(ANKARA) – CHP Sözcüsü Zeynel Emre, “Vatandaşı borçlandıran değil, güvence sağlayan modeller kurulmalıdır. İklime ve afete dirençli kentler inşa edilmelidir. İmar alanları ve yerleşim yerleri bilime, doğaya ve bölgenin koşullarına göre planlanmalıdır. 6 Şubat bize bir kez daha şunu gösterdi: Liyakatsiz kadrolar, bilimi dışlayan zihniyet ve rantçılık öldürür. Deprem bir doğa olayıdır ama binaların mezara dönüşmesi siyasi bir tercihtir. Biz bu tercihi değiştirmeye kararlıyız” dedi. Emre, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in CHP ve Genel Başkan Özgür Özel’i öngörüsüzlükle suçladığını belirterek, ” Oysa bu iktidarın karnesine baktığımızda, iyi olduğu bir alan var mı dediğimizde pek bulamayız. En kötü alanlardan biri ne dersek, dış politika deriz. Bugün söylediğinin tam tersini yarın söylemeyi siyaset sayan bir anlayış var. Ülkemizin dış politikaya ilişkin makamlarını birer nepotizm merkezine çeviren, koltukları ve makamları yandaşlara tahsis eden bir iktidar görüyoruz. Bugünkü dış politikası Trump’a endekslenmiş, onun emlak hayalleriyle hareket eden siyasi anlayışa paralel biçimde evrilen, Trump ne derse onu yapan, ‘otur’ derse oturan, ‘kalk’ derse kalkan bir iktidar var karşımızda” ifadelerini kullandı.
CHP Sözcüsü Emre, MYK toplantısının ardından düzenlediği basın toplantısında, 6 Şubat depremlerini hatırlatarak, değerlendirmelerde bulundu. . “Şubat ayı itibarıyla bizim açımızdan üzerinde duracağımız önemli bir program var” diyen Emre, Özgür Özel’in programını şöyle anlattı:
“Önümüzdeki hafta boyunca Genel Başkanımız, 3 yıl önce 6 Şubat tarihinde gerçekleşen o büyük depremden, büyük acılardan sonra vatandaşlarımızın dertleriyle dertlenmek, onların sesi olmak, eksikleri yerinde görmek, yardımcı olmak, dinlemek ve gözlemlemek için bir hafta boyunca deprem bölgesinde olacak. Öncelikle yarın itibarıyla Sayın Genel Başkanımız Osmaniye’ye gidiyor. Aynı gün Gaziantep’e geçecek ve orada bir dizi ziyaret ve incelemelerde bulunacak. Çarşamba günü Hatay’a geçecek Sayın Genel Başkanımız ve tüm gün Hatay’da olacak. Perşembe günü Adıyaman’da olacak. Cuma’ya bağlayan gece, depremin saatinin yıl dönümünde Adıyaman’da yurttaşlarımızla birlikte sessiz bir yürüyüş planlandı. Ertesi gün, Cuma günü öğleden sonra itibarıyla da Malatya’da birtakım ziyaretlerde bulunacak.”
Depremde hayatını kaybeden 53 bin 537 yurttaşı bir kez daha rahmetle andıklarını dile getiren Emre, sözlerini şöyle sürdürdü:
“107 bin 213 yaralımız vardı. Acılı ailelere bir kez daha sabır, yaralılara da yeniden geçmiş olsun dileklerimizi ifade edelim. Bizim açımızdan orada sadece bin günden fazla zaman geçti ama hakikaten yaralar hala açık. Çünkü acı geçmiyor. Çünkü insanlar hâlâ konteynerlarda. Çünkü ülkede adalet, maalesef adalet sistemi çok kötü durumda; adalet yerini bulmuş değil. Çünkü aynı ihmaller zinciri konuşulmadan aynı yanlışlar tekrarlanıyor. Biz acının yıl dönümüne girdiğimiz bu haftada kimseye ajitasyon yapmak niyetinde değiliz. Ancak hafızaların diri kalması lazım. Çünkü biz unutursak, unutturursak aynı acılar tekrar eder, aynı ihmaller sürer. Tıpkı geçmişte yaşanan bazı büyük afetlerde olduğu gibi. Bu nedenle Sayın Genel Başkanımız bu hafta boyunca önemli ziyaretlerde bulunacak, açıklamalarda bulunacak. Biz enkazın altından yükselen o sesi susturmayacağız. Biz bu ülkede gerçekleşen afetlerden sonra ‘ihmal’ denilerek ihmallerin üzerinin örtülmesine izin vermeyeceğiz. ‘İşte burada yaptık’ denilerek yapılmayanların üzerinin örtülmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü rakamlar ortada.
