Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

6 Şubat depremlerinde İsias Otel’de oğlunu kaybeden Tan: “53 bin insan sessiz, sedasız, haklarını arayamıyor, korkuyorlar çünkü ülkede adalet yok”

İstanbul Barosu Afet Hukuku ve Koordinasyon Merkezi, 6 Şubat depremlerinde yıkılan binaların yargı süreçleriyle ilgili basın toplantısı düzenledi. Adıyaman’daki İsias Otel’de oğlu Umut Ulaş Tan’ı kaybeden Ali Ekber Tan, “İktidar sanırım unutmamızı istiyor. 53 bin insan sessiz, sedasız, haklarını arayamıyor, korkuyorlar çünkü ülkede adalet yok” dedi. Hatay’da ailesinin naaşına dahi ulaşamayan Yiğit Göktuğ Torun da “Annemle babamın kasten öldürüldüğünü düşünüyorum” diye konuştu.

İstanbul Barosu Afet Hukuku ve Koordinasyon Merkezi, 6 Şubat depremlerinde

Haber: ÇAĞATAN AKYOL – Kamera: HAKAN KAYA

(İSTANBUL) – İstanbul Barosu Afet Hukuku ve Koordinasyon Merkezi, 6 Şubat depremlerinde yıkılan binaların yargı süreçleriyle ilgili basın toplantısı düzenledi. Adıyaman’daki İsias Otel’de oğlu Umut Ulaş Tan’ı kaybeden Ali Ekber Tan, “İktidar sanırım unutmamızı istiyor. 53 bin insan sessiz, sedasız, haklarını arayamıyor, korkuyorlar çünkü ülkede adalet yok” dedi. Hatay’da ailesinin naaşına dahi ulaşamayan Yiğit Göktuğ Torun da “Annemle babamın kasten öldürüldüğünü düşünüyorum” diye konuştu.

İstanbul Barosu Afet Hukuku ve Koordinasyon Merkezi ile Çevre, Kent ve İmar Hukuku Komisyonu, 6 Şubat depremleri sonrasında yürütülen yargı süreçleriyle ve doğal varlıkları, yaşam, orman ve tarım alanlarını tehdit eden ihale süreçleriyle ilgili basın toplantısı düzenledi. Baro binasında düzenlenen toplantıda açılış konuşmasını İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu yaptı. Kaboğlu, Hatay’da yıkılan Rönesans Rezidans’a ilişkin geçen haftalarda düzenlenen basın toplantısında adil yargılanma hakkının gereklerine saygı gösterilmesini talep ettiklerini anımsattı.

Kaboğlu’nun konuşmasının ardından depremlerde yakınları kaybedenler, yaşadıklarını ve yargı süreçlerini anlattı. Hatay Antakya’daki Cemil Çapar Apartmanı’nda yaşayan ailesinin naaşına dahi ulaşamayan Yiğit Göktuğ Torun, hukuki mücadelenin yanı sıra toplumsal mücadele de verdiklerini belirterek şunları söyledi:

“Ben avukat değilim. Olası kastın bilinçli taksir olduğunu, ne olduğunu depremden sonra öğrendim ama depremden sonra bildiğim tek bir şey vardı. Benim annemle babamın kasten öldürüldüğü. Depremle ilgili hep ‘Deprem Allah’tan geldi’ deniliyor ama tedbir de ihmal de insandan geliyor. Bizim davamızda gördük ki şantiye şefi, inşaata hiç uğramamış. Yapı denetimde kimin geldiği belli değil. Müteahhit, kimlerin geldiğini bilmiyor. İzinler verilmiş, izinleri verenler neye izin verdiğini bilmiyor. Bu kadar ihmal varken ben annemle babamın depremden öldüğü düşünmüyorum, ihmalden öldüğünü düşünüyorum. Dolayısıyla da annemle babamın kasten öldürüldüğünü düşünüyorum. Burada iç denetim de dış denetim de yokken ben kasten ölümlerin hukuki olarak da bize verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Burası bir deprem ülkesidir. Biz bu acıları yaşadık.

“Bir mezarım bile yok”

Eğer biz burada kasten öldürülmeyi hukuken kanıtlayamazsak, elimizde bir karar olmazsa depremler olmaya devam edecek, ölümler olmaya devam edecek ama bizi ihmalleri bulursak, tedbir alınmasını sağlarsak bu kararlarla en azından ölümlerin önüne geçeceğiz. Ben orada günlerce bekledim enkazın başında, annemle babamı belki bulurum diye. Naaşlarını bile bulamadım. Bir mezarım bile yok. Bunu bize yaşatanlar cezasını bulsun istiyorum. Adalet istiyorum. Bunun için bu kadar çabalıyorum. Madden, manen aileler olarak yorulduk. Yine de yılmıyoruz. Çünkü ben de şu an İstanbul’da yaşıyorum ve burada da deprem olacak bir gün. Yine aynı acılar yaşanacak. Bu kadar ihmal yaşanmasın diye tüm çabamız. Bunun için adalet arıyoruz ve aramaya devam edeceğiz.”

