(İSTANBUL) – Ceza hukukçusu Prof. Dr. Adem Sözüer, İstanbul Barosu’nun Türk Ceza Kanunu’nun kabulünün 100. yılı dolayısıyla düzenlediği sempozyumda yaptığı konuşmada, “Türkiye adı bile konulamayan koşullardadır. Bazıları, ‘Türkiye’de düşman ceza hukuku uygulanıyor’ diyor. Düşman ceza hukukunda bile bir düşman sınıflandırması, kategorisi vardır. Türkiye’de bu bile yok. Ben buna kayıt dışı hukuk diyorum…İşkence, suçunu itiraf ettirmek için yapılıyordu. Ama şimdi itiraf etmenize gerek yok; çünkü artık delile falan da gerek yok, ne tutuklanmanız için ne mahkum olmanız için. Bir tane gizli tanıkla bütün mal varlığınıza el konulabilir, her türlü cezaya mahkum edilebilirsiniz…Karşı karşıya olduğumuz sorun ceza kanunları ile ilgili değildir. Sorun, Türkiye’nin hukuk rejiminden koparak, hukuktan arındırılmış alanlarda keyfi uygulamalara yönelmesidir. Kuvvetler ayrılığı etkin biçimde geriye gelene kadar da bu sorunun çözümüne yönelik adımlar atılmalıdır” ifadelerini kullandı.
İstanbul Barosu tarafından Türk Ceza Kanunu’nun kabulünün 100. yılında “Yüz Cumhuriyet Yılının Türk Ceza Hukuku Birikimi: Toplumsal Etkiler, Kazanımlar, Haklar ve İhlaller” başlıklı sempozyum düzenlendi. Ceza hukukçusu Prof. Dr. Adem Sözüer, sempozyumun açılışında bir konuşma yaptı.
Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma işaret eden Sözüer, şöyle konuştu:
“Türkiye, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı ve Anayasa Mahkemesi kararları gereği serbest bırakılması gereken insanların, suç işlenerek ceza evinde tutulduğu bir ortamdadır. Türkiye, herhangi bir düşünce açıklaması, herhangi tehlike veya suça tahrik, teşvik, hakaret içermediği halde gazetecilerin keyfi olarak tutuklandığı koşullardadır. Muhalif basın yayın organlarına el konulup, bunlara hükümet propagandası yaptırıldığı koşullardayız. Her kanunun, her yasal düzenlemenin, her anayasal düzenlemenin eleştirilecek yönü vardır. Bunlar olağan bir düzende olur. Fakat Türkiye adı bile konulamayan koşullardadır. Bazıları sürekli söylüyor, ‘Türkiye’de düşman ceza hukuku uygulanıyor.’ Düşman ceza hukukunda bile bir düşman sınıflandırması, kategorisi vardır. Yani, siz düşmansınız, bir sınıfa giriyorsunuz. Türkiye’de bu bile yok. Ben buna kayıt dışı hukuk diyorum. Koşulları, ne zaman, kime karşı, nasıl uygulanacağı belli olmayan bir uygulama var Türkiye’de.
1 Haziran 2005’ten sonra yeniz ceza kanunları yürürlüğe girdi. Ve bundan sonra gerçekten Türkiye’de ceza hukuku alanında yapılan yayınlar hem nicelik hem nitelik olarak bütün cumhuriyet döneminde yapılanları aşmıştır. Çünkü yeni ceza kanunlarıyla, kusur ilkesi, hukuk devleti ilkesi, hümanizm ilkesi gibi ilkeleri birçok şekilde mevzuata yansıtılmaya çalışılmıştır. Elbette ki bunlarda eksiklikler var ve bunların daha geliştirilmesi gerekirdi. Ama sağlanan bu birikim hayata ne kadar geçiriyor? Hem kanunlar açısından, hem teori açısından hayata geçiyor mu ki biz diyelim ‘evet şu kanunun şurasında yanlışlık var; bu düzeltilirse iyi olacak’. Hayır asla böyle bir şey yok.
“Kanun çalışmalarına herhangi bir katkı çabamız kesinlikle kötüye kullanılıyor”
Kadın örgütlerinin çok iyi bir sloganı var, ‘Yasalara dokunma, uygula’ diye…Hülya Gülbahar bana dedi ki, ‘Biz kanun çalışmalarında herhangi bir öneri yaptığımız zaman daha kötüye gidiyor işler.’ Hakikaten, geliyorlar bizden birtakım görüşler alıyorlar, özellikle 2020 yılında infaz paketinde olmuştu, biz eşitliğe aykırı diye itiraz ediyoruz, raporlar yazıyoruz, sonra bir baktık ki Meclis’teki çoğunluğu temsil eden kişi çıktı dedi ki ‘Hocalardan da görüş aldık’…Burada çok büyük bir istismar alanı var. Şimdi çocuklarla ilgili de öyle. Türkiye’de temel sorun acaba ceza hukuku reformları mı yoksa başka bir şey mi? Bunu doğru tehşis etmeliyiz. Yoksa bizim yapılacak kanun çalışmalarına herhangibir katkı çabamız kesinlikle kötüye kullanılıyor. Bir suç tipi getirmek istiyorlardı, biyolojik yaratılışa aykırı davranış gibi. Hükümet neredeyse Tanrı rolüne soyunuyor gibi. Şimdi benzeri bir kanun taslağı yine gündemde. Kadın örgütleri muhalefete dediler ki, bu tür kanun çalışmalarına katkı da sunmak, TBMM’ye gitmek aslında şu görüntüyü sağlıyor; evet parlamentoda teklif yapıldı, kanunlar yapıldı, adalet komisyonunda tartışıldı, oylama yapıldı ve kabul edildi. Böyle bir şey yok ki. Türkiye’de kuvvetler ayrılığı yok ki böyle bir mekanizma var sayalım.