“Konteyner kentlerdeki yaşam geçici barınma olmaktan çıktı, kalıcı bir belirsizliğe dönüştü”
Deprem bir doğa olayıdır, evet. Ancak iyi yönetilen ülkeler bu tip doğa olaylarına hazırlanır, önlemler alır. Bizden daha büyük ve daha şiddetli depremlerin yaşandığı ülkeler var. Tayvan’da 1999’da 7,7; Japonya’da 2011 yılında 9,1. Şili’de 2010 yılında 8,8 büyüklüğünde deprem yaşandı ve bu depremde sadece 700 kişi hayatını kaybetti. Bizim yaşadığımız depremlerden daha büyük depremlerde bazen birkaç kişinin, bazen de hiç kimsenin deprem kaynaklı hayatını kaybetmediğini görüyoruz. Deprem bölgesinde ilk 72 saat boyunca neredeyse hiç ya da çok az yardımın geldiğinin altını çizelim. Maalesef insanlar soğukta enkazın altında, bir kısmı donarak hayatını kaybetti. O günlerde gazetelerin manşetleri hep ‘asrın felaketi’ydi. Bugün ise ‘asrın inşası’ denilerek yapılmayanlar yapılmış gibi anlatılıyor. Bakın, 3 yıl geçti. Sayın Erdoğan ne demişti? ‘Bana bir yıl verin, bütün evleri yapıp teslim edeceğim.’ Bugün 3 yıldayız. Hâlâ konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veren, temiz suya erişimde, sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşmakta sorun yaşayan 271 bin yurttaşımız var.
Konteyner kentlerdeki yaşam geçici barınma olmaktan çıktı, kalıcı bir belirsizliğe dönüştü. Kışın soğuk, yazın fırın. Çocuklar aynı odada uyuyor, aynı odada ders çalışıyor, hastalanıyor. Aileler aynı odada yas tutuyor, aynı zamanda hayatta kalmaya çalışıyor. Dronlarla yukarıdan bakınca evler bitmiş gibi görünüyor. Ama aşağı indiğinizde, brandaların arkasında inşaatların tamamlanmadığını görüyorsunuz. Bir görüntü yönetimi var ama gerçekler bambaşka. Biz bu ülkede yangını yaşadık, aynı ihmali gördük. Sel yaşadık, aynı problemi gördük. Heyelan yaşandı, yine yönetememe krizini gördük. Çünkü iktidardaysanız, ülkenizde yaşanabilecek afetlere karşı hazırlık yaparsınız. Risk haritası çıkarırsınız, önlem alırsınız. 1999 depreminden sonra ‘ülkeyi afete hazırlayacağız’ denildi. Özel İletişim Vergisi alındı. Geçici denildi ama kalıcı hale getirildi. 1999’dan 2023’e kadar yaklaşık 89,1 milyar TL toplandı. Dolar karşılığı yaklaşık 38,3 milyar dolar. Bu parayla 100 metrekare civarında 764 bin depreme dayanıklı konut yapılabilirdi. Yapılmadı.
