(ANKARA)- CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci, “Gerçekleri Bilmeye Hakkınız Var” başlıklı toplantıda yaptığı konuşmada, “Bir kişi, kendi iktidarını korumak uğruna, ülkenin demokrasisini, özgürlüklerini, ekonomisini ve sosyal refahını harcayamaz. Bu toplumun harcanamayacak hakları vardır. Cumhurbaşkanı kendi iktidarı için gözünü karartmış durumda ve biz de bu karartmayla mücadele etmek zorundayız. Sadece Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal kimliğini korumak için değil; bu ülkenin demokrasisine, özgürlüklerine, kurucu ilkelerine inandığımız için ve bu ülkeyi bizler kurduğumuz için, atalarımızın kurduğu bu ülkede bir gelecek arzusu taşıdığımız için, bu mücadeleyi vermek zorundayız.” dedi.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci, İstanbul Sarıyer İlçe Başkanlığı Hukuk Komisyonu tarafından düzenlenen “Gerçekleri Bilmeye Hakkınız Var” başlıklı toplantıya katıldı. Çiftci, toplantıda yaptığı konuşmada şunları kaydetti:
“Hak dediğimiz şey; seçme hakkı, siyasal temsiliyete katılma hakkı, adil yargılanma hakkı, örgütlenme hakkı, demokrasiye vücut verme hakkıdır”
“Hak dediğimiz şey; seçme hakkı, seçilme hakkı, siyasal temsiliyete katılma hakkı, adil yargılanma hakkı, örgütlenme hakkı, demokrasiye vücut verme hakkıdır. Aslında hak dediğimiz kavram, hepsi birbirini tamamlayan çok bütüncül bir ifadedir. Maalesef bugün Türkiye’de siyasi ve hukuki süreçleri anlamanın temelinde tam da bu hak kavramı yatmaktadır. Biz haktan ne anlıyoruz? İktidar partisi haktan ne anlıyor? Çünkü bu yaşadığımız süreç, 30 Ekim 2024 tarihinde başladı ve bugüne kadar devam etti. Sadece iktidar partisi ile muhalefet partisinin arasındaki bir kısır çekişme olarak adlandırılamaz. Bu bir gerilim değil; bugün yaşananlar bir ceza hukuku tartışmasıyla da anlatılacak kadar basit değil. Bugün yaşadığımız şey; toplumların yıllarca mücadele verdiği büyük savaşlara sebebiyet veren haklarımızın daraltılması ve kaynağının yeniden iktidar partisi tarafından tanımlanmasını içeren bir durumdur.
Hak kavramı, toplumlarda tarih boyunca hep bir mücadele ile gelmiş ve mücadele ile elde edilmiştir
Hak kavramı, toplumlarda tarih boyunca hep bir mücadele ile gelmiş ve mücadele ile elde edilmiştir. Anayasamızda her ne kadar eksikleri ve yanlışları olduğunu söylesek de, hak kavramı en azından kâğıt üzerinde geniş bir çerçevede tanımlanmıştır. Hak, sadece hukuki bir terim veya anayasada yazılı bir kavram değildir. Hak, yaşamımızın konforunu sağlayan, yaşamımızı kolaylaştıran ve nasıl yaşadığımızı gösteren bir kavramdır. Yani; Anayasada ifade özgürlüğü var, gerçekte var mı? Seçme ve seçilme hakkı var, gerçekte var mı? Örgütlenme hakkı var, gerçekte var mı? Tam da bunları tartıştığımız bir noktadayız aslında.Çünkü Anayasanın bize tanıdığı bütün haklar, şu anda partimizin kurumsal kimliği dahil olmak üzere iktidar partisi eliyle daraltılmaya çalışılıyor. Dolayısıyla hak, bir mevzuata, bir kitaba veya yazılı bir metne sığdırılamayacak kadar büyük bir anlam taşıyor.
