(ANKARA) – CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in geçmişte verdiği kararlardan örnekler vererek, “Halen daha da nerede bir Anayasa Mahkemesi kararına direniliyorsa arkasında Akın Gürlek var. Bu karara rağmen yükselmeye oradan oraya gezdirilmeye devam etti” ifadesini kullandı.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Adalet Bakanı Akın Gürlek’e yaptığı “mal varlığını açıkla” çağrısının cevapsız kalmasının ardından CHP Genel Merkezi’nde “Turpun Küçüğü” başlıklı basın toplantısı düzenledi. Özel, şunları kaydetti:
“Bu operasyonların yürütücüsü başsavcı, 2005 Marmara Hukuk’tan mezun olmuş. Önce İzmir, sonra Edirne’de aday hakimlik yapmış. 2011’de yükselmeye layık görülüp Kayseri’ye hakim olmuş. 2014’te Burdur’a, sonra Tekirdağ’a atanmış. 2016’da İstanbul’da hakim olarak göreve başlamıştı. Akın Gürlek tesadüflerin değil, kuklaların ipini elinde tutanların hiç şaşırmayacağı bir birlikte yürüyüşlerin, bir görevlendirilmişliğin ve görevi yerine getirmenin kişisidir. Tekirdağ’da görev yaptığı dönemde, o günlerde hiçbirimizin adını bilmediği, on yıl sonra duyacağımız bir bilirkişiyle çok samimi olmuş. Adı Satılmış Büyükcanayakın. O dönemde DSP’li ve DYP’li belediye başkanlarına operasyonlar, şantajlar, görevden almalar, tehditler işinin bilirkişisi meğersem oralarda pilot uygulama yapıyormuş. Akın Bey’le birlikte antrenman yapıyormuş. Biri boş koşu yapıyor, öbürü onun önüne top atıyor. Birlikte çalışıyorlarmış. Yolları bir daha Akın Gürlek İstanbul’a gelince kesişmiş. Tekirdağlı bilirkişi, bilirkişileri mahkemelerden, sivil toplumlardan, meslek örgütlerinden ve kamu kurumlarından talep eder, isimler verilir, sırayla ya da kurayla belirlenir. Satılmış Büyükcanayakın İstanbul’a yerleşmiş. 8 bin bilirkişi arasında yerini almış. Akın Gürlek ne zaman bilirkişiyi istese, kuradan Satılmış Büyükcanayakın çıkmış. 8 binde 1 ihtimal, 15 kez üst üste hayata geçti mesela. 15 kez bir bilirkişi kurası çekilmiş ve Satılmış Büyükcanayakın çıktı. Bu kişi, başka bilirkişilerin herhangi bir suç yok diye rapor verdiği, itiraz edilen bilirkişinin ‘herhangi bir kamu zararı yoktur, suç yoktur’ dediği yerde, örneğin Ahmet Özer’e ‘doğrudan ilişkisi olmamakla birlikte Belediye Başkanı olduğu için sorumluluğu değerlendirilmektedir’ deyip, kendisi hakkında ikinci bir tutuklama talep edilen bir dosyaya altlık yapabilmiş kişidir. Üç kere başka bilirkişilerin ‘yok’ dediği dosyalarda, Akın Bey’in kurasıyla geldiğinde uygun ifadeler verebilmiş ve belgeler düzenleyebilmiş kişidir.
Akın Gürlek’i anlattı
Şimdi belli bir yere gelirken eğri oturup doğru konuşacağız. AK Partili birçok hukukçu bu toplantıyı izliyor olabilir. Ya da gönlü AK Parti’de olan birçok insan izliyor olabilir. Bir yerde Cumhuriyet Başsavcısı olmak, bir yerde ağır ceza reisi olmak. Örneğin ağır ceza reisliği ve birinci sınıf hakimliğe atanmak için şartlar var. Bu şartlardan en önemlisi, daha önce verdiği kararların bozulmaması, özellikle Anayasa Mahkemesi veya AİHM tarafından hak ihlali kararı verilmemesi. Bir olumsuz karar varsa da toplumda ne kadar çok kesim tarafından ilgi uyandırdığının, yani toplumsal davaların dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Aldığı kararlar bozulanlar veya hak ihlali kararı verilenler birinci sınıfa ayrılamazlar. Ayrıldı, 3 yılda bir bu kriterlerle yeniden bakılması gerekir.
