Haber: Yusuf KANLI / Melis YILDIRIM – Kamera: Recep Tunahan GÜLER
(ANKARA) – Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğine ilişkin, “Kopenhag kriterlerinde ilerleme olmazsa, Türkiye asla üye olamayacaktır” dedi. Amor, “fon kriziyle” ilgili, “Halk ay sonunu getirmekte zorlanıp büyük sıkıntılar çekerken, bu insanlar muazzam bir servete sahipler. İşte mesele tam da bu” ifadelerini kullandı.
Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, Türkiye ziyareti kapsamında ANKA Haber Ajansı’nın sorularını yanıtladı. Türkiye’nin AB üyelik sürecine ilişkin bir soru üzerine Amor, Türkiye’ye uzun zaman önce AB üyeliği teklif ettiğini ve Türkiye’nin hala aday ülke olarak kabul edildiğini hatırlattı. Bu konudaki taahhütlerini sürdürdüklerini söyleyen Amor, şunları kaydetti:
“Bu nedenle Avrupa Komisyonu, yarın diğer aday ülkelerle birlikte Türkiye’ye ilişkin raporunu yayımlayacak. Daha önce de defalarca dile getirdiğim gibi, bir ülke ne kadar fazla ortak olarak değerlendirilirse, aday olarak değerlendirilme ihtimali o kadar azalıyor. Bu, bir tür tuzak. Türkiye’ye yönelik çok sayıda övgü dolu, yumuşak ve olumlu ifadeler kullanılıyor. Ancak bunlar asıl meselelerin gündeme gelmesini önlemenin bir yolu haline geliyor. Asıl mesele şu: Biz Türkiye’ye AB üyeliği gibi en değerli imkanı sunduk. Kanada gibi başka ülkelerle bir ortak üyelik statüsü ya da ne anlama geldiği tartışmalı olan bir ortaklık anlaşması teklif etmedik. Türkiye’ye tam üyelik teklif ettik. Bence en akılcı siyasi tutum, bu teklife bağlı kalmak ve bu süreçteki sorunları incelemeye çalışmaktır.
Benim görüşüm, üyelik perspektifini basitçe ortaklık perspektifiyle değiştirme tuzağına düşmememiz gerektiği yönünde. Çünkü ortaklık zaten kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Türkiye bir komşumuz olduğu için, son derece önemli bir komşumuz olduğu için ve birçok alanda zaten ortaklık yürüttüğümüz için bu iş birliği zaten olacaktır.”
“TÜRKİYE ÜYELİK HEDEFİNİ SAVUNMAYA DEVAM ETMELİ”
Türk makamlarından, “Ortaklık anlaşmasını konuşmak istemiyoruz, ilişkilerimizin tek resmi çerçevesi bu olsa da biz AB üyeliği hedefimize bağlıyız” ifadelerini duyduğunu aktaran Amor, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki haftada bir bu konuda bazen evet, bazen hayır dediği, üyeliğin hedef olduğunu ya da artık hedef olmadığını ifade ettiği doğru. Bu konuda bir miktar yorgunluk hissettiğini de görüyorum. Ancak bir hükümet olarak değil, bir ülke olarak Türkiye’nin üyelik hedefini savunmaya devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Siyasi açıdan doğru olan tutum budur” dedi.