“İktidar partisi, yargıyı araçsallaştırarak, maalesef anayasal bir suç işliyor, darbe yapıyor”
Şunu söylemekte fayda var: Hep birlikte Aziz İhsan Aktaş yargılamalarını izledik. Ben oraya çıksam ne söylerim? Elbette, Ekrem Başkan gibi bir buçuk saat bir hukuk dersi vermek isterim. Bu çok kıymetlidir. Maalesef içinden geçtiğimiz süreçte, özellikle 2017’den bu tarafa, yargı erkinin hüküm makamı yani hakim ve savcılar ve iddia makamı altı boşaltıldı, liyakatsiz bir hâle gelmiştir. Ama ben olsam ne söylerim diye hep düşünürüm. Bana bir kelimeyle süreci anlat deseler, bir cümleyle süreci anlat deseler şunu söylerim: İktidar partisi, sizi araçsallaştırarak, yani yargıyı araçsallaştırarak, maalesef anayasal bir suç işliyor. Hangi suç işliyor? Darbe yapıyor. Ülkenin var olan iktidarına karşı darbe olarak tanımladığımız şeyi, anayasal suç olarak tanımladığımız şey aslında iktidar işliyor. Nasıl işliyor? Ülkenin bir sonraki iktidar olacak partisine, bugün araçsallaştırdığı yargı eliyle darbe yapmaya çalışıyor. Bence başarılı olamayacak. Direnebilirsek, mücadelemizi hiç bırakmazsak zafer bizim olacak.
“Her şey 31 Mart 2024 seçimleriyle başladı”
Her şey ne ile başladı? Biraz oradan alayım: Aslında 31 Mart 2024 seçimleriyle başladı. 31 Mart 2024’e kadar belki daha makul gidiyordu, çünkü onların istediği gibi bir düzen vardı. Onların istediği kadar muhalefet vardı, basın vardı, toplum vardı. Onların istediği şekilde yargı vardı. Ama 31 Mart 2024 seçimlerinde bütün sistemler bozuldu.Sistem neye evrildi? 1. parti olmuş bir Cumhuriyet Halk Partisi, 412 belediye kazanmış, Türkiye’nin en büyük kentlerini yönetmek üzere yola çıkmış bir Cumhuriyet Halk Partisi. 1. parti özelliğini hiç bırakmayacak kararlılıkta bir Cumhuriyet Halk Partisi. 31 Mart, aslında bütün dengeleri bozdu.Ve bu sefer önce dediler ki: “Silkeleyin bunları.” Ellerindeki idari yaptırım gücüyle belediyelerimizi finansal sıkışıklığa sürüklediler. Baktılar başarılı olamıyorlar, bu sefer kongre ve kurultay davaları ortaya çıktı. Kongre ve kurultaylara yönelik, yani İstanbul İl binasının işgal edilmesi, partimize “Mutlak Butlan” adıyla bilinen dava, İstanbul İl Kongresi’nin iptal süreci…
Bunların hiçbiri Ekrem Başkan’ın bugün Silivri’de bulunmasından, İstanbul’da, Antalya’da ve kısa süre önce özgürlüğüne kavuşmuş Adana’da belediye başkanlarımızın özgürlüklerinden alıkonulmasından, bazı belediyelere kayyum atanmasından bağımsız değildir. Bunların hepsi partimizin kurumsal kimliğine yönelik saldırıdır. Hakeza milletvekilleri ile ilgili gelen fezlekeler de bunlardan bağımsız değildir. Partimizin, yargı eliyle kuşatma altına alınma çabası tamamen budur. Kongre ve kurultay davalarından da en nihayetinde bir şey çıkaramadılar. Kamuoyunda Akın Gürlek’in bakan olmasından sonra bu konularda bir hareketlenme olacağı belirtiliyor ancak oralardan da elbet bir şey çıkartamayacaklar. 30 Ekim 2024 sabahı Esenyurt Belediye Başkanımızla başlayan süreç, ardından 19 Mart darbesiyle devam etti. Şu ana kadar elimizde üç büyük iddianame var. Önce Aziz İhsan Aktaş iddianamesi çıktı. Ardından İBB iddianamesi ve devamında Antalya Büyükşehir Belediye Başkanımız Muhittin Böcek’in yargılandığı iddianame çıktı.
