Haber: Zuhal ÇİLOĞLAN
(İSTANBUL) – CHP’nin 8 Ekim 2023 tarihinde yapılan ve Özgür Çelik’in kazandığı İstanbul İl Kongresi’yle ilgili davanın ilk duruşması savunmalarla devam ediyor. Savunmasına “İstanbul İl Başkanı seçildiğim gün, yolumun bir gün mahkeme koridorlarına düşeceğini zaten biliyordum. Zira CHP’li olmanın suç sayıldığı günlerden geçiyoruz. Kongre kazanmanın suç sayıldığı günlerden geçiyoruz. Seçim kazanmanın, başarılı olmanın suç sayıldığı günlerden geçiyoruz” diye başlayan Özgür Çelik, “CHP kapatılarak sandığın sembolik hale getirilmesi hedeflenmektedir. ‘CHP kapatılmalıdır’ denilmektedir. Son dönemde hazırlanan iddianameler bu amacın en somut göstergesidir” dedi.
CHP’nin 8 Ekim 2023 tarihinde yapılan ve Özgür Çelik’in kazandığı İstanbul İl Kongresi’nde Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alan ‘oylamaya hile karıştırma’ iddiasıyla açılan davanın ilk duruşması, İstanbul 72. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından Silivri’de Marmara Cezaevi Yerleşkesi’ndeki 2 no’lu duruşma salonunda yapılıyor.
Duruşmaya; CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, CHP Genel Başkan Yardımcıları Gül Çiftci, Sezgin Tanrıkulu, CHP milletvekilleri Ali Gökçek, Umut Akdoğan, CHP Gençlik Kolları Başkanı Cem Aydın, CHP PM üyesi Tolga Sağ, İBB Başkanvekili Nuri Aslan, İnan Güney ve Rıza Akpolat’ın ailesi, Küçükçekmece Belediye Başkanı Kemal Cebi, Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel, CHP İstanbul Gençlik Kolları Başkanı Erdem Kara, CHP İstanbul Kadın Kolları Başkanı Hatice Selli Dursun, çok sayıda ilçe başkanı, belediye meclis üyesi ve yurttaş katıldı.
Özgür Çelik, Rıza Akpolat ve İnan Güney alkışlarla karşılandı
Dava konusu il kongresinden sonra yapılan iki kongreyi de büyük çoğunlukla kazan CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, duruşma salonu önünde alkışlarla karşılandı. Jandarma eşliğinde salona getirilen tutuklu Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat ve tutuklu Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney salona alkışlar eşliğinde girdi. İzleyiciler, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Hak hukuk adalet”, “Beşiktaş’ın rızası Rıza Akpolat” ve “İnan başkan onurumuzdur” sloganları attı. Güvenlik görevlileri ise sık sık izleyicileri uyardı. Özgür Çelik, hemen arkasındaki sanık sandalyesine oturtulan Rıza Akpolat ve İnan Güney ile kucaklaştı ve ardından sohbet etti. İnan Güney, Niyazi Güneri, Özgür Çelik, Rıza Akpolat, Veli Gümüş ve Uğur Gökdemir’in sanık sandalyesinde hazır bulunduğu duruşma, 10.51’de iddianame kabul kararının okunması ile başladı. Ardından kimlik tespitine geçildi.
Derhal beraat talebi reddedildi
Hakim, kimlik tespiti sırasında “Özgür Çelik kim?” dedi. Sanıklardan Niyazi Güner “İl başkanımız” deyince salon alkışladı. CHP avukatlarından Çağlar Çağlayan, derhal beraat talebinde bulundu. Çağlayan, “Sanık sıfatı olmayan kişiler de burada sanık olarak yer almakta. Kovuşturmaya yer yoktur kararı verilen birçok kişi ile ilgili iddialar iddianame içinde” dedi. Duruşmanın Silivri’de yapılmasına dair eleştirilerini dile getirdi.
Savcılık, derhal beraat talebinin reddedilmesi yönünde görüş bildirdi, hakim de savcı görüşüne uyarak talebi reddetti.
Dosyada delil olarak yer alan ses kaydının duruşma salonunda dinlenilmesinden önce Niyazi Güner’in avukatı Rıza Koçak, delilin hukuka aykırı olarak elde edildiğini belirterek dosyadan çıkarılmasını talep etti. Hakim; talebi reddetti, yaklaşık 3 dakikalık bir kaydı salonda dinlendi.
İlk olarak İnan Güney’in savunması alındı. Ardından Niyazi Güneri dinlendi. Sonrasında ise Özgür Çelik’in savunması alındı.
“Kırk dört yaşıma kadar hayatımda hiç mahkeme yüzü görmedim, il başkanı seçildikten sonra ikinci kez hâkim karşısındayım”
Çelik, savunmasında şunları söyledi:
“Duruşmamızı takip etmek üzere Ankara’dan İstanbul’a gelen Genel Başkan Yardımcılarımızı, Grup Başkan Vekilimizi, sizleri, mahkeme heyetini; biri bir yıldır, diğeri beş aydır tutuklu bulunan ve bu davada birlikte yargılandığımız belediye başkanlarımızı; duruşmamızı izlemek için İstanbul’un dört bir yanından Silivri’ye gelen partimizin her kademesindeki yol arkadaşlarımı; değerli basın mensuplarını ve tüm konukları saygıyla selamlıyorum.
Sayın Hâkim, bugün huzurunuzda üç aşamalı bir savunma yapacağım.
Birinci aşamada, neden burada olduğumuzu ve bu yargılamanın ne anlama geldiğini anlatacağım.
İkinci aşamada, yargılamaya konu edilen hususlara ilişkin savunmamı belgeleriyle birlikte sunacağım.