“Depremzedeye borç çıkarılmaz”
Vatandaşın vergileri başka alanlarda kullanıldı. İdare hukukunun temel prensibidir: Hangi amaçla vergi topluyorsanız, o amaçla kullanmak zorundasınız. Depremzedeye kriz zamanında Kızılay çadır satıyordu. Şimdi de insanlar, işini kaybetmiş, yakınını kaybetmiş, iş yeri yıkılmış, hala yas tutuyor. Şimdi de konut satıyorlar. Diyorlar ki parasını siz vereceksiniz. Sosyal konut kaç metrekare? 60-65 metrekare. Ne kadar? 2 milyon 200 TL. Bunun 220 bin TL’sini peşin vereceksiniz. 240 ayda 8 bin 250 TL taksitlendireceksiniz bunu. Peki, ortada bir de faiz konusu var. Yani onu da açık bırakıyorlar. Ne kadar faiz geleceği, toplamda vatandaşların hangi yükün altına girdiği de bilinmeyecek. Biz bunları söyledikçe de konuyu çarpıtıp başka alanlara sevk ediyorlar. Öyleyse buradan bir kez daha söyleyelim: Siz depremzedenin konutundan, dükkânından tek kuruş faiz almayacağınızı ilan edin. Buyurun deyin ki ‘Hayır Cumhuriyet Halk Partisi, siz yanılıyorsunuz. O sözleşmeler öyle değil.’ Buyurun deyin ki ‘Biz faiz almayacağız.’ Ha, bu rakamlar da az rakamlar mı? Ülkede 9,5 milyon çalışan asgari ücretle çalışıyor. 28 bin 75 TL maaş alıyor. Bununla maaşının yaklaşık yüzde 30’unu verecek. Emekli, 17 milyon emekli var. Maaşlar 20 bin TL’den başlıyor, 21 bin TL, 22 bin TL bu seviyelerde. Emekli de maaşının yüzde 41,5’ini taksitle verecek. Taksit olarak ödeyecek.
Öyle ya. Bir de 220 bin TL peşinat kısmı var. Bunu nasıl verecek? Kimin ne birikimi var? Türkiye’de içinde bulunduğumuz durumda kredi kartı borçları tarihin rekor seviyesinde. Herkes borçlu durumda. Herkes hacizli. 25 milyon haciz dosyası ve icra dosyasıyla Cumhuriyet tarihinin rekoru kırılıyor. Hal böyleyken bu insanlar ne yiyecek, ne içecek, ne fatura ödeyecek, kira veriyorsa ne kadar verecek, çocuğunu okula gönderecek, kırtasiye masraflarını nasıl karşılayacak? Peki bu parayı nasıl biriktirip ödeyecek, değerli arkadaşlar? Yani siz hem vatandaştan daha evvel parasını almışsınız, yapmamışsınız; deprem geçmiş, hâlâ para istiyorsunuz. Bir defa depremzedeye borç çıkarılmaz. Depremzedeyi müşteri gibi göremezsiniz. Depremzedenin acısı üzerinden faiz hesabı yapılmaz. Bu millet sizden reklam filmleri istemiyor. Her bir bakan bütçe ayırıyor, kendisine reklam için para ayırıyor. Niye algısını pekiştirsin? Bu millet sizden rakam oyunu istemiyor. Bu millet sizden insanca bir hayat istiyor. Konteynerde üçüncü kış. Bakın, eğitim ve sağlıkta enkaz büyüyor çünkü orada sadece barınma sorunu değil; sağlık sorunu, gelecek sorunu var. Deprem bölgesindeki çocuklar küçücük odalarda ders çalışmaya çalışıyor. İnternet altyapısı yok. Isınma sorunu var mı? Var. Sınıflar kalabalık mı? Maalesef kalabalık. Öğretmen açığı var. Yıkılan okullar ne oldu? Yerlerine yenileri yapıldı mı? Yoksa çocuklar yine konteyner kentlerde mi okuyor?”
“Depremzede çocukları nasıl geleceğe hazırlayacaksınız?”
Eğitim Sen tarafından hazırlanan rapordaki bilgilere değinen Zeynel Emre, şöyle devam etti:
“2025 Ekim ayı itibarıyla Hatay’da 80 bin öğrencinin konteyner sınıflarda hem yaşam mücadelesi hem de eğitim mücadelesi verdiğini ortaya koyuyor. Bazı okullar ikili öğretime geçmiş durumda, bazılarında ise birden fazla okul ortak kullanım yapıyor. O bölgelerde planlama doğru yapılmadığı için ağır araç trafiği ve şantiyeler de çocuklarımız için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bakın, personel eksikliği nedeniyle Türkiye’nin birçok bölgesinde olduğu gibi okullar yeterince temizlenemiyor. Hijyen kurallarına uyulmuyor. Velilerden de bu açığı kapatmak için bağış adı altında, zaten çok mağdur durumda olan velilerden para isteniyor. Adıyaman’da 8 prefabrik konteyner okulda eğitim sürüyor. 13 bin 800 öğrenci taşımalı eğitime devam ediyor. Öğrencilerin yüzde 62’si beslenme desteği alamıyor. Ortaokul ve lisede -böyle bir dönemde bunu düşünün- öğrencilerin yüzde 48’inin internet veya cihaz erişimi yok. Değerli arkadaşlar, dünyada iktidarların artık yapay zekaya milyarlarca dolar ayırdığı bir teknoloji çağında, o bölgedeki çocukların yarısının internet erişimi yok, cihazı yok, tableti yok. Siz bu çocukları nasıl geleceğe hazırlayacaksınız? MESEM uygulamalarıyla mevsimlik işçilikte çocuk emeği bölgede sömürülmeye devam ediyor. Malatya’da ne planlamışlardı? 2 bin 200 derslik. Ne kadarı yapıldı? 857’si. Maraş’ta 365 okul kullanılamaz hâle geldi. 5 konteyner okulda eğitim devam ediyor.
