Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Karasu: Şehirde inşaat firmalarının rantı her şeyin üstünde tutuluyor

Depremin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen Hatay’da yıkım bitmedi. Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Nilgün Karasu, “Taş ocaklarından çıkan toz nedeniyle hayvanlarda ve insanlarda farklı deri hastalıkları görülmeye başlandı. Dinamit patlamalarından inekler düşük yapıyor, günlük 30 kilo süt veren bir ineğin verimi 10 kiloya kadar düştü. Zeytin ağaçlarının üzerinde biriken tozdan insanlar mahsulünü toplayamadı. Yağmur yağmadığı için her yer toz içinde kaldı. Zeytin toplamak zorunda kalan vatandaşlar, o tozlu ortamda çalışmaktan 15 gün hasta yattıklarını söylüyor” dedi. 

Depremin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen Hatay’da yıkım bitmedi. Antakya

Burcu Özkaya Günaydın

(HATAY) – Depremin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen Hatay’da yıkım bitmedi. Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Nilgün Karasu, “Taş ocaklarından çıkan toz nedeniyle hayvanlarda ve insanlarda farklı deri hastalıkları görülmeye başlandı. Dinamit patlamalarından inekler düşük yapıyor, günlük 30 kilo süt veren bir ineğin verimi 10 kiloya kadar düştü. Zeytin ağaçlarının üzerinde biriken tozdan insanlar mahsulünü toplayamadı. Yağmur yağmadığı için her yer toz içinde kaldı. Zeytin toplamak zorunda kalan vatandaşlar, o tozlu ortamda çalışmaktan 15 gün hasta yattıklarını söylüyor” dedi.

Karasu, ANKA Haber Ajansı’na, depremin ardından geçen üç yıllık süreci ve yeniden inşa sürecindeki sorunları değerlendirdi. Karasu, depremden altı ay sonra kaldırılan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu zorunluluğunun, kenti geri dönülemez bir çevresel felakete sürüklediğini belirtti. Depremin ilk aylarında enkaz kaldırma çalışmaları ve asbest nedeniyle ağır hasar alan hava ve su kalitesinin, şimdi de taş ocakları ve beton santralleri nedeniyle bozulduğunu vurgulayan Karasu, süreci şu sözlerle özetledi:

“Depremin 6. ayında Sayın Valimizin aldığı bir kararla ÇED gerekliliği kaldırıldı. Bu da bizim ikinci deprem felaketimiz oldu. ÇED gerekliliğinin kaldırılmasıyla depremden önce 22 olan taş ocağı sayısı şu anda 200. Özellikle kırsal alanlarda hayvancılık, tarım öldü. Taş ocaklarına yakın evler, dinamit patlatmaları nedeniyle ciddi zarar gördü, camlar yıkıldı, duvarlarda derin çatlaklar oluştu. Ayrıca taş ocaklarından çıkan toz nedeniyle hayvanlarda ve insanlarda farklı deri hastalıkları görülmeye başlandı. Dinamit patlamalarından inekler düşük yapıyor, günlük 30 kilo süt veren bir ineğin verimi 10 kiloya kadar düştü. Zeytin ağaçlarının üzerinde biriken tozdan insanlar mahsulünü toplayamadı. Yağmur yağmadığı için her yer toz içinde kaldı. Zeytin toplamak zorunda kalan vatandaşlar, o tozlu ortamda çalışmaktan 15 gün hasta yattıklarını söylüyor. Bazı aileler tozun gitmesi için yağmuru bekledi ancak bu da yeterli olmadı. O tozdan çok kalitesiz ve verimsiz bir mahsul elde edildi. O zeytin tanesini ne kadar yıkarsanız yıkayın, üzerinde bir yağ tabakası kalıyor ve o yağ tabakası zeytinyağına dönüşüp mutfağımıza kadar giriyor.”

“Şirketler betonu 5-10 kilometre öteden taşımak yerine, daha fazla kazanç amacıyla şantiyenin dibinde üretiyor”

Şehir merkezindeki hava kirliliğinin Türkiye’nin en yoğun seviyesine ulaştığını belirten Karasu, bunun temel nedeninin kentin tamamen şantiye haline gelmesi olduğunu söyledi. TOKİ Genel Müdürlüğü’nün, ihaleyi alan şirketlerin kendi betonunu yerinde üretmesine izin vermesinin şehri beton santralleriyle doldurduğunu ifade eden Karasu, şöyle devam etti:

“Hemen hemen her caddede, her sokakta bir beton santrali görüyorsunuz. Şirketler betonu 5-10 kilometre öteden taşımak yerine, daha fazla kazanç sağlamak amacıyla şantiyenin dibinde üretiyor. Çevre ve halk sağlığı ikinci, hatta üçüncü, dördüncü sınıfa atılmış durumda. Şehir inşaat firmalarına teslim edilmiş durumda ve onların kazancı, rantı her şeyin üstünde tutuluyor. Hukuki yollara başvurmak zorunda kaldık. Yürütmeyi durdurma kararı aldığımız beton santralleri ve taş ocakları oldu. Biz bunun emsal dava olmasını umut ederken, kapanan taş ocağı ya da beton santrali isim değiştirerek ve kapasite daraltma yaparak bir daha faliyete başladı. Köyün birinde vatandaşlar bana, ‘Keşke hiç mücadele etmeseydik; bir taneydi, şu an üç tane oldu’ dediler. İnsanlar sadece mahkeme kararının uygulanması için eylem yaptıklarında gözaltına alındılar ve 24 saat boyunca su ve yemek verilmediği durumlar yaşandı. Bu durum halkta büyük bir umutsuzluk yarattı.”

Bölgede ciddi gıda krizi yaşandığını, eskiden kendi bostanında üretim yapan halkın artık hava kirliliği, kuraklık ve su azlığı nedeniyle bunu yapamadığını anlatan Karasu, yerel fiyatların Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirlerle yarıştığını ifade etti.

Kentin yok olan yeşil alanlarına da dikkati çeken Karasu, “Antakya’daki en büyük yeşil alanımız Atatürk Parkı’nın bir köşesine beton santrali yerleştirildi. Gürültü ve tozdan artık orada vakit geçirmek imkânsız. Fransızlardan kalma, 100 ile 300 yaş arasındaki ağaçların yüzde 80’i kurumaya mahkûm. İş makineleri köklerine ve gövdelerine zarar verdi, ağaçlar sulanmıyor. Şehir bir beton yığınına döndü” dedi.