Üçüncü ve son aşamada ise, ülkemizde yaşayan herkes için, hepimiz adına adalet talebimizi dile getireceğim.
Neden buradayız ve bu yargılamanın amacı nedir?
Kırk dört yaşıma kadar hayatımda hiç mahkeme yüzü görmedim. Hiçbir zaman bir hâkim karşısına çıkmadım. İki yıl önce İstanbul İl Başkanı seçildim ve il başkanı seçildikten sonra ikinci kez bir hâkim karşısındayım.
Birincisi neydi? Cumhurbaşkanı adayımız Sayın Ekrem İmamoğlu’nun, Çağlayan Adliyesi’nde henüz tutuklu değilken ifadeye gittiği süreçte, ifade sonrasında yapmak istediği basın açıklamasına ilişkin olarak anayasal bir hakkımızı kullanmak istememiz nedeniyle açılan davaydı. İlk kez o zaman hâkim karşısına çıktım.
Kırk dört yaşıma kadar ikinci kez de bugün huzurunuzdayım. İl başkanı seçildikten sonra, tamamı siyasi nitelikte olan üç ayrı davadan, toplam yirmi iki buçuk yıl hapis cezası istemiyle yargılanıyorum. İstanbul İl Başkanı seçildiğim gün, yolumun bir gün mahkeme koridorlarına düşeceğini zaten biliyordum. Zira CHP’li olmanın suç sayıldığı günlerden geçiyoruz. Kongre kazanmanın suç sayıldığı günlerden geçiyoruz. Seçim kazanmanın, başarılı olmanın suç sayıldığı günlerden geçiyoruz.
“Bu yargı düzeni, Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’nin birinci partisi olduğunda devreye sokulmuştur”
Belediye başkanlarımızın seçim kazandıkları yerlerde halka etkili hizmet sunmalarının suç sayıldığı günlerden geçiyoruz. Burada bulunan ve bulunmayan yol arkadaşlarımızla birlikte, görev süremiz boyunca İstanbul’u bir milyon oy farkıyla yeniden kazandık. İstanbul’da on dört olan belediye sayısını yirmi altıya çıkardık. İl başkanlığımız döneminde, Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel ile birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’ni Türkiye’nin birinci partisi haline getirdik.
Ben ve yol arkadaşlarım, partimizi iktidara taşıyacak sürecin İstanbul’daki neferleriyiz. İşte tam olarak burada olmamızın sebebi budur.
Neden buradayız? Çünkü bugün, devletin kurumlarını ve kurallarını yok sayan, YSK kararlarını yok sayan; İstanbul’a özgü olarak başlamış ancak tüm Türkiye’de uygulanmak istenen bir yargı düzeniyle karşı karşıyayız. Onuruyla görevini yapan yargı mensuplarını tenzih ederek söylüyorum: Bu yargı düzeni, Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’nin birinci partisi olduğunda devreye sokulmuştur.
Önce belediye başkanlarımız haksız ve hukuksuz şekilde tutuklandı. Ardından ilk duruşmada tahliye edilip serbest bırakılanlar oldu. Bir yıl cezaevinde kalanlar oldu. İlk tutuklananlardan Ahmet Özer’in duruşmaları başladı ve kendisi tahliye edildi. Buna rağmen İstanbul’da hâlen çok sayıda belediye başkanımız tutukludur.
Cumhurbaşkanı adayımız Sayın Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla bu yargı düzeni siyaseti dizayn etmek istemektedir. Tekrar ediyorum, onuruyla mesleğini icra eden yargı mensuplarını tenzih ediyorum. Ancak birilerinden talimat aldığı açık olan bu yargı düzeni, belediyelere yönelik operasyonlarla iktidar yürüyüşümüzü durduramayacağını anlayınca bu kez partinin kurumsal kimliğine yönelmiştir. İl kongrelerine davalar, CHP kurultayına davalar açılmıştır. İşte bu dava da bu kolektif sürecin bir parçasıdır. Biz bugün burada bunun için bulunuyoruz, Sayın Hâkim.
“İktidar şunu görmüştür: ‘Eyvah, CHP hizmet yoluyla vatandaşla bağ kuracak ve genel seçimde iktidar olacak.’”
Peki bu İstanbul’a özgü yargı düzeni son bir yılda yalnızca Cumhuriyet Halk Partilileri mi hedef almıştır? Hayır. Üç yüzden fazla öğrenci tutuklanmış, ardından tamamı tahliye edilmiştir. Bir siyasi parti genel başkanı tutuklanmıştır. Sanatçılara soruşturmalar açılmış, menajerleri tutuklanmıştır. Neden? Konuşmasınlar diye.
İş dünyasına ve sendikalara soruşturmalar açılmıştır. Emek dünyası da iş dünyası da sessizliğe bürünsün diye. Gazeteciler tutuklanmıştır; hâlen tutuklu gazeteciler bulunmaktadır. Televizyon kanallarına kayyum atanmıştır. Muhalif televizyonlara kayyum atanmıştır. Neden? Cumhuriyet Halk Partisi’nin mitingleri yayınlanmasın diye.
Sosyal medyada erişim engelleri uygulanmıştır. Her gün bir siyasetçinin sosyal medya hesabına engel getirilmektedir. Yani bu yargı düzeni, açıkça toplumsal muhalefeti susturma ve sindirme aracı olarak kullanılmaktadır.