Rakamlara baktığımız zaman özellikle kırsalda kız çocuklarının eğitime katılım oranının düştüğünü ve evlilik adı altında istismarın kurbanı olduklarını görüyoruz. Adana’da hasar gören okulların tam olarak sayısı gizleniyor. Diğer illerimiz Urfa, Osmaniye, Kilis, Diyarbakır, Antep… Gidin bakın; çok kötü şartlarda yaşam mücadelesi verirken aynı zamanda okumaya çalışan evlatlarımız var. Biz diyoruz ki ülkedeki doğum oranına baktığımız zaman artık kritik eşiğin altına inildiğini, nüfusun azalmaya gittiğini görüyoruz. Ülkemizde yaşayan 18 yaş altı milyonlarca çocuğun geleceğe hazırlanması bu ülkenin en büyük beka sorunudur. Hep diyoruz: En az bir öğün ücretsiz, sağlıklı beslenme bu çocuklara sağlanmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti bunu karşılayabilir. Yeter ki kaynaklarımız doğru kullanılsın. Biz bunu söylüyoruz ama çocuklarımız maalesef bir nesil olarak gözümüzün önünde kaybolup yok olup gidiyor. Deprem bölgelerinde karşılaşılan tablo çok ağır. Siz o bölgedeki bir çocukla diğer bölgelerdeki çocuklar arasında fırsat eşitliğini nasıl sağlayacaksınız? Yarın öbür gün bu ikili uygulamaların yarattığı sonuçlar, travmalar çok ağır olmayacak mı? Bakın, deprem bölgesindeki insanlar sürekli stres altında yaşıyor. Travma var, uyku bozukluğu var, kaygı var, depresyon var, ruhsal yıkım var.
Çünkü hayatta kalmaya çalışıyorlar. Zamanla yarışıyorlar. Orada en büyük problemlerden biri de toz, asbest ve görmezden gelme siyasetidir. Uzmanlar uyarıyor. Diyorlar ki: ‘Bölge halkı üç yıldır asbest ve zehirli toz soluyor. Önümüzdeki yıllarda akciğer hastalıklarında ciddi bir artış öngörülüyor.’ Şimdi enkazı kaldırırken bunu insan yaşamına duyarlı, dikkatli bir şekilde yapmak ve enkaz kaynaklı yayılımları ortadan kaldırmak zorundasınız. Biz milletin zor gününde IBAN gönderenleri unutmuyoruz. Kızılay’ın çadır satmasını unutmuyoruz. Yardımların gecikmesini unutmuyoruz. O dönemde bir de vatandaşımızı ‘not ediyoruz’ diyerek tehdit ettiler. Biz not ettik. Üç yıl sonra hala teslim edilmeyen konutları not ediyoruz. Verilen ama tutulmayan sözleri de not ediyoruz. Bu milletin hafızası var, değerli arkadaşlar. Bu milleti iktidar varsın küçümsemeye devam etsin. Bu millet kendisine yapılan bu haksızlığı unutmayacaktır.