Bakın şimdi Türkiye’de aranıp bulunamayan hakimin ve başsavcının performansı. Selahattin Demirtaş’a 4 yıl 8 ay ceza veren kişi, bu süreçte Selahattin Demirtaş’ın uğradığı haksızlığı Devlet Bahçeli de ifade ediyor. Komisyon çalışmaları da bir yere geldi. Sayın Demirtaş’ın özgür kalması burada haksız davrandığı konuşuluyor, ama buralara varmadan, Selahattin Demirtaş’a 4 yıl 8 ay ceza veren oydu. Verdiği ceza önce Anayasa Mahkemesi, sonra AİHM tarafından bozuldu. Sırrı Süreyya Önder’e üç buçuk yıl ceza verdi. AYM’den bozuldu. O sayede serbest kaldı. Sırrı Süreyya Başkan Allah rahmet eylesin, bana anlattı: ‘Bu Akın’ı benden iyi tanımazsın’ dedi. ‘Nevruz’da mektup okumaktan bana üç buçuk yılı geçirmek üzere’ dedi. ‘Gittim kürsüye, baktı, ne oldu?’ ‘Bana buradan ceza verme’ dedim. ‘Başka şeyden iki katını ver’ dedi. ‘Niye?’, ‘bir daha Nevruz’da mektup okuyacak adam bulamaz bu devlet, yapma bunu devlete, yapma bunu millete’ dedim dedi. Başını öne eğdi, cezayı verdi geçti dedi. Verdiği ceza Anayasa Mahkemesi’nden bozuldu. Sırrı Süreyya Önder’in yattığı hapsi doğruydu, haklıydı diyen kimse kalmadığı gibi Sırrı Süreyya Önder tekrar benzer bir göreve rahmetli davet edildi. Vedasında resmini Devlet Bey okşuyordu. AK Partililer de hatırası önünde saygı duyuyor, öve öve bitiremiyorlardı. Ama onu hapiste tutan kararı Akın Gürlek verdi, AYM bozdu.
Selçuk Kozağaçlı ve 20 avukatın tahliye edilmesine karşı savcılık itiraz edince itirazı kabul eden mahkeme bu mahkemeydi. Sözcü gazetesi yazar ve yöneticilerine hapis cezaları veren Yargıtay’ın bozduğu kararı veren kişi Akın Gürlek’ti. İstanbul İl Başkanımız Canan Kaftancıoğlu’na 9 yıl 8 ay ceza veren Yargıtay’ın kısmen bozduğu bu kararların hepsinin altında imza vardı. Milletvekilimiz Enis Berberoğlu’na 25 yıl ceza veren oydu , Anayasa Mahkemesi iki kez bozdu. Uymamak için direndi. O dirence Anayasa Mahkemesi tekrar tekrar kararlar alarak Enis Berberoğlu özgürlüğüne kavuştu, milletvekilliğine kavuştu. Ancak o asla bu kararlara uymamak için direndi. Halen daha da nerede bir Anayasa Mahkemesi kararına direniliyorsa arkasında Akın Gürlek var. Bu kadar bozulmuş bunlardan biri olsa sizi ayırmazlar bu kadar toplumsal davalarda aldığı kararlar örneğin Sırrı Süreyya Önder kararı Anayasa Mahkemesi’nde 15’te 15 bozuldu. Hiçbirini ne Deniz Baykal ne Kemal Kılıçdaroğlu ne Özgür Özel atamadı o Anayasa Mahkemesi üyelerini. Tamamı AK Parti döneminde Sayın Gül ve Sayın Erdoğan tarafından atanmış üyelerin 15’te 15 hak ihlali dediği bir kararı düşünün. Bu karara rağmen yükselmeye oradan oraya gezdirilmeye devam etti.