Ancak bu yargı düzeninin muhalefeti susturmak ve sindirmek dışında çok daha büyük bir amacı vardır: Yargıyı araçsallaştırarak siyaseti dizayn etmek. CHP’li belediye başkanlarını tutuklayarak vatandaşla hizmet yoluyla bağ kurmalarını engellemek. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’de çok sayıda belediye kazanmıştır. Ve iktidar şunu görmüştür: ‘Eyvah, CHP hizmet yoluyla vatandaşla bağ kuracak ve genel seçimde iktidar olacak.’
Cumhurbaşkanı adayımızı tutuklayarak en güçlü rakibi siyaset dışına itmek istemektedirler. Toplumun gerçek sorunlarının üzerini örtmek istemektedirler. Tarihte ilk kez asgari ücret açlık sınırının altında belirlenmiştir. Cumhuriyet tarihinde ilk kez 18 yaşında bir çocuk, bunu dile getirdiği için cezaevine girmiş, ancak dün tahliye edilmiştir.
“‘CHP kapatılmalıdır’ denilmektedir. Son dönemde hazırlanan iddianameler bu amacın en somut göstergesidir”
Şimdi ise bir adım daha ileri gidilmekte; CHP kapatılarak sandığın sembolik hale getirilmesi hedeflenmektedir. ‘CHP kapatılmalıdır’ denilmektedir. Son dönemde hazırlanan iddianameler bu amacın en somut göstergesidir.
Peki bu iddianamelerde ne vardır? Somut deliller yoktur. Gizli tanık ifadeleri vardır. Özgürlükleriyle, çocuklarıyla, mal varlıklarıyla tehdit edilen itirafçılar ve iftiracılar vardır. Vatandaşı cezaevine koyup, ‘bunları söylersen özgürlüğüne kavuşursun’ denilerek kurulan cümleler vardır.
İddianameler neyi suç saymaktadır? Beşiktaş Belediyesi’nin aşevine yapılan yardımlar suç sayılmaktadır. Kreş bağışları suç sayılmaktadır. CHP’de kurultay kazanmak suç sayılmaktadır.
“Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in fotoğrafının yer aldığı ‘Özgür Gelecek’ pankartı dahi iddianame konusu yapılmıştır”
Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurultayında asılan, Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in fotoğrafının yer aldığı ‘Özgür Gelecek’ pankartı dahi iddianame konusu yapılmıştır. Bir seçim sürecinde elbette adaylar iddia koyar, taraftarlar iddia koyar. ‘Ben kazanacağım’ der. Bu dahi suç olarak gösterilmiştir.
Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü’nde ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde seçim kazanmış olması, iddianamelerde açıkça yer almıştır. ‘Şimdiden cumhurbaşkanı olmak istiyor’ denilmiştir. Cumhurbaşkanı adayı olmayı suç sayan iddianamelerle karşı karşıyayız.
İddianamelerin hedefi açıkça yazılmıştır: CHP kapatılmalıdır, Ekrem İmamoğlu aday olmamalıdır. Amaç; muhalefetsiz, göstermelik seçimlerin yapıldığı bir Türkiye’dir.
Sayın Hâkim, bu dava, az önce anlattığım bu bütünlüklü amacın bir parçasıdır. Biz bugün burada bunun için yargılanıyoruz.
“Aranmış, aranmış; adeta mumla bir mahkeme bulunmuştur: İstanbul 45. Asliye Hukuk”
Kongreler hâkim denetiminde yapılır. Bu seçimlerde yetkili merci ilçe seçim kurulları ve seçim kurulu hâkimleridir. Kongrenin yapıldığı günden itibaren yasal itiraz süresi iki gündür. Bu iki gün içinde ne ilçe seçim kuruluna ne de başka bir yetkili mercie herhangi bir itiraz yapılmamıştır.
Daha sonra, seçimler konusunda en üst yetkili merci olan ve kararları Anayasa Mahkemesi’ne dahi götürülemeyen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dahi taşınamayan Yüksek Seçim Kurulu’na da herhangi bir başvuru yapılmamıştır. İtiraz olmayınca seçim kurulundan mazbatamızı aldık ve göreve başladık. Devam eden süreçte YSK’ya da tek bir başvuru dahi yapılmamıştır.
Peki İstanbul İl Kongresi’ne ilişkin ilk dava ne zaman açılmıştır, Sayın Hâkim?
Birinci dava, 19 Mart 2025 tarihinde İstanbul 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılmıştır.
İkinci dava, 25 Mart 2025 tarihinde İstanbul 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılmıştır.
Bu iki mahkeme de ‘yetkisizlik’ kararı vermiştir. Gerekçe şudur: Partinin merkezinin Ankara’da bulunması. Dosyalar Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmiştir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi bu davaları esastan reddetmiştir. Açıkça esastan reddetmiştir.
Yetmemiştir.
8 Temmuz 2025 tarihinde bu kez 21. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dava açılmıştır. Mahkeme yine ret kararı vermiştir.
8 Ağustos 2025’te İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dava açılmıştır. Tedbir talebi yine reddedilmiştir.
Dördüncü kez tedbir reddedilmiştir.
Mahkeme mahkeme dolaşılmıştır, Sayın Hâkim. Aranmış, aranmış; adeta mumla bir mahkeme bulunmuştur: İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi. Bu mahkeme ne yapmıştır? İstanbul İl Kongresi’ne tedbir kararı vermiş, İstanbul İl Başkanlığı’na kayyum atanmasına karar vermiştir.
Sonrasında ne olmuştur?
Beş bin polisle İstanbul İl Binamız basılmıştır, Sayın Hâkim. Beş bin polisle binamıza gelinmiştir. Kadınlar yerlerde sürüklenmiştir. İnsanların, milletvekillerinin yüzüne biber gazı sıkılmıştır. Coplarla insanlar darp edilmiştir. Yirmiden fazla insan yaralanmış, on kişi gözaltına alınmıştır.
