tablo, mahkûmiyetten ziyade yargılama sürecinin bizzat kendisinin bir baskı ve caydırma aracına dönüştüğünü göstermektedir. Gazetecinin beraat etse dahi aylarca soruşturma ve dava baskısı altında tutulduğu bir düzende, ne hukuk güvenliğinden ne de basın özgürlüğünden söz edilebilir.
“Türkiye’nin ihtiyacı, gazeteciliği şüpheli bir faaliyet gibi gören bu antidemokratik anlayıştan derhal kurtulmaktır”
Basın emekçilerimiz bugün yalnızca yargı sopasıyla değil, aynı zamanda ağır bir geçim ve işsizlik baskısıyla da karşı karşıyadır. Türkiye Gazeteciler Sendikası verilerine göre sektördeki işsizlik oranı yüzde 20’nin üzerine çıkmıştır. Üstelik iletişim fakültelerinden büyük umutlarla mezun olup iş bulamayan, mesleğe adım dahi atamayan pırıl pırıl gençlerimiz bu vahim tabloya dahil bile değildir. İş bulabilen basın emekçileri ise adeta açlık sınırındaki ücretlere, ağır ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edilmektedir. Başka bir ifadeyle; bu ülkede gazeteci bir yandan yargı tehdidiyle susturulmakta, diğer yandan işsiz kalmamak için düşük ücretli bir çalışma düzenine mecbur bırakılmaktadır.
Asıl demokratik çöküş, basının içine itildiği bu cenderede yaşanmaktadır. İşini korumak isteyenlerin aynı anda hem siyasi baskıyla hem de patron baskısıyla karşı karşıya bırakıldığı, yoksullaştırılan ve dava tehdidi altında tutulan bir basından özgür habercilik çıkmaz. Bu tablo yalnızca medya çalışanlarının sorunu değil; doğrudan aziz milletimizin haber alma hakkının aşındırılmasıdır. Türkiye’nin ihtiyacı, gazeteciliği şüpheli bir faaliyet gibi gören bu antidemokratik anlayıştan derhal kurtulmaktır.
Haber vermek suç değildir. Eleştiri suç değildir. Basın özgürlüğü sadece alkışlanan söz için değil, rahatsız eden, sorgulayan söz için de vardır. Gazeteciyi yargı sopasıyla hizaya çekmeye ve ekonomik güvencesizlikle susturmaya çalışan bu düzen değişmelidir. Gerçek bir hukuk devleti, gazeteciyi susturan değil; onun mesleki güvencesini sağlayan ve toplumun haber alma hakkını sonuna kadar koruyan devlettir.”