“İktidarın rant çevrelerinden beslenen ne kadar kişi varsa yargıdan muaf tutulmaya devam ediliyor”
Öte yandan bu işin bir de yargı ayağı var. O yıkılan evlerde, iktidarla ilişkili, iktidarın rant çevrelerinden beslenen ne kadar kişi varsa yargıdan muaf tutulmaya devam ediliyor. Bakın, biz il il, tek tek inceliyoruz. Birkaç örnek vereceğim. Yani ölenler mezarda, sorumlular ise dışarıda. Mesela Antakya’da Selim Köşü Apartmanı. Bu binada 43 insan hayatını kaybetti. Üç yıl geçti. Bakın, tek bir kamu görevlisi sanık değil. Kim denetlememiş? Kim izinleri vermiş? Kim göz yummuş? Müteahhitlerle denetim sorunlarına baktığınızda kamu görevlileri yok. İktidara yanaşan hiç kimse yok. Dördüncü duruşma, bilirkişi raporu beklenecek diye 6 Mayıs’a ertelendi. Artık bazı sanıklar duruşmaya bile gelmiyor. Bakın, orada depremde eşini ve iki oğlunu kaybeden Alper Aba isimli vatandaşımız yaşadıklarını şöyle anlatıyor: ‘Bu mahkeme, daha ne kadar dalgaya alındığımızın bir göstergesi. Çok üzgünüz. Eşim ve oğullarımı depremde kaybettim. Enkazdan günler sonra çıkarıldım. Hâlâ çok kötü günler geçiriyorum ama adalet yerini bulmuyor.’
Bir başka örnek Kahramanmaraş. Yıkılan bina, ölen canlarımız… İlginçtir, müteahhidi önce tutukluyorlar. Bu tutuklama tabii ki doğru. Ama ne oluyor? Yirmi iki gün sonra ‘kocama hâli’ gerekçesiyle tahliye ediyorlar. Hani biz çok ağır hastalıklara sahip, haksız yere yatan belediye başkanlarımız, siyasetçilerimiz, kent plancısı arkadaşlarımız var ya; birçok örnek var. Ağır sağlık raporları olmasına rağmen tahliye edilmeyen, tutuksuz yargılanmayan insanlar var. Ama ne hikmetse burada yirmi iki gün sonra kocama hâli oluyor ve bırakılıyor. Aile itiraz ediyor. 29 Ocak’ta yeniden tutuklama kararı çıkıyor. On iki gün sonra. Bugün mahkeme kendisine 18 yıl 8 ay hapis cezası verdi. Nerede? Bugün itibarıyla çok daha uzun süredir firarda ve hakkında yakalama kararı var. Peki bu kişinin özelliği ne dediğimizde, oğlunun Kahramanmaraş Adalet ve Kalkınma Partisi il yönetiminde olduğunu görüyoruz. Ne güzel dünya, değil mi?
Bir başka dosya Yunus Kaya Apartmanı. 67 yurttaşımız hayatını kaybetti. Müteahhit aynı zamanda Nurdağı Belediyesi’nin Adalet ve Kalkınma Partisi Meclis üyesi. Mahkeme ne yapıyor? İyi hâl indirimi uyguluyor. 13 yıl 9 ay ceza. 67 kişi ölmüş. Savcı temyiz ederken ne diyor? ‘Birden fazla deprem dosyasında yargılanıyor. Pişmanlık göstermedi. Kaçma girişimi var.’ İyi hâl indiriminin kaldırılması talebiyle ve diğer gerekçelerle dosyayı istinafa taşıyor.
Şimdi çok örnek var. Zamanı doldurmak istemiyorum ama bu münferit bir durum değil, istisna değil. Bu, kara bir düzenin sonucudur. Ölenler mezarda, yakınları adliye koridorlarında. Sorumlular ya dışarıda ya da firarda. Pişmanlık bile duymadan iş almaya devam ediyorlar. Bu nedenle ülkede ne yas dinmiyor ne de öfke.
Şunun altını bir kez daha çizelim: Afet öldürmüyor, ihmal öldürüyor. Bu iktidar döneminde bakın, 2021’de Batı Karadeniz selleri oldu. Kastamonu, Bozkurt, Sinop, Ayancık, Bartın… 97 yurttaşımız hayatını kaybetti. Neden? Çünkü bilim insanları ‘risk var, dere yatağına ev yapmayın’ dedi. Siz izin verdiniz. Yıllardır uyarıldınız, dinlemediniz. 2021 Muğla ve Antalya orman yangınları… Küresel ısınma var. Bakın, her yıl yangın sayısı artıyor ve artacak. Böyle bir dönemde ülkesini düşünen bir iktidar yangın uçak filosunu hazır tutmaz mı? Günlerce Marmaris, Manavgat, Bodrum gibi çok kıymetli bölgelerimiz, ormanlarımız kül oldu. Köyler boşaltıldı, evler yandı, insanlar hayvanlarıyla birlikte can verdi.