Bunun ülkeye maliyeti ne olmuştur?
Borsa bir gün içinde yüzde altı değer kaybetmiştir. Merkez Bankası’ndan on milyar dolar rezerv satılmıştır. Bu davalar sadece CHP’lileri mi etkilemektedir? Hayır. Bu milletin parası erimektedir. Merkez Bankası rezervlerinin satılması, borsadaki değer kaybı bu milletin ekmeğini küçültmemekte midir?
Bugün de bir ceza davasıyla huzurunuzdayız, Sayın Hâkim.
“Benim İstanbul İl Başkanı seçilmemden tam bir buçuk yıl sonra; görev sürem bitmek üzereyken, bitmesine yaklaşık beş-altı ay kala bu davalar açılmaya başlanmıştır”
Peki tüm bunlar ne zaman yaşanmıştır?
Asıl kritik nokta burasıdır.
İstanbul İl Kongresi’ne açılan ilk dava 19 Mart 2025 tarihindedir. Bu tarih, Sayın Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesinden bir gün sonra ve gözaltına alındığı gündür. Benim İstanbul İl Başkanı seçilmemden tam bir buçuk yıl sonra; görev sürem bitmek üzereyken, bitmesine yaklaşık beş-altı ay kala bu davalar açılmaya başlanmıştır.
Bugün, 38. İstanbul İl Kongresi nedeniyle bir ceza davasıyla karşınızdayız. Oysa 38. Kongre fiilen ortadan kalkmıştır. Üzerine olağanüstü kongre yapılmıştır, yetmemiş; bir de olağan kongre yapılmıştır. 39. Olağan Kongre gerçekleştirilmiştir. Buna rağmen bugün hâlâ ceza davasıyla buradayız.
Bir tarih daha çok önemlidir: 19 Mart 2025.
Bu tarih, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayını belirlemek için ön seçim sandığını milletin önüne koyacağı tarihten beş gün öncedir. Sadece bu tarihler dahi bu davanın amacını açık ve net biçimde ortaya koymaktadır, Sayın Hâkim.
“Bu davaların, bu duruşmaların tek amacı Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidar yürüyüşünü durdurmaktır”
Neden?
Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi 31 Mart yerel seçimlerinde Türkiye’nin birinci partisi olmuştur. Ardından Cumhurbaşkanı adayını belirleme sürecine girmiştir. İktidara yürümektedir. O hâlde ne yapılmalıdır? CHP durdurulmalıdır. Amaç tam olarak budur.
Bu davaların, bu duruşmaların tek amacı Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidar yürüyüşünü durdurmaktır.
Peki bu soruşturmanın iddianamesi ne zaman hazırlanmıştır?
29 Ağustos 2025 tarihinde.
İddianamenin içinde ne vardır?
Bir belediye operasyonu kapsamında tutuklanmış bir kişinin, tutuklu bulunduğu cezaevinde verdiği ifadeler vardır. Bir de bu davada açık çıkar çatışması olan, husumet besleyen kişilerin ifadeleri vardır. Avukatların da az önce belirttiği gibi.
İfadelerin tarihleri 30 Haziran 2025 ve 3 Temmuz 2025’tir. Bu tarihler son derece önemlidir. Çünkü 19 Mart sürecinden üç-dört ay öncesine denk gelmektedir. İstanbul’un dört bir yanında özgürlük ve demokrasi mücadelesinin en çetin, en hararetli şekilde sürdüğü bir dönemde alınmıştır bu ifadeler.
Bu dönemde yalnızca İl Kongresi ile ilgili değil, CHP gruplarıyla ilgili de benzer davalar açılmıştır. Kayyum tartışmaları yapılmıştır. Nasıl sustururuz? Nasıl baskılarız? Nasıl mücadeleyi kırarız? Sorularının sorulduğu bir dönemdir bu.
İstanbul, mücadelenin en sert yaşandığı yerdir. İstanbul İl Başkanı’nı ve CHP’lileri susturmak istemelerinin sebebi de tam olarak budur. Bugün burada olmamızın nedeni budur, Sayın Hâkim.
Yargılamaya konu edilen hususlara gelince…
Burada uzun uzun okunan ve dinletilen ses kaydıyla ilgili hiçbir bilgim yoktur. Hiçbir bilgim yoktur. Adım geçmektedir; ancak o konuşmanın içeriğiyle, oluşumuyla, kaydıyla hiçbir ilgim ve bilgim bulunmamaktadır. Konuşmada önce spor konuşulmakta, sonra kongre, ardından Giresun yaylaları konuşulmaktadır.
“O ses kaydıyla ilgili ne bilgim vardır, ne ilgim vardır, ne de herhangi bir dahlim vardır. Bu konuda çok netim”
Şunu açıkça ifade etmek isterim: Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan İstanbul İl Kongresi Hakkâri’de de konuşulmuştur, Edirne’de de konuşulmuştur. Çünkü İstanbul’dan bir değişim iddiası çıkmıştır. İstanbul, delege sayısı en yüksek ildir. İstanbul bir yöne giderse Anadolu arkasından gelir. Bu nedenle CHP kongreleri Türkiye’nin her yerinde konuşulmuştur.
Dolayısıyla o ses kaydıyla ilgili ne bilgim vardır, ne ilgim vardır, ne de herhangi bir dahlim vardır. Bu konuda çok netim.
Bugün yargılandığımız iddianame, üç kişinin asılsız ifadelerine dayanmaktadır. Bu üç kişiden ikisi, Veli Gümüş ve Müslim Aytaç, 8 Ekim 2023 tarihli kongrede yarıştığımız rakibim Sayın Cemal Canpolat’ın listesindedir.