“Sanıklar gelmiyor bile”

İskenderun’daki MCG Tower’da ailesini ve yakınlarını kaybeden Selin Sümbültepe, davalarının bilirkişi raporunu beklediğini belirterek şöyle konuştu:

“25 Şubat’taydı son duruşmamız. Biz zaten 7 aydır bekliyorduk bu raporu. Yeni tarih bize 29 Nisan’a verildi. O kadar yakın bir tarihe yeni duruşma günü verildiğinde biz sadece umutlandık. Tabii ki, yine. Neden umutlandık? Tamam dedik, ek süre istediler, bu sefer yetişecek bilirkişi raporu. Biz her defasında buradan kalkıp bütün davalarımıza sahip çıkmak için adliyeye gidiyoruz. Bütün aileler olarak orada o travmayı her seferinde tekrar yaşıyoruz. Sanıklar bunu artık sadece böyle herhangi bir protokolmüş gibi gelmiyorlar bile. Sadece mazeret dilekçeleriyle oraya teşrif bile etmiyorlar. Biz çok yıprandık. Adaletin gecikmesinden ailelerin elleri bomboş kaldı artık. Sadece beklemek bizi öfkelendirmeye başladı. Hayatlarımız askıya alınıyor. Başka bir şey olmalı. Bir şeylerin artık ileriye dönük çalışması gerekmiyor mu?

“Ellerimiz bomboş sabır bekliyoruz”

Yani bu çarkın dönmesi gerekmiyor mu? Biz daha ne kadar bekleyeceğiz? Nasıl sabredeceğiz, bilmiyorum. Gerçekten manen, madden çok yıprandık. Sürecin sürüncemede bırakılması, bu kadar sanıkların yokluğunun normalleştirilmesi artık bizim sabrımızı taşırdı. Deprem dosyalarının bunca soğutulması zaten yıkılmış olan güvenimizi yerle bir etti. Biz gerçekten artık ellerimiz bomboş sabır şeklinde bekliyoruz. Tüm delillere rağmen olası kastın bir türlü gündeme gelmemesine anlam veremiyoruz. İlk saniyelerde yıkılan binaların bir karşılığının olmaması adalet sisteminde, akıl alır gibi değil. Ben sorgulamaktan da yoruldum. Aileler olarak gerçekten tek isteğimiz olası kastın ertelenmemesi, adaletin artık gecikmemesi. Baronun varlığı çok mühim.”

“Daha nasıl bir kanıt istiyorlar”

Adıyaman’daki İsias Otel’de oğlu Umut Ulaş Tan’ı kaybeden Ali Ekber Tan, dava süreçlerini şöyle anlattı:

“Mahkeme salonlarına geliyoruz. Savcılar, avukatlar, bir esaretin altındaymışlar gibi korkak, kararlarında sanki bir yerden bir emir bekliyorlar. Biz o salonlarda neler söylemedik… Ben oradaki hakime dedim ki ‘Biraz cesur ol, kahraman ol bu ülkede. 3 ay yatarsın Silivri’de. Sonra bu halkın gönlünde bir taht kurarsın. Ülkede bir dönüm noktası başlatırsın’ ama oradaki duvarlar anladı, maalesef onları anlamadı. Daha nasıl bir kanıt istiyorlar, anlamıyorum. 6 Şubat sabahı eşimle oraya vardığımızda devletin hiçbir şekilde hazır olmayışı ve o gün şunu anladım ki ülke yönetilmiyor. Sadece herkes cebini düşünen bir pozisyonda. Aslında İsias Otel dışarıdan şaşaalı görünen, alabildiğine böyle referanslı bir otel ama içeride çürümüş, her tarafı kanser bürümüş bir otel. Orada otelin sahibi belki 6 ay kilit vursa oteli güçlendirecek veya çok iyi bir hâle getirecek ama o paradan kısmayıp hâlâ rant, hâlâ para deyip bu ölümlere göz yumdu. Yani ne yapabiliriz bu süreçten sonra? İktidar sanırım unutmamızı istiyor. 53 bin insan sessiz, sedasız, haklarını arayamıyor, korkuyorlar çünkü ülkede adalet yok.

“‘Öldüler’ değil, ‘öldürüldüler’”

Biz olası kastın peşinde koşuyoruz. Adam yüzlerce insanın katili, öldürmüş. Dilimizi değiştirmemiz gerekiyor. ‘Öldüler’ değil, ‘öldürüldüler’. İllaki silahı doğru tutup insan öldürmek gerekmiyor. Yüzlerce insan öldürüyorlar. Ortalıkta elleri, kolları sallana sallana geziyor. Adamı yatakta yakarıyorlar biriyle. Çok özel bir durum. Günlerce bizi meşgul ediyor, adamın hayatı bitiyor, sokağa çıkamıyor ama yüzlerce insanı öldüren biri çok rahatlıkla dışarıda gezebiliyor. Buna bir anlam veremiyorum. İktidara bir mesajım var. Murat Kurum, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na adaylığını koymuştu. Utanma duygusu sıfır. İktidarın hangi bakanlığına, hangi kuruluna, neyine, siyasi ekin neresine ne söyleyeyim? Neresinden tutulur? Artık yüzsüzlük, vicdansızlık, her şeyi almış başını gitmiş.”

