Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

İmamoğlu’nun “makam aracı” davası: “Bu dava, bedava tahsis edilen arabadan suç çıkarma girişimidir”

Tutuklu cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kişisel aracını makam aracı olarak kullanmasıyla ilgili Büyükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nce açılan ve Silivri’de görülen davada, “O dönem KDV dahil yanlış hatırlamıyorsam 7 bin 200 lira ihale, o günün rakamlarıyla 3 bin dolara tekabül eden, aylık kirası 3 bin doları aşan bir aracın kiralanması yerine ‘Buna gerek yok. İade edin. Bu arabayı belediyeye bedava tahsis edelim, şirketimin arabasıdır’ diyerek yapılan işlemden Ekrem’e suç çıkarma girişimidir” dedi.

Tutuklu cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem

Haber: ÇAĞATAN AKYOL

(İSTANBUL) – Tutuklu cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kişisel aracını makam aracı olarak kullanmasıyla ilgili Büyükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nce açılan ve Silivri’de görülen davada, “O dönem KDV dahil yanlış hatırlamıyorsam 7 bin 200 lira ihale, o günün rakamlarıyla 3 bin dolara tekabül eden, aylık kirası 3 bin doları aşan bir aracın kiralanması yerine ‘Buna gerek yok. İade edin. Bu arabayı belediyeye bedava tahsis edelim, şirketimin arabasıdır’ diyerek yapılan işlemden Ekrem’e suç çıkarma girişimidir” dedi.

Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kişisel aracını makam aracı olarak kullanmasıyla ilgili cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davanın yargılaması başladı.

İlk olarak İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’de yeni inşa edilen salonda yapılan ve tutuklu yargılandığı İBB Davası’na katılan İmamoğlu, daha sonra Silivri’deki diğer duruşma salonuna geçti.

Büyükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nce Marmara Kapalı Cezaevi’ndeki 4 No’lu salonda başlayan 12 sanıklı davada, İmamoğlu’nun kullandığı makam aracının İmamoğlu İnşaat’tan belediyeye bedelsiz tahsis edildiği, özel bir şirkete ait aracın belediye başkanının makam aracı olarak kullanıldığı, aracın yakıt, lastik, bakım ve onarım giderlerinin belediye bütçesinden karşılandığı gerekçesiyle “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla İmamoğlu hakkında 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

İddianamede, 122 bin 305 lira 70 kuruş kamu zararının olduğu iddiası yer alıyor. İBB Davası kapsamında tutuklu olan İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş ve YENİ Parti Beylikdüzü İlçe Başkanı Mülayim Demirtaş da bu davada yargılanıyor.

Duruşmayı YENİ Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, İBB Başkanvekili Nuri Aslan ile çok sayıda yurttaş da izliyor. Salonun kapasitesinin kısıtlığı nedeniyle binada izdiham yaşanırken jandarma, salon dolunca girişleri kapattı. İmamoğlu ile 8 tutuksuz sanık da salonda hazır bulundu.

Savunmasına devam eden İmamoğlu, şunları söyledi:

“Sokrates, Atina Mahkemesi’nde, devletin gençliğini yoldan çıkartmakla suçlandığında kendisini, büyük ama uykuda olan atı uyandıran bir at sineğine benzetmiştir. Ben de imkan bulduğum her anda, bu ülkenin uyuşturulmak istenen her ortamında bu ülkenin güzel insanlarına, yurttaşlarına seslendim. Beni duyduklarını düşünüyorum. Beni Artvin’den de Muğla’dan da Hatay’dan da Sinop’tan da Diyarbakır’dan da Van’dan da İzmir’den de Çankırı’dan da Ankara’dan da her yerden duyuyorlar. Elbette güzel şehrim İstanbul’dan da duyuyorlar.

Niyetim insanları sarsmak değil, uyku halini dağıtmak ve hakikati hatırlatmaktır. Çünkü biliyorum ki sorgulanmayan bir devlet, adaletini yitirir. Şu anda tam da bu tehdidin böyle merkezinde duruyoruz. Gücün sınanmadığı yerde hukuk zayıflar. Sessizliğin, korkunun çoğaldığı yerde zulüm cesaret bulur. Zalimlere fırsat doğar. Ben bu güzel vatanda zalimlerin çok küçücük, minicik, mini minnacık bir azınlık olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla onların bu pervasızlığına müsaade edecek, onlar karşısında susacak birisi değilim. Yalçın Küçük, korkuyu ‘ahlakın silicisi’ olarak tanımlar. Makam korkusu, açlık korkusu, işsizlik korkusu, hapis korkusu, tutsak olma korkusu, güvenlik korkusu, ölüm korkusu… Korku büyüdükçe insanın doğru bildiğini söylemesi zorlaşabilir.