Bakın, bu benim beyaz listem. Bu da Sayın Cemal Canpolat’ın listesi. Kendisi partimizin kıymetli bir büyüğüdür. Onun listesinde Veli Gümüş yönetici adayıdır. Müslüm Haytaç ise kurultay delegesi adayıdır.
Biz tek başımıza aday olmadık. Benim listemde 290 kişi vardır: 196 kurultay delegesi, 40 asil yönetici, 40 yedek yönetici, 14 disiplin kurulu üyesi. Biz seçimlere 290 kişiyle girdik. Kaybeden listeden, aday olmuş ve seçimi kaybetmiş kişilerin sonradan verdikleri ifadelerle; üstelik hâkim denetiminde yapılmış, seçim kurullarına hiçbir itirazın olmadığı bir seçime kayyum atanırsa, beş bin polisle binalar basılırsa, bu geçmişte yapılmış ve gelecekte yapılacak bütün seçimleri tartışmalı hâle getirmez mi, Sayın Hâkim?
Yarın bir spor kulübünde kaybeden adayın listesinden biri çıkıp ‘bana menfaat teklif edildi’ derse, o kulübe kayyum mu atanacaktır?”
Sayın Hâkim, ben bu kongreyi 32 oy farkıyla kazandım. İddianamenin tamamına baktığınızda ise yalnızca 3–5 delegeye ilişkin iddialar yer almaktadır. Oysa ben 32 oy farkıyla kazandım. Ve bunu gururla söylüyorum: Son 10–15 yılda yapılan yarışlı İstanbul İl Kongreleri içerisinde en yüksek oy farkıyla kazanılmış kongredir bu.
Ben bu partide altı yıl ilçe başkanlığı yaptım, iki yıl yöneticilik yaptım. Sandık görevlisi oldum, okul sorumlusu oldum. İstanbul’daki tüm kongreleri yakından takip eden biriyim. Bu kongrelerde genellikle sonuçlar 3 oyla, 5 oyla, 7 oyla belirlenir. Bunun üzerinde farkla kazanıldığını neredeyse hiç görmedim. Ama ben 32 oy farkıyla kazandım.
Şimdi soruyorum:
3–5 delegenin iradesinin fesada uğradığına dair gerçeği yansıtmayan ifadelerle;
hop, il binasına kayyum,
hop, Özgür Çelik hâkim karşısında…
Peki ben bu kongreyi nasıl kazandım, biliyor musunuz Sayın Hâkim?
Biz insanlara değişim umudu verdik. 2023 seçimleri geride kalmıştı. CHP’liler kaybetmekten yorulmuştu, bıkmıştı. Biz dedik ki: ‘Umutsuz olmayın.’ Ekrem İmamoğlu’nun çağrısıyla, yol arkadaşlarımızın topyekûn sürece sahip çıkmasıyla bir değişim iradesi ortaya koyduk. Başarının mümkün olduğuna dair bir umut verdik. Delegeler de bu umudu gördü ve bize oy verdi.
Yetmedi. 38. Kongreden sonra olağanüstü kongre yapıldı. Ardından 39. Olağan Kongre yapıldı. Mahalle kongreleri yeniden toplandı. Yeniden seçildik. Bugün elimizde YSK kararlarıyla verilmiş, ilçe seçim kurullarınca düzenlenmiş üç ayrı mazbata bulunmaktadır. Buna rağmen ortada hâlâ bir kayyum garabeti vardır. Yetkisiz mahkemelere açılmış davalar vardır. Mahkemeler dahi ‘yetkim yok’ diyerek dosyaları başka yerlere göndermiştir.
Sayın Hâkim, yarışa girmiş, kaybetmiş kişilerin ifadeleriyle yapılan bu uygulamalar yalnızca demokrasiyi zedelemez; hukuku da zedeler. Daha da önemlisi, emsal teşkil ederek gelecekte yapılacak tüm yarışlı kongreleri, dernek seçimlerini, spor kulübü seçimlerini kaosa sürükler. Kaybedenin ‘oynamıyorum, şikâyet ederim’ dediği bir düzen ortaya çıkar. Bu, mahkemelerin de içinden çıkamayacağı bir kaos yaratır. Bugün bu davayla bunun yolu açılmaktadır.
Özgür Çelik, iddialara tek tek yanıt verdi
Kaybeden listenin adaylarından Veli Gümüş’ün ifadelerine bakalım. Kendisine de bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını diliyorum; şu an kendisi de belediye operasyonları kapsamında tutukludur.
Veli Gümüş ne diyor?
‘2023 yılının Ağustos ayı başında Özgür Çelik beni aradı, benden oy istedi. Sonra FaceTime’dan aradı, Fahrettin abinle görüş dedi.’
Sayın Hâkim, 2023 yılının Ağustos ayında ben Bahçelievler İlçe Başkanıydım. 20 Ağustos’ta yapılacak Bahçelievler İlçe Kongresi’nde yeniden adaydım ve o kongrede seçildim. İl başkanlığına ne zaman aday oldum? İlçe başkanları bölge toplantılarını yaptıktan sonra, Eylül ayının sonlarına doğru aday oldum. İstanbul İl Kongresi zaten 8 Ekim 2023 tarihinde yapıldı.
Emniyet sorgusunda yer alan HTS–VAS kayıtlarında da açıkça görüleceği üzere, Veli Gümüş’ü 1 Ekim günü aramışım ve 342 saniye konuşmuşum. Kendisinin bana ait olduğu iddia edilen aramaları ise 6 Ekim ve 9 Ekim tarihlerindedir.