“Cumhurbaşkanı kendi iktidarı için gözünü karartmış durumda ve biz de bu karartmayla mücadele etmek zorundayız”
Her iddianamede belki gözden kaçırdığımız bir şey var. Belediye başkanlarımız tutsak ediliyor, ülkeyi yönetmeye talip kişiler zindanlara atılıyor. Ama her iddianamede Cumhuriyet Halk Partisi’nin konuşulduğunu gördük. Aziz İhsan Aktaş iddianamesinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin diğer ilçe belediyelerine, toplumun nasıl hizmet verdiğine ilişkin hususlar eleştiriliyor. Antalya Büyükşehir Belediyesi iddianamesinde ise hepimizin izlediği kanallardan olan Halk TV’nin nasıl bir abluka altına alınmaya çalışıldığı görülüyor. Yani bunlar, yöneticileri yok etmeye çalıştıkları gibi, toplumun haber alma, siyasi faaliyetlerde bulunma ve örgütlenme haklarını da engellemeye çalışan iddianameler gördük. Ve bunlar, aslında bir kişinin iki dudağından çıkan sözler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kontrolü dışında hazırlanmış iddianameler değil.Bunun en büyük örneğini Akın Gürlek’in hazırladığı İBB iddianamesinde gördük. Cumhurbaşkanı bunun için “Ahtapot’un kolları” ifadesini kullandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi iddianamesinde “Ahtapot’un kolları” cümlesi birkaç kez geçiyor. Dolayısıyla bir kişi, kendi iktidarını korumak uğruna, ülkenin demokrasisini, özgürlüklerini, ekonomisini ve sosyal refahını harcayamaz. Bu toplumun harcanamayacak hakları vardır. Cumhurbaşkanı kendi iktidarı için gözünü karartmış durumda ve biz de bu karartmayla mücadele etmek zorundayız.
“Bu ülkede bir gelecek arzusu taşıdığımız için, bu mücadeleyi vermek zorundayız”
Sadece Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal kimliğini korumak için değil; bu ülkenin demokrasisine, özgürlüklerine, kurucu ilkelerine inandığımız için ve bu ülkeyi bizler kurduğumuz için, atalarımızın kurduğu bu ülkede bir gelecek arzusu taşıdığımız için, bu mücadeleyi vermek zorundayız.31 Mart seçimleri, aslında bize şunu gösterdi: Demokrasi veya seçme-seçilme hakkı sadece sandığa gidip oy kullanmak ve o gün sandığı korumak değilmiş. Asıl olan, sandıktan çıkan iradenin, seçilmişler görevde olduğu süre boyunca da korunmasını sağlamakmış. Bu süreci yaşayarak bunu öğrendik. Dünya tarihinde de benzer örnekler var. Yakın dönemde Brezilya’da yaşananlar, bizim süreçlerimizle büyük benzerlik taşıyor. İşçi Partisi kuruyor, bir aday belediye başkanlığı için seçildi. Eyaletine bir başsavcı atandı ve yolsuzluk iddiasıyla operasyon başlatıldı; yaklaşık 1,5 yıl cezaevinde kaldı. Cezaevindeyken Cumhurbaşkanı adayı oldu ve seçimi kazandı. Yani bu tür otoriter müdahaleler yeni değil; dünya tarihinden alınan örnekler ülkemizde uygulanıyor. Ama eminim ki dünya tarihinde başarılı olmuş bir otoriter sistem yoktur. Bu otokrasiyi, tek adam yönetimini, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak birlikte olduğumuz sürece, direndiğimiz sürece ve mücadele kararlılığımızı sürdürdüğümüz sürece yeneceğiz.
