(ANKARA)- Bağımsız Türkiye Partisi (BTP), ABD-İsrail ile İran arasında yaşanan çatışmaların bölgesel bir savaşa dönüşme riski taşıdığına dikkat çekerek, “Türkiye’nin söz konusu çatışmada izlemesi gereken temel yaklaşım dengeli ve temkinli bir diplomatik politika olmalıdır. Türkiye’nin doğrudan askeri bir çatışmanın tarafı haline gelmesi hem bölgesel istikrar hem de ulusal çıkarlar açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Bu çerçevede Türkiye; bölgesel güç rekabetinin bir parçası haline gelmekten kaçınmalı ve diplomatik denge politikası izlemelidir” açıklamasını yaptı.
Bağımsız Türkiye Partisi, Başkanlık Divanı toplantısının ardından bölgesel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaştı. BTP Sözcüsü Lütfullah Önder, şunları söyledi:
“Ülkemizdeki ve bölgemizdeki gelişmeleri istişare etmek ve özellikle bölgesel bir çatışmaya dönüşme riski taşıyan ABD/İsrail-İran savaşını değerlendirmek üzere Başkanlık Divanı toplantımızı gerçekleştirdik. Savaşın sebepleri saptanmadan olayları doğru okumak ve doğru politika geliştirmek mümkün değildir. Savaşın gerçek sebepleri; uluslararası merkez bankası rezervlerinde doların payının azalması, dış ticarette alternatif para birimlerinin payının artması ve petro-dolar sisteminin riske girmesi, ekonomik savaş kapsamında ABD’nin Çin ekonomisine ve Çin projelerine darbe vurmak istemesi; enerji ve deniz yolları üzerindeki rekabet, İran’ın, İsrail’in inanç bazlı ‘Arz-ı Mevud’ projesi kapsamında yürüttüğü genişleme politikası için tehdit oluşturması, bölgede Şii-Sünni çatışmasını alevlendirerek bölgenin kontrol edilmesini kolaylaştırmak ve İran’ın nükleer programı ve uranyum zenginleştirme kapasitesindeki artışın tetikleyici faktör olarak değerlendirilmesi.
“Askeri harekat, İran’ın beklenenden daha güçlü bir askeri karşılık vermesi nedeniyle giderek karşılıklı yıpratma savaşına dönüşmüştür”
Çatışmanın ilk aşamalarında sınırlı bir ‘cezalandırma operasyonu’ olarak tasarlanan askeri harekât, İran’ın beklenenden daha güçlü bir askeri karşılık vermesi nedeniyle giderek karşılıklı bir yıpratma savaşına dönüşmüştür. Saldırılar İran iç siyasetinde milliyetçi bir konsolidasyon etkisi yaratmış ve mevcut yönetimin toplumsal destek tabanını güçlendirmiştir. Bu durum, İran’a karşı vekil güçler üzerinden yürütülebilecek bir kara harekâtı ihtimalini önemli ölçüde zorlaştırmıştır. Mevcut askeri tablo değerlendirildiğinde, kara harekâtı olmaksızın taraflardan birinin kesin bir askeri zafer elde etmesi zor görünmektedir.
Öte yandan çatışmaların Lübnan’a sıçraması ve İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırıları, savaşın bölgesel ölçekte genişleme potansiyelini artırmıştır. İsrail’in Güney Lübnan’da yürüttüğü kara operasyonları da bu genişleme riskinin somut göstergelerinden biridir. İsrail bu süreçte Hizbullah’ı ortadan kaldırmak ve bölgesel nüfuzunu genişletmek amacıyla Güney Lübnan’a yönelik kara operasyonlarını genişletmiştir. İran’ın İHA’lar ve balistik/hipersonik füzelerle gerçekleştirdiği saldırılar ABD-İsrail ikilisine zarar vermiş; ABD’nin ‘dokunulmaz’, İsrail’in Demir Kubbe sisteminin ise ‘geçilemez’ olduğu yönündeki algının zedelenmesine ve bu ikilinin dünya kamuoyunda ciddi itibar kaybı yaşamasına neden olmuştur. Bu durum, emperyalist güçlerin baskısı altında bulunan ülkeler için de bir umut kaynağı olmuştur.
“Türkiye açısından yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda ekonomik, teknolojik ve diplomatik sonuçlar doğurabilecek çok boyutlu bir gelişmedir”
Savaşın bu şekilde devam etmesi ve olağanüstü bir gelişme yaşanmaması durumunda; İran’ın askeri olarak ayakta kalması ancak askeri ve ekonomik kapasitesinin ciddi şekilde zayıflaması, İsrail’in bölgedeki caydırıcılığını kaybetmesi, ABD’nin bölgedeki imajının zedelenmesi ve rolünün ciddi şekilde tartışmaya açılması ve körfez ülkelerinin ABD’ye askeri bağımlılıklarının yarattığı olumsuz sonuçlar nedeniyle Türkiye, Mısır, İran ve Pakistan gibi bölgesel aktörlerin daha koordineli bir güvenlik mimarisi oluşturma ihtimalinin öne çıkması muhtemel görünmektedir.