Yani Ekim ayında yapılan bir telefon görüşmesini, Ağustos ayında yapılmış gibi anlatmaktadır. Bu bile ifadelerinin gerçeği yansıtmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Sayın Hâkim, ben 2023 yılının Eylül sonundan, 8 Ekim’de yapılan kongre gününe kadar 600 delegenin tamamını tek tek aradım. Hepsiyle aynı standart konuşmayı yaptım. Keşke telefon dökümlerimi buraya sunabilseydim. İki gündür Turkcell’den talep ediyorum, ancak ‘24 ay geçtiği için veremiyoruz’ deniliyor. Mahkeme isterse bu kayıtları talep edebilir.
2023 Eylül–Ekim aylarında Özgür Çelik kaç telefon görüşmesi yapmış?
Ben 600 delegenin her birine şunu söyledim:
‘Cemal Canpolat bizim kıymetli bir büyüğümüzdür. Kendisi geçmişte il başkanlığı yapmıştır. Ben daha gencim. Altı yıllık ilçe başkanlığı tecrübem var. Enerjim yüksek. Partiyi başarıya taşıyacak güce sahibim. Daha çok çalışırım.’
Bunun dışında konuştuğumuz şeyler, memleket neresi, yaş kaç gibi sohbet cümleleridir. Başka hiçbir şey yoktur. Zaten zamanım da yoktu. Kısıtlı sürede 600 kişiyi arıyordum.
Ve şunu özellikle vurguluyorum:
Hiçbir delegeyi, tek bir delegeyi bile, FaceTime’dan aramadım. Böyle bir alışkanlığım da yoktu. WhatsApp’tan gelen aramalara dahi eskiden cevap vermeyen biriyim.
Veli Gümüş ifadesinde bir başka iddia daha ortaya atıyor:
‘Cemal Canpolat’ın listesinde kongre delegesi yazıldığım görülecektir’ diyor.
Oysa gerçek şudur:
Veli Gümüş, Cemal Canpolat’ın listesinde yönetici adayıdır, 18. sıradadır. Kongre delegesi adayı değildir. Kongre delegeleri 196 kişidir ve listede aşağıda yer alır. Bu dahi ifadelerinin gerçeğe aykırı olduğunun açık göstergesidir.
Bir başka iddia:
Veli Gümüş, Çekmeköy İlçe Başkanı Melda Tanışman’ın kardeşi Mehmet Ali Tanışman’ın, kongrede il delegesi yapıldığını ve Özgür Çelik’e oy vermesi karşılığında Beşiktaş Belediyesi’nde işe başlatıldığını iddia etmektedir.
Sayın Hâkim, Mehmet Ali Tanışman kongre delegesi değildir.
Daha da önemlisi: O tarihte CHP üyesi bile değildir.
Üye olmayan delege olamaz. Delege olmayan oy kullanamaz.
CHP üye defterine göre Mehmet Ali Tanışman’ın üyelik tarihi 1 Temmuz 2024’tür. Yani kongreden yaklaşık dokuz ay sonra. Bu bilgiyi ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Sicil Bürosu’ndan alınmış barkodlu belgeyle de teyit ettik.
Dolayısıyla iddia edilen kişi ne delegedir, ne üyedir, ne oy kullanmıştır.
Sayın Hâkim, olmayan bir delegenin, kullanmadığı bir oy karşılığında menfaat sağladığı iddiası, hukuken de fiilen de mümkün değildir.
“Biz bu ifadelerin hangi koşullarda alındığını çok iyi biliyoruz”
Sayın Hâkim, eğer benim herhangi bir menfaat teklifim olsaydı, CHP kongrelerinin nasıl yapıldığını hepimiz biliyoruz. CHP kongreleri bir anlamda siyasi şenliktir. Adaylar çıkar, hem kendilerini anlatırlar hem de rakiplerini zaman zaman oldukça sert ifadelerle eleştirirler. Bu tartışmalar çoğu zaman kamuoyuna da yansır.
Şimdi soruyorum:
Eğer Veli Gümüş’e İstanbul İl Kongresi’nden önce herhangi bir menfaat teklifi yapılmış olsaydı, Veli Gümüş bu kongrede rakip listenin adayıdır. Her aday seçimi kazanmak ister. Çıkar kongrede derdi ki:
‘Özgür Çelik beni aradı, şununla görüştürdü, bana menfaat teklif etti.’
Peki bunu ne zaman söylüyor? Aradan tam bir buçuk yıl geçtikten sonra. Ne zaman? Bir belediye operasyonu kapsamında gözaltına alındıktan, tutuklandıktan ve cezaevinde bir süre kaldıktan sonra.
Bakın Sayın Hâkim, kongrelerde rakibinin en küçük açığını bilen biri, onu saatlerce kürsüde anlatır. Bizim kongrelerimiz ve kurultaylarımız yıllardır böyledir. Herkes bilir. Televizyonlara yansımıştır. O dönemin il başkan adayı Cemal Canpolat’ın konuşmaları günlerce, haftalarca televizyonlarda tartışıldı.
Eğer ortada bir menfaat teklifi olsaydı, niçin o gün söylenmedi? Niçin kongrede söylenmedi?
Niçin kamuoyuna yansımadı? Niçin ancak bir buçuk yıl sonra, tutukluluk sürecinin ardından dile getirildi?
Sayın Hâkim, biz bu ifadelerin hangi koşullarda alındığını çok iyi biliyoruz.
Bakın, size bizzat yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum.