“Adalet, hukuk, milletin huzuru, refahı kimsenin umurunda değildi”
Adalet Bakan Yardımcılığı geçici bir dinlenme bir ödüllendirme daha sonrası için cesaretlendirme yeriydi. Sayın Erdoğan ‘AK Parti Yargı Kollarına’ ihtiyaç duyunca kanuna aykırı olarak çünkü kanunumuz diyor ki, ‘bir hakim savcı siyasete girerse oraya geri dönemez.’ Görevden ayrılış kararı yok, göreve kabul kararı yok, bilmem ne yok. Bir imzayla alıyorlar, bir imzayla koyuyorlar gerisini geriye. 2 Ekim 2024 günü bu şartlar altında İstanbul’a başsavcı olarak atandı. Tek beklenti Ekrem İmamoğlu’nun, Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidar yürüyüşünün önünü kesecek operasyonlar yapmasıydı. Adalet, hukuk, milletin huzuru, refahı kimsenin umurunda değildi. Kurulan paralel yargıya da tek vaadi ödüllendirileceksiniz. Nasıl sana sahip çıktım? Bakan yardımcısı yaptım. Buradan sonra da hepiniz ödüllendirileceksiniz oldu. Sabahın köründe koçbaşıyla kapı kırmalar. Kapıyı açan kadını ittirip yatak odasından kocasını sadece canlı bombalara uygulanan prosedürle almalar. Belediye başkanlarını davetle değil kollarında polisle, jandarmayla suç örgütlerini dizer gibi çizip yukarıya drone koyup aşağıdan yukarıya kollarında ikişer jandarmayla çıkarıp klip çektirerek haysiyetleriyle oynamalar. Yetkisi olmayan başka illere yapılan operasyonlar Antalya’nın, Adana’nın, Kayseri’nin başsavcılarına ‘sen bir şey değilsin. Ben reisten yetkiliyim, özel yetkiliden de yetkiliyim, Türkiye Başsavcısı’nın daniskasıyım. Anayasa da yazmasa da bu yetkiyi ben kullanırım’ diyecek küstahlıklar. Aklı hakı hale gelmeyecek bütün hukuksuzluklar. Ailelere dokunuldu. Eşlere, evlatlara dokunuldu. Anlatıyorum bunu. Meclis Başkanımız bunları anlatınca ‘efendim bunlar olabilir mi’ deyince ‘ört ki ölem’ diyor bana. Cumhurbaşkanı Yardımcımıza bir cami açılışında anlatıyorum. Böyle şeyler var mı? Allah aşkına bakın diyorum. Önceki Cumhurbaşkanı Yardımcımıza anlatıyorum, ‘Ben beyefendiye bunları izah ederim. Tayyip Bey biliyor olamaz’ diyor. AK Parti milletvekillerinden uçakta yanımızda olup şunlardan uçakta yanıma bir milletvekili düştüğünde 52 dakika bunları anlatıyorum. Teker yerden kesilip yere konana kadar bunları anlatıyorum. Bir tane savunan yok. O yüzden bugün mesaj attım hepsine. Açın bir izleyin. Yalvardım ya.
Kadına soruyor. ‘Çocuk var mı?’, ‘Var.’ Koca yokmuş. Yok. ‘Kim bakacak?’, ‘Anne.’ Kaç yaşında? 84. Eyvah eyvah. ‘Hadi o zaman buna imza at da git annenden çocuğu al.’ Diyor ki kadın, ‘Nasıl atayım Özgür Bey’ diyor. ‘Bütün ihaleleri Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla verdin de diyor. Ben bütün ihaleleri zaten Medya A.Ş’yi kar ettirmek üzere geldim. Zarar ediyordu. Özel sektörden geldim. En iyisini yaptım. En iyi parayı kazandırdım kuruma. Bu kadar da kâra geçirdim. Ekrem Bey karışmadı. Nasıl imza atayım?’ ‘O zaman sana iyi günler’ diyor. Sanıyor ki Silivri’ye gidiyor. Gidiyor Düzce’de 28 kişilik koğuşa 42’inci olarak yerde yatıyor. Müşterek tuvalet temizliği var. Yeni geldi diye o göreve hep onu veriyorlar. Sonra SEGBİS’ten bağlanıyor. ‘Çok seviyormuşsun. Sana filtre kahve yapayım mı? Gel hadi imza at’ diyor. Fatih Keleş’e 4 kere getiriyorlar. ‘Avukatım nerede?’ ‘Sohbete çağırdık.’ Başsavcı, orada ne işin var senin orada? Üç savcı orada. Ne işin var, hepiniz burada? Bir savcı, bir avukat lazım bana. Sohbete çağırdık. ‘Kasa nerede? Kasa yok. Para nerede? Öyle bir şey yok.’ Bunlara demişler ki: ‘Kişi kendinden bilir işi.’