“Sorun, bazı dosyalarda hâlâ iddianame düzenlenmemesidir”

Afet Hukuku ve Koordinasyon Merkezi adına hazırlanan ortak açıklamayı avukat Eren Can okudu. Depremlerin üzerinden 3 yılı aşkın süre geçmesine karşın yıkımın gerçek sorumlularının etkili, bütünlüklü ve adil biçimde yargılanmadığını belirten Can, şunları söyledi:

“Bugün deprem davalarında karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca yargılamaların yavaş ilerlemesi değildir. Sorun, soruşturmaların gecikmesi, bazı dosyalarda hâlâ iddianame düzenlenmemesi, sorumluluk zincirinin parçalanması, kamu görevlilerinin etkili biçimde soruşturulmaması ve sonuç olarak cezasızlığın kurumsallaşmasıdır. Bu cezasızlık tablosunun en çarpıcı örneklerinden biri İskenderun Devlet Hastanesi dosyasıdır. Basına yansıyan güncel bilgilere göre, hastanenin A Blok’unun yıkılması sonucu 125 kişi hayatını kaybetmiş ancak depremin üzerinden 3 yılı aşkın süre geçmesine rağmen dosyada hâlâ iddianame düzenlenmemiştir. Kamu görevlileri yönünden soruşturma izni prosedürü dahi tamamlanmamıştır. Oysa bu hastane binasının riskli olduğu 2012 yılından bu yana bilinmektedir ve yenilenme programına alındığı kendi internet sitesinde duyurulmuştur.

“Deprem davalarında hukuki nitelendirme sorunu da vardır”

Böylesine ağır bir yıkımda soruşturmanın bu denli gecikmesi adalete erişim hakkının açık ihlalidir. Benzer şekilde Rana Apartmanı dosyasında ve pek çok dosyada aradan geçen onca zamana rağmen iddianame hâlâ düzenlenmemiştir. Öte yandan iddianamesi düzenlenmiş ve yargılaması süren dosyalarda da adaletin gereği gibi işletildiğini söylemek mümkün değildir. Rönesans Rezidans davasının 3 Nisan’daki son duruşmasında mahkeme, dosyanın yeniden bilirkişiye tevdiine karar vermiş ve duruşmayı 29 Haziran 2026 tarihine ertelemiştir. Aradan geçen bunca süreye rağmen teknik incelemelerin hâlâ yeni bir bilirkişi raporuna ihtiyaç duyacak şekilde ilerlemesi, deprem davalarında bilirkişi süreçlerinin ne denli sorunlu işlediğini açıkça ortaya koymaktadır. Rönesans dosyası, deprem davalarında gecikmenin, usul sorunlarının ve aileler üzerindeki yıpratıcı yükün sembol dosyalarından biri hâline gelmiştir. Deprem davalarında yalnızca gecikme değil, aynı zamanda hukuki nitelendirme sorunu da vardır.

“Sanıkların eylemleri hâlâ dar bir çerçevede ele alınmaktadır”

Birçok dosyada açık risklere, bilimsel uyarılara, ağır mevzuat ihlallerine ve öngörülebilir ölüm ihtimaline rağmen sanıkların eylemleri hâlâ dar bir çerçevede ele alınmaktadır. Oysa bazı dosyalar, bu yıkımların sıradan ihmal başlığı altında geçiştirilemeyeceğini göstermektedir. Alpargün Apartmanı davasında yerel mahkeme, müteahhit Hasan Alpargün hakkında olası kast değerlendirmesiyle 62 kez müebbet ve 865 yıl hapis cezası vermiştir. Bu dosya, deprem davalarında bilinçli taksir ile yetinilmemesi gereken örneklerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bilinçli taksir, failin neticeyi öngörmesine rağmen gerçekleşmeyeceğine güvenerek hareket etmesi hâlidir. Olası kast ise failin ölüm ya da yıkım ihtimalini öngörmesine rağmen bu ihtimali göze alarak kabullenerek hareket etmesidir. Deprem gibi kitlesel ölümlere yol açan dosyalarda taşıyıcı sisteme müdahale, açık mühendislik kurallarının ihlali, zemin ve proje gerçeklerinin bilindiği halde yapımın sürdürülmesi, denetim yükümlülüklerinin sistematik biçimde yok sayılması gibi olgular varsa ‘Bu sadece taksirdir’ demek toplumsal adalet duygusunu zedelemektedir.”