Amor, “kendisine görevi nedeniyle Türk iç siyasetine müdahalede bulunduğu yönünde eleştiriler geldiğini” hatırlatarak, herhangi bir müdahalede bulunmadığını söyledi. Aday ülke olarak Türk makamlarının, Avrupa kurumlarını katılım sürecine eşlik etmeye davet edip bunu talep ettiğini söyleyen Amor, “Benim görevim, AB’nin Türkiye’ye ilişkin değerlendirmesine katkıda bulunmaktır. Bu herhangi bir şekilde müdahale anlamına mı geliyor? Türk makamlarının talebi üzerine bir rapor hazırlıyorum. Bunun müdahaleyle herhangi bir ilgisi yok. Peki, raportör olarak üstlendiğim rolün mantığı nedir? Katılım sürecinin bütünlüğünü korumak zorundayım. Parlamentodaki diğer meslektaşlarımın başka ülkelerle yaptığı gibi, muhataplarıma katılım sürecinin temelinde Kopenhag kriterlerinin yattığını hatırlatmak zorundayım. Kopenhag kriterlerinde ilerleme olmazsa, Türkiye asla üye olamayacaktır” ifadelerini kullandı. Amor, şu değerlendirmeyi yaptı:
“ÜYELİK SÜRECİNDE KESTİRME YOLLAR YOK”
“Bu konuda her zaman aynı örneği veriyorum. Bir ülkenin gücü, askeri kapasitesi veya güvenlik ve ticaret alanındaki önemi ne olursa olsun… Karadağ küçük bir ülke. Ancak AB’ye Türkiye’den çok daha önce üye olacaktır. Çünkü bu sürecin ne anlama geldiğini çok iyi kavradı. Bu sürecin özü demokrasidir ve demokratik standartlardır. Kestirme yollar yoktur. Katılım sürecinde ilerleme sağlamak için askeri ve güvenlik alanındaki imkanları kullanmaya çalışmayın. Çünkü bunlar birbirinden farklı iki mantık, iki ayrı süreç ve iki ayrı roldür. Raportör olarak benim görevim katılım sürecinin bütünlüğünü korumak ve Türkiye’deki muhataplarıma şu hususu hatırlatmaktır. Birçok alanda ortak olabiliriz, ancak AB üyesi olmanın tek yolu katılım sürecinin gereklerini yerine getirmektir. Katılım sürecinin temelinde ise Kopenhag kriterleri yer almaktadır. Üyelik müzakerelerini ve katılım sürecini yeniden canlandırmak istiyorsanız, Türk makamları ne yapmaları gerektiğini gayet iyi biliyor. Demokratik gerilemenin her alanda, her boyutta ve her yönüyle tersine çevrilmesi gerekiyor.”
“BİR HAKİM KAHRAMANMARAŞ’A GÖNDERİLEBİLİYORSA…”
Muhalefete yönelik operasyonlara ilişkin bir soru üzerine Amor, yıllar boyunca Meclis’e 13 yargı paketi sunulduğunu gördüğünü belirterek, bunların hiçbirinde “Hakimler siyasi veya idari gerekçelerle görevlerinden uzaklaştırılamaz” ifadesini görmediğini kaydetti. Hakimlerin azledilemezliği ve görev güvencesi ilkesinin yargı bağımsızlığının temelinde yer aldığını vurgulayan Amor, “Bir hakim, bir karar verdiği ve bu karar siyasi iktidarın beklentileriyle örtüşmediği için Kahramanmaraş’a gönderilebiliyorsa, ortada düzgün bir yargı sistemi yok demektir. Böyle bir sistemde, farklı bir görünüm altında faaliyet gösteren, ancak aslında sarayın emrindeki birtakım kişiler vardır” diye konuştu.
“İMAMOĞLU ÖNCESİNDE İHALELERE MÜDAHALE GİRİŞİMİ YAŞANMADI MI?”
Amor, tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Silivri’deki duruşmasına katıldığını belirterek, gözlemini şöyle paylaştı:
“Tanıklardan herhangi biri, İmamoğlu’nun görev yaptığı dönemde yaşandığını düşündükleri olaylardan bahsettiğinde, konu İmamoğlu öncesindeki döneme geldiğinde hemen müdahale edilerek, ‘Hayır, hayır, bizim İmamoğlu dönemini konuşmamız gerekiyor’ deniliyor. Bu ne anlama geliyor? İmamoğlu yönetimi öncesinde hiçbir rüşvet ya da ihalelere müdahale girişimi yaşanmadı mı? Yoksa bizim şüphelendiğimiz gibi Cumhurbaşkanı’na meydan okuyan ana muhalefet figüründen kurtulmayı amaçlayan siyasi bir davayla mı karşı karşıyayız?”
“DERNEKLER ANAYASA TARAFINDAN KORUNMAKTADIR”
LGBTİ bireylere ve bu alanda faaliyet gösteren dernek ve oluşumlara yönelik operasyonlara ilişkin de Amor, “Bu derneklerin gündemini kabul edebilir ya da etmeyebilirsiniz. Ancak bu dernekler özgürdür ve Anayasa tarafından korunmaktadır. Buna rağmen fuhuşla bağlantılıymış gibi gösterilmektedirler” ifadelerini kullandı.