“Havuz yapmışlardır, Binali Bey misali”
Havuz yapmışlardır, Binali Bey misali. Arkadaşlar, bilmeyen mi var ya? Bu salonda bilmeyen mi var? Ne demek havuz medyası? TMSF satarken, Sabah’ı ve benzer elindeki basın yayın organlarını Binali Bey, kamu ihalelerinden para kazanan herkesten bir havuz yaptı; buraları almadı mı? Almadıysa Allah benim belamı versin. İnkar edenin belasını versin. Havuz medyasının ne olduğunu, o kurumlarda çalışan muhabirinden kameramanına, en tepesindekine kadar bütün Türkiye herkes bilmiyor. Bir havuz vardır.
Albayraklar zamanında İBB’de sistem derlermiş adına. Ben ömrümde duymadım ‘sistem’ diye bir şey. Sonradan öğrendim ki İBB, Tayyip Bey derken Albayraklar, reklam panosu işinde bir sistem kurmuşlar. Parayı vermeyen, payını alamazmış. O para da o zamanlar cihat için alınınca rüşvete sayılmazmış; derlermiş işleri rahatlasın diye. İktidara yürüyüş parasıymış. İddianamenin özü bu. Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları bir sistem kurdular. Önce İBB’yi, sonra partiyi, sonra ülkeyi ele geçirip yönetime gelmek istiyorlardı. Kaynak için sistem kurdular. Tayyip Bey’in ‘kişi kendinden bilir işi’ ya da Binali’nin işi diye tarif ettiği işi gidin bulun. Namusuma ve şerefime yemin ediyorum, günün birinde çıkar. Kesin, AK Parti yöneticilerinin birinin babasının bahçesindeki kuyuda para kasası vardı. Bütün yaz onu aradı, manyaklar. Birilerinin tarlalarına kasa gömmüşlerdi. Dozerle onu kazıyor, onu arıyor, deliler. Kendi kasalarını alıyorlar, 30 yıl önceki. İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanacak. Biz öyle yaptık. Bu kazandığına göre öyle yapmıştır, diyor. O yüzden bir kuruş para bulunamıyor, belge bulunamıyor. O yüzden olmayan yolsuzluk kadına ‘iftira senedi’ diye imzalattırılıyor. Şimdi o nasıl o imzalar, hangi paralara döndü, ne oldu; geliyoruz. Ama şunu ilk önce bir görelim: Bugüne kadar ne yaptınız diye sorsak biri bana. Mesela neyi yakaladık? Şunu yakaladık arkadaşlar.
“Mehmet Yıldırım’ın ev hapsi kaldırıldı”
Yener Toruner adlı İBB davasından tutuklu, daha önce İBB’den ihale almış bir şirketin mali işlerini yapan bankadan parasını çeken kişi tutuklu. Bu kişinin oğluna bir avukat gidiyor. Avukat diyor ki: ‘Baban bu iddianameyi, bu itirafnameyi imzalayacak.’ Çünkü para bulamıyorlar ya. Paralar verdim. Şu kadar da para vereceksiniz. Baban hafta ve perşembe serbest kalacak. Çocuk kendi bu laflara inanamıyor. Ailesiyle birlikte bunları dinliyor. O sırada inansın diye savcıyla da telefonda konuşturuluyor. Ben de savcının telefonda dediklerini kayda alıyorum; kuydu, carttı, curtu, hepsini topluyorum. HSK’ya götürüyorum. Ve diyorum ki: ‘Bir tutuklunun ailesine iftira artı para karşılığı serbestlik teklif etti bu avukat.’ Bakın hangi tutuklu olduğunu söylemiyorum. O gece yapılan operasyon. O avukatın konuştuğu kişiyle ben ilgilenmiyorum. Konuştuğu kişiyi Artvin’de yayla evinde jandarma arıyor. Çocuk ertesi gün Artvin’de teslim oluyor. İstanbul’a getiriliyor. Bu sırada adını verdiğim avukat, yani bakın ben Mehmet Yıldırım diyorum, savcı Mehmet Yıldırım’ın konuştuğu kişiyi kendi biliyor.
