(TBMM) – DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Bir gazeteci geçtiğimiz günlerde Adalet Bakanlığı’na AİHM kararlarını sordu. Bakan, ‘Takdir yüce Meclis’indir’ diyor. Takdirlik bir durum yok Sayın Bakan, görev sizindir. Meclis’in değildir. AİHM’in aldığı bir karar var. Meclis’i bekleyecek bir şey yok. Bunu uygulayacak olan Adalet Bakanı’dır. Buyurun uygulayın. Uygulayın ki bu Nevruz’da Demirtaş Amed’de, Yüksekdağ İstanbul’da olsun, Kobani ve Gezi tutsakları Nevroz alayında birlikte halaya dursunlar” dedi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin grup toplantısında Türkiye ve dünya gündemini değerlendirdi. Bakırhan, İran’daki yaşananlara ilişkin “Bir ülkede rejimi değiştirmek o ülkeye huzur, demokrasi ve mutluluk getirmiyor. Bu savaşta çıkaracağımız çok önemli iki başlık budur. Bir ülkeye demokrasi ve refah gelmesinin bir yolu var. Evet, nedir? O ülkenin kendi dinamikleri. Kendi itiraz edenleriyle birlikte bir ülkedeki demokrasi ancak öyle sağlanabilir. Savaş büyüdükçe sınırlar değil acılar genişliyor. Küresel ve bölgesel güçler tepişirken oradaki halklar da emekçiler, ezilenler maalesef bedel ödüyor. Dış müdahaleler artık bir biçimde son bulmalı. İnkarcı rejimler de değişmeli. Sadece dış müdahalelere karşı değiliz. Bu inkarcı, idamcı halkları ve inançları yok sayan rejimlerin değişmesinden de yanayız” diye konuştu.
“Kendini Kürtlerin hamisi sanan siyasetçiler, Kürtlere akıl vermeyi meslek edinmiş o viledalı analistler artık Kürtler hakkında konuşmaktan vazgeçsin”
Bakırhan, konuşmasında şunları kaydetti:
“Sizlerin huzurunuzda bu İran meselesine nasıl yaklaştığımızı bir kez daha açık ve hak bir şekilde ortaya koyduk ama Kürtlerin ve Kürt örgütlerinin partimizin bu yaklaşımı bilinmesine rağmen, ilk saatlerde bu açıklamaları defalarca yapmamıza rağmen ısrarla Kürtlere akıl vermeye çalışanlar da var. Çünkü Kürtleri söz kurabilen, strateji geliştirebilen, siyaset yapabilen, en önemlisi kendi geleceği hakkında karar verebilen bir halk olarak görmüyorlar bu akıl verenler. Bakın dünyanın neresinde bir mermi patlasa gözleri Kürtleri arayan viledalı analistler bir anda yine ekrana çıktı. Bir anda andıç gibi açıklamalar yapıyorlar. Nasıl yetenekli insanlar bir bilseniz keşke söylediklerinin yüzde birinin de bir karşılığı, bir gerçekliği olsaydı da haklarını verseydik. Sizin huzurlarınızda bir vurguyu özellikle yapmak istiyorum. Kendini Kürtlerin hamisi sanan siyasetçiler Kürtlere akıl vermeyi meslek edinmiş o viledalı analistler artık Kürtler hakkında şu cümleleri kurmaktan vazgeçsin. Ne diyorlar? Kürtler artık dış güçlerin kendilerine bir faydası olmadığını anlamalıymış. Bilmiyormuşuz bugüne kadar. Onlar olmasaydı sağ olsunlar, bunu bilmeyecektik.
Kürtler kart olarak kullanılmaya izin vermemeliymiş. Bu boş ama sert ile gerçeği perdelemeyi artık bu arkadaşlar bıraksın. Kürtlere akıl vermekten vazgeçsinler. Kürtler nerede nasıl davranacağını, nasıl tutum alacağını, nerede elini uzatacağını, nerede kendisini savunacağını çok iyi birden bir halktır. Ne desek sözlerimizi başka bir yöne çekmeye çalışan, had bildiren bir kesim var. Artık Allah onları ıslah etsin. Bu ramazan ayında bir duada bulunalım. Belki ıslah olurlar. Bu bu bir avuç insanı bir yere bırakalım. Yaygara koparanların gürültüsüne bakmayalım.