Bir bayram günüydü. 19 Mart operasyonu gerçekleştirilmişti. Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel ile birlikte Silivri Cezaevi’ne gittik. Belediyeden tutuklu başkanları, öğrencileri ve bazı bürokratları ziyaret ettik. Yan yana oturuyorduk. İBB’de görev yapan bir kadın bürokrat odaya geldi. Bayramlaştık. Ardından bize şunu anlattı:
‘Beni sağlık kontrolü diye bir odaya götürdüler. Bir baktım, odada daha önce ifademi alan savcı var. Savcı bana dedi ki: ‘Bu ifadeleri değiştir.’
Ben de dedim ki: ‘Sorulan sorulara verdiğim cevaplar bunlar. Başka sorunuz varsa onu da cevaplayayım.’
Savcı bana şunu söyledi: ‘Sorular aynı. Sen bu ifadeyi değiştir.’
Ben de dedim ki: ‘Yalan mı söyleyeyim?’
Savcı bana dedi ki: ‘Sen bu kafayla özgürlüğüne kavuşamazsın. Çocuklarını da uzun süre göremezsin.’
Sayın Hâkim, biz bu ifadelerin hangi baskı ortamlarında alındığını çok iyi biliyoruz. Bu gözler gördü, bu kulaklar duydu.
Dolayısıyla burada bir ‘iftira et – kurtul’ düzeni kurulmuştur. Bu düzende verilen ifadeler, bu sistemin bir parçası hâline getirilmiştir. Bu dosyadaki bazı beyanlar da maalesef bu düzenin ürünüdür.
Şimdi iddianamede yer alan Müslüm Aytaş konusuna gelelim.
Müslüm Aytaş, rakibimiz Cemal Canpolat’ın listesinde kurultay delegesi adayıdır. Zaten iddianamedeki beyanlarının büyük kısmı kongre sürecini anlatmaktadır; ‘kim kimi destekledi, kim ne yaptı’ gibi değerlendirmelerden ibarettir.
Ancak tek bir cümle vardır ki, iddianamenin merkezine oturtulmak istenmiştir. Müslüm Aytaş diyor ki:
‘İl kongresi ve genel kurultay sürecinde Niyazi Güner’in KİPTAŞ’tan iki adet daire aldığını öğrendik.’
Bu iddia tamamen gerçek dışıdır, Sayın Hâkim.
Dosyada da mevcuttur. Ben il başkanıyım, Niyazi Güner de ilçe başkanıdır. Kendisine sordum: ‘Başkanım bu nedir?’ Çünkü bu iddia bir gazeteye dahi düşebilecek nitelikteydi. Niyazi Güner bana tüm belgeleri gönderdi.
Birinci daire:
2002 yılında alınmıştır. O tarihte İstanbul Büyükşehir Belediyesi CHP’de değildir.
2005 yılında tapuya dönüştürülmüş, 2008 yılında da satılmıştır.
Yani bu daire, dava konusu edilen kongreden yaklaşık 15 yıl önce alınmış ve satılmıştır.
İkinci daire ise 2024 yılında alınmıştır.
Kaç paraya? 7 milyon 545 bin liraya, yüklenici firmadan. KİPTAŞ’tan değil.
1 milyon 459 bin lira peşinat Vakıfbank’a yatırılmıştır. Kalan bedel için 12 ay boyunca 503 bin lira taksit ödenmiştir.
İş Bankası dekontları dosyadadır. Peşinat, taksitler ve KDV dahil tüm ödemelerin makbuzları mevcuttur.
‘Bir ilçe başkanı bu parayı ödeyebilir mi?’ deniyor.
Sayın Hâkim, ben bizzat kendisinin işyerini ziyaret ettim. Niyazi Güner’in otomotiv bayiliği vardır, beyaz eşya bayiliği vardır. Bölgesinde tanınan, ticaret yapan bir iş insanıdır.
Bir şeyi daha merak ettim. Acaba bu daire ucuza mı verilmiş?
Bugün herkesin görebileceği şekilde, internet ilanlarına baktım.
Aynı sitede, aynı nitelikte 2+1 dairelerin fiyatı 8 milyon 150 bin liradır.
Yani Niyazi Güner 2024’te 7,5 milyona aldığı daireyi bugün satacak olsa, neredeyse aynı bedeldedir. Ortada ne ayrıcalık vardır ne menfaat.
Kaldı ki Sayın Hâkim,
650 delegenin oy kullandığı bir kongrede,
kim kime daire verebilir?
Bu iddialar akla, mantığa ve hayatın olağan akışına aykırıdır.
Bizim delegelere verdiğimiz tek söz vardı:
‘Partimizi başarıya ulaştıracağız.’
Ve bunu yaptık. İstanbul’da belediye sayısını iki katına çıkardık.
Ama başka partilerin kongrelerine baktığınızda; Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in de açıkladığı gibi, AK Parti’nin kongresinde delegelere tanesi 4 bin 200 liradan, 1600 adet saat, toplamda 6 milyon liralık hediye dağıtılmıştır.
Buna ilişkin ne bir soruşturma vardır, ne bir iddianame, ne de bir yargılama.
Sayın Hâkim, ben bu salonda Ekrem İmamoğlu’nun tüm duruşmalarını takip ettim. Bir duruşmaya giriyorum, hâkim başka. İkinci duruşmaya geliyorum, hâkim başka. Diploma davasının hâkimi başka ile gönderilmiş. Ahmak davasının hâkimi başka ile gönderilmiş. Büyükçekmece’de beraat kararı veren hâkim başka ile gönderilmiş.
Yani mesele sadece bir dava değildir. Bir yargılama pratiği, bir baskı düzeni vardır.
Biz bugün burada, bu düzenin ürettiği ifadelerle yargılanıyoruz.