“KUSMUK HALLERİNİ YAŞADIK”

Biz bunun bir örneğini, yanda görülen mahkemede çok yaşadık. Nasıl yaşadık? Hapse atılanların nasıl iftira mekanizmasına döndüğünü ve yargının da pervasızca bunlardan nasıl yararlanmaya çalıştığını gördük ve örneklerini şu anda da yaşıyoruz. Ona da Yalçın Küçük’ten bir hatırlatma yapayım. İtirafçı olmayı ‘insanın kendini kusması’ diye tanımlar. O kusmuk kusmuk hallerini yaşadık. Onun için bu korkunun bu millete yakışmadığını ve yaklaşamadığını düşünüyorum. Çünkü bizler hepimiz İstiklal Marşı’nı okurken ilk sözünün ‘Korkma’ ile başladığının bir tesadüf olmadığını düşünenlerdeniz. Yani sadece Mehmet Akif’in kaleminden çıkan bir kelime değil, milletin bağrından, sinesinden kopan bir haykırış olduğunu düşünüyorum. Ben öylesine bir vatanseverim. İşte hukuk devletinin görevi, insanları korkutarak susturmak, bir sessizliğe sürümek, sürüklemek asla değil ve olamaz. İnsanların korkmadan yaşayabilecekleri bir düzen kurmak zorundayız. Esasen demokrasi, cumhuriyet, adalet; bunları teminat altına alan, korkmadan yaşayabilecekleri bir ortam var eden mekanizmanın çok önemli bileşenleridir. Bunları sarsmaya, sakatlamaya çalışanlara karşı da mücadelemiz katidir ve korkusuzdur. Dolayısıyla benim dünyamda hakim korkmayacak, savcı korkmayacak, gazeteci korkmayacak, siyasetçi korkmayacak, pazarcı korkmayacak, kadını erkeği, çocuk, hele hele gençler hiç korkmayacak. Vatandaş korkmayacak, esası bu aslında.

“SEÇİMLE GELEN SEÇİMLE GİDER”

Belediye başkanlığını, daha büyük odalarda oturmanın, daha pahalı otomobillere binmenin, daha uzun konvoylarla dolaşmanın aracı olarak hiç görmedim. Benim için makam, milletin verdiği geçici bir görevdir. Seçimle gelen seçimle gider. Görevi biter, ceketini alır ve gider. Benim için her anında, görev yaptığım her dönemde, onun için makam milletin arasında geçirdiğim anlarla doludur. Makam diye tarif edilen odaya kendimi hiç hapsetmedim. Gecekonduda iftar sofrasında oldum, pazar yerinde dolaştım, okullarda dolaştım. Esnafın lokantasında ya da bir kafeteryasında bulunduğumu, oralarda insanlarla hasbihal içinde olduğumu, hatta toplantılar yaptığımı kıymetli milletimle beraber belki binlerce kez deneyimlemenin büyük onurunu yaşıyorum. Çünkü makamın sahibi millettir. O koltukta oturan kişi de emanetçidir. Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğum dönemde de meseleye böyle baktım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi döneminde de. Beni en iyi Beylikdüzü’ndeki komşularım tanır. Tabii ki İstanbul da tanıdı ve tanır. Elbette ki Türkiye de bilir. Çünkü makamda değil, daima onların yanlarında oldum.

“EKREM’İ DİDİK DİDİK EDELİM…”

Özü ne? Esasen bugün burada bulunmamızın basit tanımını söylüyorum. Belediyeye kayıtlarda, evraklarda da belli olduğu şekliyle yüksek maliyetlerle tariflenmiş bir aracın bedelini bana söylediklerinde, bir makam aracının ya da makam hizmet aracının o dönemde kirası, kira işlemi yapılmış bir ihalede önüme getirdikleri aracın bedelini öğrendiğimde ‘Yahu bu aracın daha iyisi bende var, ben kullanıyorum’ diyerek bilabedel o aracı kamuya tahsis etmemle ilgili bir süreçten dolayı buradayım. İşin özetini söyleyeyim. O dönem KDV dahil yanlış hatırlamıyorsam 7 bin 200 lira ihale, o günün rakamlarıyla 3 bin dolara tekabül eden, aylık kirası 3 bin doları aşan bir aracın kiralanması yerine ‘Buna gerek yok. İade edin. Bu arabayı belediyeye bedava tahsis edelim, şirketimin arabasıdır’ diyerek yapılan işlemden Ekrem’e suç çıkarma girişimidir.