Bugün görülmek istenmeyen, çarptılan, üstü örtülen bir hakikati burada birlikte konuşacağız, soracağız ve birlikte yanıtlarını üreteceğiz. Son bir haftadır tüm dünya Kürtleri konuşuyor. Bu sefer odak İran, bir ay önce yine dünya Kürtleri konuşuyordu. Odak Suriye’ydi. Yıllar önce yine Kürtler konuşuluyordu. Odak Irak’tı. Dünya neden sürekli Kürtleri konuşuyor? Bölge devletleri buna bir ciddi bir cevap aramalı, biraz düşünmeli, biraz tefekkür etmeli. Yani niye her kurşun atıldığında Kürtler dünyanın gündemi oluyor diye? Bölgede her altüst oluşta gözler sürekli bir halkta ise ortada bir sorun yok mu değerli arkadaşlar?
Kürtlerin bu kadar gündem olmasının, dünyanın her köşesinde konuşulmasının sebebi nedir acaba? Şapkanızı önünüze koyun. Eğer Kürtler yaşadıkları ülkelerde eşit ve özgür yurttaşlar değilse, kimliksiz baskı ve zulüm altında yaşıyorsa elbette Kürtler konuşulacak. İran’da neyi konuşacağız? Tabii ki kimliksiz Kürt konuşulacak. Suriye’de, Irak’ta olduğu gibi. İşin en acıklı yanı Kürtleri kullanılmakla itham edenler yüzyıllardır inkar edilen, asimile edilen Kürtleri bugüne kadar görmezden geldiler. Kürtler bugün konuşuluyorsa bunun sorumlusu Skyes Picot ve bölgedeki bölge devletlerinin kendisidir. Önce bu durumu sorgulasınlar. ‘Dünya neden Kürtleri konuşuyor diye dert yananlar önce nerede hata yaptık’ diye kendilerine sormalılar.
Buyurun 100 yıllık acı dolu bir geçmişi sona erdiren bir fırsat ortaya çıktı. Bunu değerlendirelim. Dünya Kürtleri başka biçimde konuşsun. Bir silah patladığında aman Kürtlerin ne yapacak korkusu mu var ki var olduğu ortaya çıkıyor. Bu korkuyu gidermenin yolu bellidir. Kürtlerin bir halk olmaktan kaynaklı haklarını iradesini önce tanıyalım. Kürtlerin dilini, kimliğini ve kültürünü tanıyalım. Kürtler yaşadıkları ülkelerin üvey değil eşit yurttaşları olsun. İşte böyle bir zeminde başka halklar ne kadar konuşuluyorsa Kürtlerle o kadar konuşulur. Kürtler de risk altında olduğunda güvenliğini sağlamak için sağ sola bakmaz, hakkını ve hukukunu tanıyan başkentlerin ne dediğine, ne yaptığına bakar o zaman. İşte hakiki bir kardeşliği tesis etmenin yolu da budur. Peki Kürtler ne düşünüyor? Kürtler ve Kürt liderlerinin tamamı çözümü dışarıda değil yaşamış olduğu ülkelerde arıyor.
“Ne İran’ın, ne İsrail’in, ne Amerika’nın, federasyon topraklarını ve İran Kürt kentlerini kendi savaş sahasına çevirmeye hakkı yoktur”
Sayın Öcalan yıllardır bölge topraklarında çözümü arıyor. İran’ı yıllardır demokrasiye davet etti mi? Evet, etti. Biz kendisiyle bir hayat halinde görüştüğümüzde İran’daki operasyonun geleceğini önceden tahmin etti ve İran’ın bu operasyonları önleyebilmesi için Kürtleri oradaki farklı etnik ve inanç gruplarını tanıması, kadın haklarını tanıması gerektiğini söyledi. Bölgesel bir savaşın bize de Bölgesel bir savaşın parçası olmayın. Ama haksızlık ve hukuksuzluk karşısında da Kürtler birlik olsun, ortak mücadele etsin dedi. Yine Sayın Mesut Barzani ve Neçirvan Barzani’nin son İran müdahalesindeki açıklamalarına da hep birlikte şahitlik ettik. Ne diyorlar Barzaniler? Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin hiçbir komşuya tehdit oluşturmayacağını söylediler. Dün Sayın Mesut Barzani ile görüştüm. Yine aynı düşüncelerini teyit etti. Kürtler hiçbir ülkenin kalkanlı değil. ‘Kürtler Kendi demokratiyat ve özgürlükleri için ancak mücadele edebilir’ dedi. Sayın Bafel Talabani ise çok tarihi bir uyarı yaptı, ‘Kürtlerin bu savaşta mızrak ucu olarak kullanılması büyük bir hata olur. Kürdistan bir savaş alanı değil, bir köprü olmalıdır’ dedi. Biz ne dedik? Biz de ilk gün dedik, ‘İran’daki ekonomik ve bölgesel güçlerin müdahalesine karşıyız. Ama oradaki inkarcı, idamcı, çürümüş molla rejminin de karşısındayız.’ Şunu net olarak söylüyorum. Ne İran’ın, ne İsrail’in, ne Amerika’nın, federasyon topraklarını ve İran Kürt kentlerini kendi savaş sahasına çevirmeye hakkı yoktur. Günlerdir İran rejimi tarafından Federasyon bölgesine dönük saldırılar ve can kayıpları var. Bu saldırılar kınıyoruz ve kabul etmiyoruz. Yine Süleymaniye’de de benzer saldırılar var. Bunları da kınıyoruz. Kabul etmiyoruz. İran, Kürtleri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni tehdit etmeyi bırakmalı. Savaş altındadır.