“Rıza Akpolat tam bir yıldır tutukludur ve bir yıldır çocukları cezaevi kapılarında, X-raylerde, kabinlerde büyümektedir. Bu kadar uzun tutukluluk kabul edilemez”
Sayın Hâkim,
‘Devletin dini adalettir’ diyorsak, ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ diyorsak,
bunların sadece sözde kalmaması gerekir. Bugün bu ilkelerin hayata geçirilmesini bekliyoruz.
Biz sizden, mahkemenizden adalet istiyoruz.
Bugün burada, bu ülkede yaşayan herkes için adalet ve demokrasi mücadelesi verdiğimiz için; kongreyle seçilip partimizi başarıya ulaştırdığımız için yargılanıyoruz. İddianamenin sonuna baktığınızda, aslında neden yargılandığımız açıkça görülmektedir. TCK’nın 53. maddesi uyarınca siyaset yasağı talep edilmektedir.
Amaç açıktır:
Adalet ve özgürlük mücadelesinin sesini kısmak,
Cumhuriyet Halk Partisi’ni kendi içinde tartışmalı ve kavgalı göstermek, toplum nezdinde partimizin kurumsal itibarını zedelemek, hatta iddianamede yer aldığı üzere daha ileri giderek CHP’yi kapatmaya ve iktidar yürüyüşünü engellemeye zemin hazırlamaktır.
Bu süreç aynı zamanda belediye başkanlarının halka hizmet etmesini engellemeye yöneliktir. Mahkemenizin buna geçit vermemesi gerekir.
Bakın Sayın Hâkim, burada iki belediye başkanımız vardır. Birisi Rıza Akpolat. Tam bir yıldır tutukludur ve hâlâ hâkim karşısına çıkmamıştır. İki küçük kız çocuğu vardır. Bir yıldır o çocuklar cezaevi kapılarında, X-raylerde, kabinlerde büyümektedir. Bu kadar uzun tutukluluk kabul edilemez.
“İnan Güney altı aydır tutukludur, ancak hâlâ iddianamesi dahi düzenlenmemiştir”
Diğer belediye başkanımız İnan Güney’dir. Altı aydır tutukludur, ancak hâlâ iddianamesi dahi düzenlenmemiştir. Bugün kendisi de anlattı; dosyada bahsedilen ses kaydında kendisinin sesi yoktur. Kendisi delege değildir, kongrede oy kullanma hakkı yoktur. Buna rağmen bu dosyanın içine dahil edilmiştir. Açıkça soruyorum: İnan Güney’in bu davada ne işi vardır?
Cumhurbaşkanı adayımız Sayın Ekrem İmamoğlu’nun duruşması tutuklandıktan bir yıl sonrasına verilmiştir. Bu bir yargılama değildir; bu peşin cezalandırmadır.
Ancak bu uygulamalar yalnızca arkadaşlarımızı değil; İBB yurtlarında kalan gençleri,
kreşlere giden çocukları ve annelerini, ücretsiz ulaşım hakkı kullanan anneleri,
emekli evlerinde bir liraya çay içen emeklileri, Beşiktaş Belediyesi’nde ücretsiz yemek yiyen öğrencileri de cezalandırmaktadır.
Çünkü bu yargısız cezalandırma anlayışı, belediyelerin halka sunduğu hizmetleri doğrudan engellemektedir.
Tam da bu nedenle, sadece kendimiz için değil; haksız ve hukuksuz şekilde yargılanan herkes için adalet istiyoruz. Bu ülkede yaşayan 86 milyon yurttaş için mahkemede, eğitimde, sağlıkta, vergide ve hayatın her alanında adalet istiyoruz.
Çünkü biliyoruz ki; adaletin olmadığı yerde demokrasi olmaz, demokrasinin olmadığı yerde ekonomik refah olmaz, ekonomik refahın olmadığı yerde toplumsal barış ve huzur olmaz.
Bugün halkımızın yüzde sekseninden fazlası adalete güvenmemektedir. Bu tablo hepimiz için üzücüdür; ancak en fazla yargı camiası açısından düşündürücü olmalıdır. Yapılan araştırmalar Türkiye’nin yargıya güven endeksinde 142 ülke arasında 117. sırada olduğunu göstermektedir. Ülkemizin bu verilerle anılmasından utanç duyuyoruz.
Mahkemelerin siyasete alet edilmesinden de utanç duyuyoruz. Hukuk ile siyasetin kesin ve mutlak biçimde ayrılmasını istiyoruz. Yargıya duyulan güvenin yükselmesinin tek yolu budur. Siyaset yargıya, yargı siyasete müdahale etmediği gün bu tablo değişecektir.
Bu, sadece bizim değil; yargı camiasının da ortak sorumluluğudur. Hepimizin çocuklarına, hatta doğmamış çocuklarımıza adil bir ülke bırakma sorumluluğu vardır. Bu da ancak adaletle mümkündür.
Yargının siyasete alet edilmesi ve özgürlük mücadelesi verenlere yasak getirilmesi, adaleti güçlendirmez; adaleti daha da yaralar.
Bu nedenle Sayın Hâkim, adaletin daha fazla yara almaması için, hukuka, akla ve vicdana uygun biçimde benim ve arkadaşlarımın beraatini talep ediyorum.
Mahkemelerin yargılama yaparken amacı; birilerinin siyasi hırslarına hizmet etmek değil, somut gerçeğe ulaşmaktır. Mahkemenizin vereceği karar, yalnızca bu dosyayı değil, ülkemizin geleceğine duyulan güveni de etkileyecektir.
Hukuka, vicdana ve adalete olan inancımızla kararınızı bekliyoruz.”
Duruşma, Rıza Akpolat’ın savunmasıyla devam ediyor.