“ARACIM VARSA MİLLETİN PARASINI NEDEN MAKAM ARACINAHARCAYAYIM?”

Kanuna uygun olduğunu düşünüyorum, kanunda bir eksiklik varsa onun da bir yerden geri döneceğini düşünüyorum. Benim için son derece basit bir soruyla bu iş yürüdü. ‘Benim aracım varsa milletin parasını neden makam aracına harcayayım ya da makama hizmet aracına harcayayım’ diyerek bir işlem yürütüldü. Bugün ise yıllar önce yaptığım bu tercih, dönüp dolaşıp bir ceza davasının konusu haline gelebiliyor. Niye? Çünkü Ekrem’i didik didik edelim, saçının teline kadar bakalım, ne buluruz? Öyle bir yapalım ki yazlığının kapısını da kıralım, babasının tarlasını da kazalım, kuyularına da bakalım.

“FON İŞİNDEKİ İNSANLARIN BABALARININ TARLALARINI KAZACAKLAR MI?”

Ben ne beklerim, biliyor musunuz? Şu anda Türkiye’de bu fon işinin içinde olan insanların da acaba babalarının tarlalarını kazacaklar mı diye merak ediyorum mesela veya bu fon işi içinde olan insanların şoförlerini de tutuklayıp acaba onları konuşturacaklar mı diye merak ediyorum. Fon içinde olan, 120 milyar dolara yakın 500 binin üzerinde insanın dolandırıldığının konuşulduğu böyle bir olayla ilgili acaba merak ediyorum, sağına soluna polisi koyup, ortasına da o insanları koyup drone’la, 3-4 kamerayla çekim yapıp o insanları millete afişe edecekler mi diye merak ediyorum. Hatta daha ileri gidiyorum, bir kısmı gözaltına alındı, tutuklandı; acaba o insanların evlerine gidip, -asla bunlar yapılsın da istemiyorum ama- evlerinden görüntüler alıp kasalarının arandığı, kasalarında ne bulunduğunun görüntüleriyle beraber acaba servis edilecek mi diye bekliyorum. Bunların hepsini yaşadık. Yüzlerce, binlerce arkadaşım bunları yaşadı. Onun için otomobili değil, biraz zihniyeti tartışalım. Konuşalım ve siz de dinleyin lütfen, halkımız da haberdar olsun. Görev yaptığım Beylikdüzü Belediyesi’nde veya İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde makam odası üretmedim. Kişisel zevk alanları üretmedim çünkü ihtiyacım yoktu.

“JAKUZİLERLE DONATILMIŞ BELEDİYE BAŞKANI MAKAM ODASINI MI KONUŞALIM”

Millet geçim derdiyle mücadele ederken, işsizlik ve yoksullukla boğuşurken kamu kaynaklarının makam araçlarına, lüks konutlara, ayrıcalıklı yaşam alanlarına harcanmasını elbette sorgulamak zorundayız. Benim suçum varsa da o suçun da cezasını çekmekle yükümlüyüm. 50 liralık benzin eğer suçsa onun da yükümlülüğünü çekmekle yükümlüyüm ve bunun da sorumluluğunu taşırım ama önümüze konan bu absürt davanın yanı sıra bunu sürükleyen zihniyetin ülkeyi nelere tabi tuttuğunu da hatırlatmak zorundayım.

Bu ülkede bir yargı mensubunun lojmanına 100 milyona yakın para harcanmasından mı bahsedelim, İstanbul’da lüks banyolarla, jakuzilerle donatılmış belediye başkanı makam odalarını mı konuşalım, yoksa yine devletin seçilmiş bir insanın yerine gönderdiği kayyum tarafından gider gitmez Diyarbakır’da, Sur’da makam odaları yaparak şatafatlı bir ortam kazandırmanın gayretinden mi bahsedelim? Nasıl bir zihniyet? Ne zaman yerleşti bu topraklara? Bu topraklarda böyle bir zihniyet ne zaman oluştu? Diyarbakır’da, orada milletin seçtiği bir belediye başkanı tutuklanıp hapse atılıyor, 7 sene hapis yatıyor ama onun yerine atanan kayyum ise orada o şatafatlı makamı yapabiliyor. Bu vesileyle Selçuk Mızraklı’ya da tekrar geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim.”

(SÜRECEK)