“Kararlar önceden veriliyor; ‘Tünel bakışlı dava’ o yüzden diyorum”
Katıldığımız duruşmadaki gibi. Hakim var, savcı var, avukat var; karar verildi, hakim kendi topladığı delillere bile inanmadı, kararı okudu ve kaçtı. Totaliter rejimlerde olduğu gibi…‘Tünel bakışlı dava’ o yüzden diyorum. Kararlar önceden veriliyor.
“İmar kirliliği suçu geldikten sonra o kadar çok kaçak yapı yapıldı ki imar affı çıktı”
Türkiye’de işkence sistematik bir uygulamaydı. Suçunu itiraf ettirme o şekilde oluyordu. Türkiye bu tecrübelerden sonra Avrupa Birliği sürecine girince yeni bir reform yapma ihtiyacı hissetmiştir. Evet, 1 Haziran 2005 reformları gerçekten bütün bunları düzeltecek kanuni düzenlemelere sahipti. Şöyle bir madde bile vardı, şüpheliyle ilk temasta haklarını anlatmak. Uygulanıyor mu? Kelepçe takmamak prensipti değil mi? Uygulanıyor mu? 3 tane takıyorlar…Tutuklama, kaç kere değişti. Tutuklamada gerekçe yazılsın diye madde kondu. Gerekçe var mı? Yine yok. Ve olmayacaktır da…İmar kirliliği suçu geldi. Ne oldu? Ondan sonra o kadar çok kaçak yapı yapıldı ki imar affı çıktı. Yeni imar affı çıkacaktı bir tane daha, 6 Şubat depremleri oldu.
İşkence suçunu itiraf ettirmek için yapılıyordu. Ama şimdi itiraf etmenize gerek yok; çünkü artık delile filan da gerek yok, ne tutuklanmanız için ne mahkum olmanız için. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Böyle bir rejim nasıl adlandırılabilir şimdi? Dolaysıyla, oturup da şu kanun böyle olsun, bu kanun böyle olsun demek tam da aslında bu rejimin, bu tür rejimlerin işine gelen bir şeydir. Demokratik bir süreç işliyormuş gibi.
“Önce baroları ikiye böldüler, bu da yetmiyormuş gibi avukatlık ve savunmayı tümüyle dışlıyorlar”
Savunmaya bakalım. Önce baroları ikiye böldüler, bu da yetmiyormuş gibi avukatlık ve savunmayı tümüyle dışlıyorlar. Nasıl dışlıyorlar? İstanbul Barosu’nun yaşadığını gördük. Silivri’de yargılandı. Yarım sayfalık konuşma için kaç gün Silivri’ye gittiler. Yargılamanın kendisini bir yaptırım gibi uyguluyorlar. Mehmet Pehlivan tutuklu, başka bir çok örnek var.
“Yürütmenin her şeye egemen olduğu koşullarda şu veya bu kanunda değişiklik yapılmasının bir anlamı yok”
Yürütme gücünün denetlenmediği ve yürütmenin her şeye egemen olduğu bir koşullarda şu veya bu kanunda değişiklik yapılmasını önermenin bir anlamı yok. Çünkü siyasal koşullara göre yürütme karar veriyor ve ona göre ceza hukuku araçlarının kötüyü kullanıcı yöntemlere başvuruluyor. Can Atalay kararının uygulanmaması da böyledir; Tayfun Kahraman kararının uygulanmaması da öyledir. Cebir, şiddet uygulamamış, Anayasaya göre hakkını kullanmış insanların mahkum edilmesi de böyledir. Dolayısıyla biz bir çare arıyorsak buna karşı bulmalıyız. Yürütmenin her şeye bu kadar hakim olduğu ve sadece iktidarda kalmak ve iktidarını sürdürmek için ceza hukukunu kötüye kullanıldığı bir süreçte yapmamız gereken, bu siyasal rejimin sorununu çözmektir. O da kuvvetler ayrılığıdır. Kuvvetler ayrılığı yoksa bizim ceza kanunlarında, tutuklulukta, el koymada yapacağımız değişikliklerin bir anlamı yok ki. Çünkü bir tane gizli tanıkla bütün mal varlığınıza el konulabilir, her türlü cezaya mahkum edilebilirsiniz.
“Sorun, Türkiye’nin hukuk rejiminden koparak, hukuktan arındırılmış alanlarda keyfi uygulamalara yönelmesidir”
Karşı karşıya olduğumuz sorun ceza kanunları ile ilgili değildir. Türkiye’nin ceza kanunları birçok Avrupa ülkeleriyle karşılaştırın, bazı yönlerden onlardan bile ileridir. Sorun, Türkiye’nin hukuk rejiminden koparak, hukuktan arındırılmış alanlarda keyfi uygulamalara yönelmesidir. Kuvvetler ayrılığı etkin biçimde geriye gelene kadar da bu sorunun çözümüne yönelik adımlar atılmalıdır”