“Bu ülke sahipsiz değil”
Dünyada da yangınlar oluyor elbette ama nasıl hızlı müdahale edildiğini görüyoruz. Şimdiki Genel Başkanımız o dönem Manisa milletvekiliyken, 2014’te Soma maden faciası yaşanmadan hemen önce, denetim raporlarının ve bölgedeki eksiklerin bir faciaya davetiye çıkardığını Meclis kürsüsünden anlattı. Sonra Soma faciasını yaşadık. 301 madenci hayatını kaybetti. Neden? Çünkü orada öncelik kârdı, daha fazla kârdı. Daha da acı olan şu: Bu işten sorumlu olanların aldığı cezalar Yargıtay’a gitti. Yargıtay’ın verdiği karar sonrasında ne oldu, düşünebiliyor musunuz? Adrese teslim 12. Daireye atama yapıldı. Dosya ‘taksir’ kapsamına sokuldu ki ilgililer hapse girmesin. Çünkü hükümetle yakınlıkları vardı. 2022 Amasra maden patlaması… 43 işçi hayatını kaybetti. Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun kendi raporlarında gaz riski uyarısı var. Erzincan İliç… Bakıyorsunuz, önceden bütün uyarılar yapılmış. Aynı yabancı firmanın dünyanın başka yerlerinde yaptığı benzer işlerde aldığı güvenlik önlemlerine bakın, bir de Türkiye’de uyguladıklarına bakın. Orada doğaya nasıl hassas davrandıklarını görün, bir de burada. Bu ülke sahipsiz değil, arkadaşlar.
Yaşadığımız bütün bu olayların arkasında aynı anlayış var: Bilimi dinlemeyen, denetimi göstermelik yapan, yandaşı kayıran, rantı önceleyen bir anlayış. Sorunu afette aramayalım. Dünyanın her yerinde afet oluyor. Bugün yıl dönümü vesilesiyle bir kez daha söylüyoruz: Dün Soma’yı yaşadık, yarın başka afetler yaşayacağız. Biz bu düzene razı değiliz. Çare var mı? Var. Hazırlık var, bilim var, liyakat var. Değerli yurttaşlarımız, biz sadece eleştirmiyoruz. Deprem olduktan sonra, gerek o anda gerek sonrasında, bütün belediye imkânlarımızla on binlerce araç ve personelle aylar boyunca deprem bölgesinde destek olduk. Aşevleri kurduk, sağlık merkezleri açtık, yardımlar yaptık. İktidar bunları engellemeye çalışsa da büyük bir mücadele verdik. Bugün de diyoruz ki, yeni parti programımızda açıkça ifade ettik: Krizi değil, riski yöneteceksiniz. Afet gelmeden önce riski azaltacaksınız. Tek çatı altında gerçek bir koordinasyon olacak. Bizim iktidarımızda merkezi idare, asla yerel yönetimlere, belediyelere savaş açmayacak. Onlar da bu devletin bir parçasıdır. Üçüncüsü, bilim ve meslek odaları. Bilimi dinleyeceğiz, rantı ve rant odaklarını değil. Nitelikli mühendis, mimar ve şehir plancısı istihdamını zorunlu hâle getireceğiz. Afet anında hazır kapasite olacak; sonradan toparlanmaya bel bağlanmayacak.