ABD–İsrail ile İran arasında yaşanan savaş, Türkiye açısından yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda ekonomik, teknolojik ve diplomatik sonuçlar doğurabilecek çok boyutlu bir gelişmedir. Savaşın temel nedenlerinden biri olan uluslararası merkez bankası rezervlerinde doların payının azalması ve dış ticarette alternatif para birimlerinin payının artması, kurucu liderimiz Prof. Dr. Haydar Baş tarafından ortaya konan ve parti programımızı oluşturan Milli Ekonomi Modeli’nin değişen dünyaya söylenmiş bir söz değil, dünyayı değiştiren bir söz olduğunu ortaya koymaktadır.
Ekonomik kırılganlıklar ve enerji güvenliği
Türkiye ekonomisinin enerji ithalatına yüksek derecede bağımlı olması, Orta Doğu’da yaşanabilecek uzun süreli bir çatışmanın ekonomik etkilerini daha belirgin hale getirebilir. Savaşın uzaması ve özellikle petrol ile doğal gaz fiyatlarının yüksek seviyelerde kalması Türkiye’nin cari açığı, enflasyonu ve döviz dengesi üzerinde ciddi baskılar oluşturma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Türkiye’nin orta ve uzun vadede enerji güvenliğini güçlendirmesi ve enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye yönelik çok boyutlu bir strateji geliştirmesi gerekmektedir. Enerji güvenliği yalnızca ekonomik istikrar açısından değil, aynı zamanda ulusal güvenliğin önemli bir unsuru olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin söz konusu çatışmada izlemesi gereken temel yaklaşım dengeli ve temkinli bir diplomatik politika olmalıdır. Türkiye’nin doğrudan askeri bir çatışmanın tarafı haline gelmesi hem bölgesel istikrar hem de ulusal çıkarlar açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Bu çerçevede Türkiye; bölgesel güç rekabetinin bir parçası haline gelmekten kaçınmalı, diplomatik denge politikası izlemeli, bölgesel krizlerin yönetilmesine yönelik arabuluculuk girişimlerinde bulunmalı ve askeri angajmandan ziyade diplomatik ve siyasi araçları ön plana çıkarmalıdır.
Ortadoğu’da yaşanan bu tür krizler bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin dış politika stratejisinde çok yönlü iş birliği yaklaşımını güçlendirmesi önem taşımaktadır. Bu kapsamda Türkiye; bölge ülkeleriyle güvenlik ve ekonomik iş birliğini geliştirmeli, başta Mısır, Pakistan, İran, Rusya ve Körfez ülkeleri olmak üzere bölgesel aktörlerle diplomatik ve ekonomik ilişkilerini güçlendirmeli, Çin gibi küresel aktörlerle ticari ve stratejik iş birliği imkanlarını değerlendirmelidir.
“Savaşın bugüne kadarki seyri, ABD’nin müttefiklerinin güvenini kaybetmesine ve daha açık bir karşı blok oluşmasına yol açmıştır”
Savaşın bugüne kadarki seyri, ABD’nin dolar hâkimiyeti ve ekonomik savaş kapsamında amaçladığı hedeflerden uzaklaşmasına, müttefiklerinin güvenini kaybetmesine ve daha açık bir karşı blok oluşmasına yol açmıştır. Bu savaştan çıkarılması gereken bir diğer sonuç ise İran’ın kadim bir devlet geleneğine ve köklü bir medeniyet geçmişine sahip olmasının ABD ve İsrail’in planlarını zorlaştırmış olmasıdır. Türk milletinin ve devletinin en büyük gücü de kadim devlet geleneği ve köklü medeniyet geçmişidir. Kurucu liderimiz Prof. Dr. Haydar Baş’ın yıllar önce ifade ettiği gibi, bu iki bölgesel gücü karşı karşıya getirmek emperyalizmin en büyük amaçlarından biridir. Türk milletinin ve devletinin bu oyuna gelmemesi elzemdir. Türk milletinin Ehlibeyt aracılığıyla İslam’la tanıştığı ve İslam anlayışının Ehlibeyt tarafından şekillendirildiği gerçeğinden hareketle bu kardeşliği sağlayabilecek maddi ve manevi altyapıya sahip olduğuna inanıyoruz.
Askeri ve stratejik açıdan bu savaş üç önemli eğilimi ortaya koymaktadır; füze ve insansız sistemlerin modern savaşın merkezine yerleşmesi, büyük güç rekabetinin Orta Doğu’daki etkisinin artması, bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden şekillenme ihtimali. Bu gelişmeler Orta Doğu’nun önümüzdeki yıllarda küresel jeopolitik rekabetin en önemli merkezlerinden biri olmaya devam edeceğini göstermektedir. Bu süreç Türkiye açısından hem güvenlik hem de ekonomik boyutları olan önemli stratejik sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin enerji güvenliği, gelişmiş savunma teknolojileri ve çok yönlü diplomasi alanlarında atacağı adımlar, gelecekte ortaya çıkabilecek benzer bölgesel risklere karşı ülkemizin stratejik kapasitesini güçlendirecektir.”