“Kürt halkına isyan, bölge devletlerine de bastırma ikilemi dayatan bu tuzağa son verelim”
Kürt’ün rızasını alın, gelin Orta Doğu’yu demokratikleştirelim. Kürtlerin ve yok sayılan bütün halkların ve inançların hakkının garanti altına alındığı bir Orta Doğu kendi rönansansını gerçekleştirebilir. Avrupa kendi birliğini kurdu ve kardeşçe bir arada da yaşayabiliyor. Orta Doğu neden kendi birliğini kurmasın? Demokrasiye duyarlı, kültürel etkileşime açık ve ekonomik, iş birliklerinin olduğu demokratik ‘Orta Doğu Birliği’ni gelin birlikte kuralım. Bu dışarıdan müdahalenin gerekçesi olan antidemokratik rejimler sorunu da ortadan kaldıracak tek formüldür. En temel sorumluluk burada bölge devletlerine düşüyor. İnanın tek bir devlette yaşanacak demokratik dönüşüm bile adım adım tüm bölgeyi doğru temelde etkileyecektir. Bunun öncülüğünü Türkler ve Kürtler neden yapmasın? Bu önü neden Türkiye bozmasın? Neden demokratik Orta Doğu birliğinin öncülüğünü Türkiye yapmasın? Bu süreç bir fırsattır. Gelin Kürt halkına isyan, bölge devletlerine de bastırma ikilemi dayatan bu tuzağa son verelim. Kardeşle ve eşit bir arada yaşayalım. Ülkemizi yaklaşan bu fırtınadan korumak istiyoruz. Evet, ülkemiz diyorum. Henüz de eşit olmasak da bizim ülkemizdir. Çünkü bu ülke hepimizindir. Bu ülke üzerinde binlerce yıl birlikte yaşayacağız. Kürt meselesi yeniden bölgesel savaşın gerekçesine dönüşmemelidir. İran’daki savaş, Türkiye’de güvenlik refleksini büyütmeyi değil, tam tersine çözümü hızlandırmalı ve büyütmelidir.