Bundan büyük kanıt var mı? Ben demiş miyim? Yener Toruner’in oğluyla konuştu. Ben Mehmet Yıldırım’ın bir tutuklunun oğluna şunu teklif ettiğini söylüyorum. Artvin’de onu gözaltına almaya gidiyor. Sonra iş sıkıya gelince çocuk çatır çatır ifadesini verince Mehmet Yıldırım telefonu kapatıyor. Arkadaşından ödünç araba alıyor. Antalya Kepez’de tesadüfi jandarma taramasına yakalanıyor. Başkasının arabası, telefon, kimlikler kayıp, Yunanistan’a kaçmak üzere giderken. Mehmet Yıldırım geldi. Ev hapsi verdiler. Şu anda ev hapsi kaldırıldı. Tutuklamalarda gerekçe ne? Kaçma şüphesi değil mi? Yunanistan’a karşı kaçarken yakalandığını İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı söyledi. O gün tansiyon vardı. Kaçıyordu, yakaladık. Ev hapsi yaptılar, evden de dışarı saldılar. HSK’nın önünde bu duruyordu. Aylardır. Murat Kapki, avukat Mücahit Birinci, AK Parti yöneticisi, geçmiş dönem MKYK üyesi falan. Murat Kapki’ye gidiyor. ‘İki milyon dolar verirsen seni buradan çıkaracağız,’ diyor. Bu konuda Murat Kapki beyan veriyor. Kamera var. Kamerada uzattığı kağıt var. İfade elimizde. Mücahit Birinci, AK Parti tarafından ihraç ediliyor. Avukatlık Kanunu gereği davet ediliyor. Gidiyor, ifade veriyor. Şimdi de dolaşıyor. Ben Mücahit Birinci’ye bir şey de demiyorum şu anda. Mücahit Birinci yargılanır, cezası varsa olur. Peki birisine para teklif eden, ‘Ver bana bu parayı, seni serbest bıraktıracağım’ diyen, daha önce de birçok itirafçının avukatlığını yapmış birisinin konuştuğu savcının bir merak uyandırmaması nedir? Bir soruşturma açılmaması nedir? Şu anda Mücahit Bey de geziyor. Mehmet Yıldırım da geziyor. Savcılar da nerede? Ya terfiye aldılar, ya bakan yardımcısı falan oldular.
Gizli tanık buluyorlar. Adını Meşe koyuyorlar. Meşe’nin sorularıyla Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarımız tutuklanıyor. İddianame çıkıyor, Meşe yok. Nerede Meşe? Meşe delirdi. ‘E ne yaptınız?’ Meşe’nin ifadeleri düştüğüne göre tutukluluk düştü. Yok. Aynı ifadeyi İlke verdi bu sefer. Kopyalayıp yapıştırmış; virgül, noktalı virgül, cümle düşüklüğü, küçük-büyük harf hataları dahil, Meşe ne dediyse İlke onu dedirtmişler. Tanıklıkta oyuncu değişikliği olur mu? Tanık oyuncuysa bu mesele senaryo değil mi? Ama buna da sustular. Bunu da HSK’ya, HSK’nın beş başvurusuna bıraktılar. Biri boş bekledi, sonuçlanmadı. Dört tanesine ‘Soruşturduk, suç bulamadık’ dese canım yanmayacak. Soruştursa, ‘Suç ortada, bulamadık’ dese kendi yanacak ya. Basit bir kararla soruşturmaya gerek yok. Soruşturmadık, dosyayı açmadık.”
(SÜRECEK)