“İktidar askerin sahaya çıkmasını istemedi”
Afette sahada sınırlı sayıda görev alan askerimizin ne kadar etkin müdahale ettiğini hepimiz gördük. Ancak bu iktidar döneminde yapılan bir yasal değişiklikle, afet anında askerin müdahalesi valinin ya da mülki idare amirinin yazılı emrine bağlandı. İktidar daha fazla askerin sahaya çıkmasını istemedi. Bu alanın da istismar edildiğini herkes gördü, herkes buna şahit oldu. İstanbul ve Marmara için özel bir hazırlık şarttır. Asıl millî güvenlik meselesi budur. Bunun için iş birliği ve yasal güvence gerekir. Altıncı başlık, finansal güvence ve sıkı denetimdir. Vatandaşı borçlandıran değil, güvence sağlayan modeller kurulmalıdır. İklime ve afete dirençli kentler inşa edilmelidir. İmar alanları ve yerleşim yerleri bilime, doğaya ve bölgenin koşullarına göre planlanmalıdır. Kapatırken şunu söyleyelim: Kıymetli basın mensupları, 6 Şubat bize bir kez daha şunu gösterdi. Liyakatsiz kadrolar, bilimi dışlayan zihniyet ve rantçılık öldürür. Deprem bir doğa olayıdır ama binaların mezara dönüşmesi siyasi bir tercihtir. Biz bu tercihi değiştirmeye kararlıyız. Kaybettiklerimize sözümüz var. Bu enkazı hep birlikte kaldıracağız, hesabını soracağız ve Türkiye’yi bir daha aynı acıları yaşamayacak, dirençli ve güvenli bir geleceğe taşıyacağız. Biz unutmadık, unutturmayacağız.
“Trump ne derse onu yapan, ‘otur’ derse oturan, ‘kalk’ derse kalkan bir iktidar var karşımızda”
Zeynel Emre, basın toplantısında AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in açıklamalarına da değindi. Emre, şöyle konuştu:
“Adalet ve Kalkınma Partisi Sözcüsü’nün çok anlamsız, çok gereksiz bir şekilde Genel Başkanımıza yönelik bir sataşması oldu. Çünkü Genel Başkanımız Suriye konusunda şunu söylüyor: Orada derdin çatışma değil, barış olması gerektiğini; barışın öncelendiği ve desteklendiği bir anlayışı görmek istediğimizi ifade ediyor. Bölge çok acılar çekti. Türkiye’nin yapıcı rolünü destekleriz diyor. Hassasiyetleri dikkatle takip edelim diyor. Biz de buralarda, toplantılarda bunu dile getiriyoruz. Şimdi soruyorum: Bu sözün eleştirilecek nesi var? Bunun üzerinden Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve Genel Başkanımızı öngörüsüzlükle suçlayan, ‘Burnumuzun dibini göremiyorlar, 30-40 kilometre öteyi göremiyorlar’ diye itham eden bir anlayış var karşımızda. Oysa bu iktidarın karnesine baktığımızda, iyi olduğu bir alan var mı dediğimizde pek bulamayız. En kötü alanlardan biri ne dersek, dış politika deriz.
Bugün söylediğinin tam tersini yarın söylemeyi siyaset sayan bir anlayış var. Ülkemizin dış politikaya ilişkin makamlarını birer nepotizm merkezine çeviren, koltukları ve makamları yandaşlara tahsis eden bir iktidar görüyoruz. Bugünkü dış politikası Trump’a endekslenmiş, onun emlak hayalleriyle hareket eden siyasi anlayışa paralel biçimde evrilen, Trump ne derse onu yapan, ‘otur’ derse oturan, ‘kalk’ derse kalkan bir iktidar var karşımızda. Stratejik derinlik diyorlar. Oysa stratejik körlükle Türkiye’yi milyonlarca mültecinin geldiği, yüzlerce milyar doların harcandığı bir mülteci deposu hâline getirdiler. Sorunların nasıl çözüleceği de hâlâ belli değil. Stratejik derinlik diyorlar ama Esad’ın devrilmesine birkaç gün kala kendisinden randevu dilenen de yine onlardı. Çok öngörüden bahsediyorlar.
Açıkçası başkalarının bölgesel projelerinde figür olmayı seçebilirler. Ama biz Türkiye Cumhuriyeti’nin onurunu, güvenliğini ve geleceğini bu teslimiyetçi zihniyete asla terk etmeyeceğimizin altını bir kez daha çiziyoruz. Bu konuda zaten milletin vicdanında da çoktan mahkûm olmuş durumdalar. Bu yersiz ve anlamsız çıkışlarla, iyi niyetli temenniler içeren bir konuşmamızı nasıl çarpıtabildiklerini, genel başkanımızın sözlerini nasıl eleştiriye ve başka yerlere çekebildiklerini açıkçası hayretle karşıladığımızı bir kez daha ifade ediyorum.”