Türkiye’de Sayın Öcalan’ın başlattığı barış sürecinin kıymetini herkes çok iyi bilmelidir. Bakın dört bir yanımız ateş çemberi. Bu ateş her geçen gün sınırlarımıza daha çok yaklaşıyor. Bir yıl aşkındır özellikle buralardan kendi düşüncelerimizi uyarılarımızı yaptık. Aman gecikmeyelim. Aman elimizi çabuk tutalım. Bir kasırga almış başını tüm bölgeyi kasıp kavuruyor dedik. Bugün adeta sırat köprüsündeyiz. Bu tarihi kavşağa ve tarihi fırsatı oyalayarak, erteleyerek heba etmeye lüksümüz yok. Şimdiye kadar çok zaman kaybedildi. Ama dünya dengelerinin altüst olduğu bu dönemde artık kaybedecek zamanımız kalmadı. Türkiye bölgesel türbülansa karşı stratejik bir istikrar merkezi olabilir. Tehlike büyük ama iktidar hala küçük hesaplar peşinde. Millet, dünya neyi konuşuyor? Onlar kayyumların süresini uzatmakla meşguller. Oysa tam da bu tür süreçlerde en büyük güvence hukuk Kültür adalettir. Yani bizde olmayan bir. Bakın iki örnek vereceğim. Mardin Büyükşehir Belediyemize atanan kayyumun görev süresi 2 ay daha uzatıldı. ‘Ahmetler göreve’ sözü öylesine söylenmiş bir söz müdür bilemiyorum. Söylendi ama karşılığı yerine gelmedi. Ne Ahmetler ne devrimler görevine iade edildi. Kayyum süresi hangi akılla hangi hukukla uzatılıyor? Bunu anlamakta insan güçlük çekiyor. Artık buna bir son verin. Kaymakamın belediyelerindeki kayyumları çekin. Seçilmişler görevlerinin başına dönsün. İkincisi birkaç gün önce Danıştay’ın Barış Akademisyenleri kararı çok ilginç. Danıştay barış için imza atanlar suçlu demeye devam ediyor. Biz de diyoruz ki sizin bu yanlışlıkta ısrarınız asıl suçlu. Barış Akademisyenler suçlu değil. Danıştay’ın AYM’nin ihlal kararlarını fiilen yok sayan ve Barış Akademisyenlerini yeniden hedef haline getiren bu kararını kınıyoruz. Bu kararından vazgeçmelidir. Barış talebi suç değildir. Önümüzdeki günlerde hazırlanacak yasal düzenlemeler Barış Akademisyenlerinin uğradığı haksızlığı da gidermeyi kapsamalıdır. Bu da sizin için bir fırsattır.
Bir gazeteci geçtiğimiz günlerde Adalet Bakanlığı’na AİHM kararlarını sordu. Bakan, ‘Takdir yüce Meclis’indir’ diyor. Sanırım AİHM’in kararlarının Meclis’te bir alakası olduğunun farkında değil. Takdirlik bir durum yok Sayın Bakan, görev sizindir. Meclis’in değildir. AİHM’in aldığı bir karar var. Meclis’i bekleyecek bir şey yok. Bunu uygulayacak olan Adalet Bakanı’dır. Buyurun uygulayın. Uygulayın ki bu Nevruz’da Demirtaş Amed’de Yüksekdağ İstanbul’da olsun, Kobani ve Gezi tutsakları Nevroz alayında birlikte halaya dursunlar. Yüksekdağ Amed’de, Demirtaş İstanbul’da olabilir.
“İmamoğlu’nu tutuklu yargılayarak, kayyumların görevini uzatarak, AYM kararlarını uygulamayarak nasıl birliğimizi sağlayacağız?”
Garip bir davayla karşı karşıyayız. İşte Sayın İmamoğlu’nun yargılandığı davadaki duruşma dün başladı. Ona düşüncelerimizi söylemiştik. 15 milyonluk bir kentin belediye başkanının tutuklu yargılanması doğru değil. İmamoğlu’nu tutuklu yargılayarak, kayyumların görevini uzatarak, Barış Akademisyenlerine zulmederek, AYM kararlarını uygulamayarak nasıl birliğimizi sağlayacağız? Nasıl demokrasiyi getireceğiz? Gün sandık ve o hesabı yapma günü değil. İktidara da muhalefete de söylüyorum. Artık bu tehlikeyi görün. Bu topraklar bizim. Bu toprakların bereketi barıştadır ve birliktedir.
Nevruz haftası… Dün Eş Başkanımız İstanbul’daydı. Ben de Amed’deydim. Nevroz deklarasyonumuzu açıkladık. Bu yıl Nevroz’e 52 merkezde 102 ayrı noktada kutlayacağız. Sur’da Kadife Kale’de, Karakoçan’da, Beyazıt’ta kadınların öncülüğünde start vereceğiz. Buyurun yakılacak Nevruz ateşleri yalnızca geçmişin direniş hafızasını değil geleceğe dair barışın umudun, demokrasinin, ortak yaşamın ilanı olacak. Türk halkı başta olmak üzere Türkiye’de yaşayan bütün halklara, inançlara, kadınlara, gençlere, emekçilere gelin Nevroz alayında birlikte duralım. Birlikte barışı demokrasiye ayıralım. Bu yılki Nevruz çok önemlidir, Sırat Köprüsü’nden geçiriyoruz. Kürtlerin kaderinin belirlendiği bir dönemden geçiyoruz. Tam da bu döneme uygun bir katılımın olması gerekiyor. Her Kürt’ün, her devrimcinin, her eşitlikten, adaletten, özgürlükten yana olan hangi milliyetten, inançtan olursa olsun Türkiye’nin Nevruz Bayramı’na davet ediyoruz.”