“Sandıkları korumak, verdiğimiz mücadelenin en önemli günü”
Benim alanım seçime, parti ve hukuk işleri olunca, süreç doğal olarak seçime geldi. Sandıkları korumak, verdiğimiz mücadelenin en önemli günü. O gün bütün emeklerimizin meyvesi alınacak, ektiğimiz tohumlar çiçek açacak. Bu yüzden sandık güvenliğinin ve sizlerin o gün sandık başında olmasının önemini tekrar vurgulamak isterim. Demokrasi, sadece sandığın kurulması ve oy kullanmakla bitmiyor. Demokrasi, seçilmişlerin ve seçenlerin iradesinin, seçildikleri dönem boyunca korunmasını sağlamakla tamamlanıyor. Maalesef Türkiye’de böyle bir süreci yaşamak zorunda kaldık. Türkiye’de uzun zamandır yargının rolü tartışılıyor. Ben hem siyasetçi hem hukukçu bir aileden geldiğim için, annem ve babam emekli hakim; onların dönemini gözlemledim. Ama üzülerek söylüyorum, yargının içi uzun süredir boşaltılmış durumda. Liyakattan ve hukuka uygun kararlardan bahsetmek neredeyse imkânsız hâle gelmiş. Bunu daha önce farklı süreçlerde, örneğin Ergenekon ve Balyoz davalarında da gördük; çok sayıda sanıklı duruşmalar, hak ihlalleri ve baskılar yaşandı. Bugün ise yargının tek kriteri siyasi yakınlık. Erdoğan’a yakın mısın, değil misin? Artık yargı bu şekilde işliyor.Yine de demokrasiye inanan bizler, bu ülkenin adil bir ülke olacağına ve istisnai de olsa hukuka uygun davranan hâkimlerin var olduğuna inanmak zorundayız. Kurultay davamıza bakan hâkime de hep şunu söyledik: Bu ülkede hukukun üstünlüğü hâkimdir, bağımsız yargı mensupları vardır. Siyasi iktidarın maşası olmayın, hukuka uygun karar verin. Nitekim hâkim de böyle davrandı ve güvenmeye devam edeceğiz. Ancak gerçekler sayısal olarak az durumda.
Vatandaş yargı deyince hukukun üstünlüğüne, öngörülebilirliğe ve adalete güvenmek ister. Ama ülkemizde hukuki öngörülebilirlik yok. Demokratik düzenin en önemli parçası olan adalet duygusu toplumda zedelenmiş durumda. Bir soru soralım: 1000 kişiye “Adalete güveniniz ne seviyede?” diye sorulduğunda, çok azı olumlu yanıt verir. Yani adalete ve yargıya güven, siyasal iktidarın çizdiği sınırlar içinde kalmış durumda. Peki biz yargıdan ne bekliyoruz? Biz üç hâkimin veya on hâkimin iki dudağından çıkacak kararlara bağlı değiliz. Biz toplumdan örgütlü mücadele bekliyoruz. Bu örgütlü mücadelenin lideri Cumhuriyet Halk Partisi olsun ama siz kitlelerle arkamızdan yürüyün ki, partimizin yöneticileri ve üyeleri yalnız olmadıklarını hissedip mücadeleyi doğru verebilsin. Bu birlik ve kalabalık, hâkimler için de bir uyarı olur: Bu ülkede hukuk ve adalet var ve hukuka uygun karar vermek zorundayım; aksi hâlde toplumun büyük bir kısmını karşıma alacağım.İstanbul’da yapılan ilçe mitingleri, genel başkanımızın il mitingleri, paneller, sizin sokakta yurttaşa broşür dağıtmanız bunun içindir. Çünkü gerçekleri anlatmak zorundayız. Televizyonlarda bir saatte anlatabildiğimizi, siz sokakta kapı kapı ve seçmenlere anlatmalısınız. Basın ve yayın organlarımız iktidar eliyle kısıtlandığı için, sokak çalışması çok önemlidir.
“İBB iddianamesi deyince akla tek isim geliyor: Akın Gürlek”
İBB iddianamesi deyince akla tek isim geliyor: Akın Gürlek. Kısaca hatırlatayım: Selçuk Kozaçlı’ya, Can Atalay’a, Candan Kaftancıoğlu’na mahkûmiyet kararı veren, Anayasa Mahkemesi kararlarını görmezden gelen ve siyasi olmadığını iddia eden bir kişi. Daha sonra bakan yardımcılığı yaptı, başsavcı oldu. Biz Akın Gürlek’i hak ihlalleri ile, adil yargılanma hakkının ihlali ile, uzun tutukluluk süreçleri ve sabah operasyonları ile anıyoruz. Tarih onu bu şekilde kaydedecek. Ama tarih, aynı zamanda bizleri, kazanılmış haklar için mücadele eden bir topluluk olarak altın harflerle yazacak.Bunu zaferle taçlandırırsak, Türkiye’de değil, dünya tarihinde de Cumhuriyet Halk Partisi ve üyeleri altın harflerle anılacak.”