Amor, “aile değerleri söyleminin dini, muhafazakar gündemle ilgili olduğuna” dikkati çekerek, laiklik ilkesine vurgu yaptı. Anayasa’ya bağlı kalınması ve toplumdaki büyük çoğunluğu oluşturan Müslümanlara, Hristiyanlara ve diğer dinlere mensup vatandaşlara saygı gösterilmesi gerektiğini belirtti. “Siyasi iktidar eliyle dini bir gündemi topluma dayatamazsınız” diyen Amor, “Bence devletin, diğer tüm demokrasilerde olduğu gibi din konusunda belirleyici bir otorite olmaması gerekiyor. Devlet dinden tamamen bağımsız olmalıdır. Din ise devlet politikası olarak değil, kişisel bir hak olarak korunmalıdır” dedi.
“HİÇBİR YATIRIMCI PARASINI RİSKE ATMAK İSTEMEZ”
Fon krizine ilişkin bir soru üzerine Amor, bu meselenin farklı boyutları olduğunu belirtti. Hukukun üstünlüğünün bir parçası olan yasal belirlilik ilkesinin işlevsel olması gerektiğinin kaydeden Amor, “Zira özel bir şirketteki CEO’nun, siyasi iktidarla yaşanabilecek bir anlaşmazlık sonucunda görevinden uzaklaştırılabileceğini bilen hiçbir yatırımcı, parasını riske atmak istemez. Bu durum, Halk TV gibi önde gelen medya kuruluşlarının ve çeşitli kümes hayvancılığı şirketlerinin yanı sıra başka pek çok örnekte de yaşanmıştır. Siyasi iktidarla herhangi bir siyasi ihtilafa düşmesi halinde özel bir şirketteki CEO’luk görevinden alınabileceğini bilen bir yatırımcıyı, bu ülkeye gelmeye ve yatırım yapmaya nasıl davet edebilirsiniz? Bu durum, yasal belirliliğin yokluğu anlamına gelmekle kalmıyor, aynı zamanda ülkenin imajına zarar veriyor ve yatırımcıların ülkeye gelme ihtimalini de zedeliyor” ifadelerini kullandı.
Amor, meselenin ikinci boyutunun denetleyici kurumların başarısızlığı olduğunu belirterek, “Bu olaylar bir süredir yaşanıyordu. Aylar öncesinden bazı gelişmelere ilişkin bilgiler mevcuttu. Ancak anlaşılan o ki, yalnızca medya görevini gerektiği gibi yerine getirip konuyu kamuoyunun gündemine taşıdıktan ve olay patlak verdikten sonra denetleyici kurumlarla ilgili siyasi kararlar alındı” diye konuştu.
“HALK FATURALARINI ÖDEYEMEYECEK DURUMDA”
Fon krizinin “AK Parti için ne denli tehdit oluşturduğunu bildiğini” ifade eden Amor, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Öncelikle hukuki güvence sorunu, ardından denetleyici kurumların işlevsizliği ve son olarak da tüm bunların siyasetle olan bağlantısı. İktidar partisinin bilinen bazı isimleri, İslam dininin temel ilkeleriyle taban tabana zıt, son derece aşırı bir açgözlülük sergiliyorlar. Oysa İslam, para, faiz ve açgözlülük konularında gayet net hükümlere sahip. İşin en endişe verici yanı ise bu vakaların sadece karanlık işlerle uğraşan kişileri değil, siyasetle, AK Parti ile ve iktidar seçkinlerinin üst kademeleriyle bağlantılı isimleri kapsamasıdır. Halk ay sonunu getirmekte zorlanıp büyük sıkıntılar çekerken, bu insanlar muazzam bir servete sahipler. İşte mesele tam da bu. Medyaya saldırmalarının nedeni de bu. Çünkü medya, halkın hayat pahalılığı altında ezildiği ve reel ücretlerin eridiği bir dönemde, sadece ekonomik değil, siyasi bir seçkinler grubunun Lüksemburg ve Almanya’dan mülkler satın aldığını, Kıbrıs’a, Kuzey Kıbrıs’a paralar aktardığını ortaya çıkardı. Bu son derece tehlikeli bir durum.
İşin bir de ahlaki boyutu var. Çünkü bu durum doğrudan siyasetle bağlantılı. Söz konusu olan, sadece her ne pahasına olursa olsun servet peşinde koşan iş insanları değil, aynı zamanda kamuoyundan ve Türk vatandaşlarından katı ahlaki değerlere bağlı kalmalarını talep ederken, perde arkasında son derece açgözlü davranan bir kesimdir. AKP’li bu gençler, binlerce avroya mal olan şeyleri sergiliyorlar. Oysa halk elektrik ve doğal gaz faturalarını ödeyemeyecek durumda.”
“AB, BM ÇERÇEVESİNDEN TAVİZ VERMEYECEK”
Amor, Kıbrıs meselesi ve müzakerelere ilişkin soruya verdiği yanıtta, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in görevinden ayrılmadan önce son bir fırsat yaratmaya çalıştığını gördüklerini kaydetti. Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitlik konusundaki ön şartının doğrudan reddedilmemesinin, askine görüşmelerin bir parçası olarak değerlendirilmesinin olumlu bir gelişme olduğuna işaret eden Amor, şöyle konuştu:
“Kuzey Kıbrıs Türk toplumu, müzakere masasına oturmadan önce bazı güvenceler istiyor. ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ ise bu talebe, ‘Bunu görüşebiliriz ancak bu konu müzakere sürecinin bir parçasıdır’ diye yaklaşıyor. Dolayısıyla bu aşamada bunu bir ön şart olarak kabul edebileceğimizi söyleyebiliriz. Ancak henüz kavramın kendisi üzerinde derinlemesine bir tartışma yürütülmüş değil. Aradaki fark, bu konunun müzakere masasına ne zaman geleceğiyle ilgili.
AB’nin rolü, bu sürece eşlik etmek ve gelişmeleri takip etmekten ibaret. Doğrudan bir rolümüz yok, geçmişte de böyle bir rolümüz olmadı. Ancak bu bölgedeki ve özellikle Doğu Akdeniz’deki çatışmaların çözümüne katkıda bulunmaya her zaman çalıştığımız için Kıbrıs meselesinde ilerleme sağlanması ihtimalinin ortaya çıkması olumlu olacaktır. AB, BM çerçevesinden kesinlikle taviz vermeyecektir. Savunmamız gereken çerçeve budur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın neden iki devletli çözümden yana olduğunu anlamış değiliz. Daha önce de belirttiğim gibi, iki devletli çözüm söylemi ne kadar fazla dile getirilirse, Kuzey Kıbrıs Türk toplumu da Ankara’nın bir vilayeti gibi görünmeye o kadar fazla başlıyor. Eğer gerçekten iki devletli bir çözümden söz etmek istiyorsanız, en azından kendinizin böyle bir statüde olduğunu içselleştirerek bir devlet gibi görünmeniz gerekir. Ancak Ankara’nın bir eklentisi gibi görünürseniz, bu durum hiçbir işe yaramaz.
Türkiye’nin bu anlaşmazlıkta garantörlerden biri olarak ne kadar önemli bir rol oynadığını çok iyi biliyorum. Ancak Kuzey Kıbrıs Türk toplumunun bir toplum olarak kendi kimliğiyle varlık göstermesine alan açılması gerektiğini düşünüyorum. Biz BM çerçevesine bağlıyız. İhtiyaç duyulması ve bizden talep edilmesi halinde her türlü desteği sağlamaya hazırız. Dünyanın son derece karmaşık bir dönemden geçtiği bu süreçte, bunun gerçekten bir fırsat olmasını ve onlarca yıldır ilişkilerimize eşlik eden bu zorlu sorunun aşılması için bir imkan yaratmasını umuyoruz.”
“DİPLOMASİYİ HER ZAMAN DESTEKLİYORUZ”
Türkiye’nin bölgesel savunma ve güvenlik girişimleri olan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Bedir Mutabakat Zaptı’na ilişkin değerlendirmesi sorulan Amor, bu adımların Türkiye’nin egemenlik hakları çerçevesinde kendi dış politikasını yürütmesinin bir parçası olduğunu ve Türkiye’nin egemen bir ülke olarak attığı adımlara saygı duyulması gerektiğini belirtti. Amor, “Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile bu anlaşmayı imzalama kararını memnuniyetle karşılıyoruz. Dış politika yürütürken diğer yöntemler yerine diplomasiyi her zaman destekliyoruz ve dış politika işte tam da böyle yürütülmelidir. Diplomasi yoluyla böyle bir çerçeve oluşturulmuş olmasını olumlu buluyorum” ifadelerini kullandı.
Amor, Bedir Mutabakat Zaptı’nın savunma sanayi ile ilgili olduğunu kaydederek, “Türkiye’nin savunma sanayii açısından son derece önemli bir ülke olması olumlu bir gelişmedir. Bu tür anlaşmaların kapsamına da saygı duyuyoruz. Dış politika alanında diplomasinin kullanılmasını her zaman teşvik ediyoruz” diye konuştu.
Türkiye’nin Avrupa savunmasına önemli katkılar sağlayabileceğine inandığını kaydeden Amor, “Ancak Türkiye zaten NATO üyesi olduğu için bu katkıya halihazırda sahibiz. Bazen Türkiye NATO’ya üyelik başvurusu yapıyormuş gibi bir izlenim oluşuyor. Oysa Türkiye zaten NATO üyesi. Bizlerin çoğu da NATO üyesiyiz. Dolayısıyla Türkiye’nin NATO çatısı altındaki katkısı zaten mevcuttur ve her zaman da var olmuştur. Bunun ayrıca güçlendirilmesine gerek yok” dedi.
Amor, AB’nin güvenlik ve savunma alanında yeni iş birliği modellerini değerlendirdiğini belirterek, “Türkiye bu çerçevede önemli bir katkı sağlayabilir. Bu konuda bazı çekincelerin bulunduğunu biliyorum. Bu isteksizliğin farkındayız. Benim kişisel tutumum, Türkiye’nin AB’nin güvenlik ve savunma alanındaki çalışmalarına daha fazla dahil edilmesini savunmak olmuştur. Bu benim kişisel değerlendirmem” yorumunu yaptı.
“GÜVENİ YENİDEN TESİS ETMEMİZ GEREKİYOR”
AB’nin sanayi üretimini desteklemek ve dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla hazırladığı “Made in Europe” girişiminde Türkiye’nin karşılaştığı sorunlara ilişkin sorunun yöneltilmesi üzerine Amor, Türkiye’nin bu girişime dahil edilmesi gerektiğini düşündüğünü aktardı. Amor, “AB ile Gümrük Birliği bulunan bir ülke olarak Türkiye’nin üçüncü bir ülkeden farklı değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle Türkiye’nin bir şekilde Made in Europe girişiminin kapsamına alınmasını sağlayacak bir yöntem bulmamız gerekiyor. Ancak bunun için güven son derece önemlidir. Güven, bu sürecin temelidir. Güveni yeniden tesis etmemiz gerekiyor. Güveni yeniden tesis etmek için de ortağınızın güvenilir ve öngörülebilir olması gerekir” şeklinde konuştu.
“BU TÜRKİYE İÇİN BİR ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK DERSİ OLMALI”
Amor, AB’nin Türkiye ile dış politikasının uyumunu ölçüm biçiminde bir hataları olduğunu düşündüğünü söyleyerek, uyum ölçme yöntemini değiştirmeleri gerektiğine işaret etti. “Türkiye’nin dış politika uyumu aslında yüzde 5’in çok üzerindedir. Bu bizim sorunumuz, gözden geçirmeliyiz” diyen Amor, Türkiye’nin aynı zamanda güvenilir ve öngörülebilir olması gerektiğini dile getirdi. Amor, sözlerini şöyle tamamladı:
“Demokrasiler öngörülebilirdir, çünkü demokrasilerde denetim ve denge mekanizmaları, işleyen bir parlamento ve eleştirel medya gibi sistemler bulunur. Bunlar, özellikle referandum sonrasında Türkiye’de gördüğümüz ve yetkinin cumhurbaşkanının elinde toplandığı durumdan çok daha farklı bir işleyiş yaratır. Güveni yeniden tesis etmemiz gerekiyor, bunun için de bir miktar öngörülebilirlik şart. Şu an Azerbaycan ile bir anlaşmazlık yaşıyorsunuz. Bunun küçük bir mesele olarak kalacağını, Aliyev ve Azerbaycan ile ilişkilerinizi yeniden düzelteceğinizi biliyorum. Fakat bu Türkiye için aynı zamanda bir alçakgönüllülük dersi olmalı.
Ancak ilişkilerin çok derin olması nedeniyle, bu dönemin aşılacağına yürekten inanıyorum. Bu, herkesin yararına olacaktır. Aynı zamanda bu durum, egemen bir devletin başka bir egemen devletle nasıl ilişki kurması gerektiğine dair bir ders niteliği de taşıyabilir. Kamuoyunun ‘iki devlet, tek millet’ söylemine çok bağlı olduğunu biliyorum. Ancak dikkatli olunmalı. Bir başka devletin ulusal kimliğini yok saymak, oldukça hassas ve tehlikeli bir konudur. ‘İki kardeş millet, iki devlet’ demek daha doğrudur. Herkesin ulusal kimliğine saygı duymanın en doğrusu olduğunu düşünüyorum.”

